• "Eğer maksud eserse mısra-i berceste kâfidir"
    -Koca Ragıp Paşa
  • Evveliyetle söylenmelidir ki Huzur’u okumak iç nizamın düzenli işleyen çarklarına pas bulaştırmaya atılan ilk adımdır. Eğer öncesinden, benim gibi, iç nizamınız paslanmaya başlamışsa bu oluşumun daha hızlı gerçekleşeceğine inanılmalıdır. 1 günlük anlatı zamanının arasına sıkıştırılan 1 yıllık anlatılan zamanın; büyük bir aşkın gölgesinde koca bir kültürle yoğrulmuş bir milletin yenileşme ya da yenileşmeyi becerememe sancılarını, büyük bir harbi atlatıp arasından çok geçmeden ikinci büyük bir harbin başlayacağı haberlerinin sokaklarda yarattığı endişenin okura aktarılmasını, bireylerin huzur arayışlarındaki huzursuzluğunu içermesi behemehâl bunun tek sebebidir. Her ne kadar rahatsız olsam da derinlemesine yapılan karakter tahlilleri(ben edebiyatımızda böyle tahlil başka kimsede görmedim) o kadar başarılı, şiire yaklaşan cümlelerin ahengi o kadar güzel ki bana bu huzursuzluğu unutturdu.

    Ahmet Hamdi Tanpınar “Antalyalı Genç Kıza Mektup”unda ‘Ergani madeninde üç yaşımda iken kendime rastladım’ dediğinde yazarlığın kendisinde bir kültür oluşturacağını muhakkak anlamıştı. Muhayyilesi o kadar güçlüdür ki şiire yönelmesinden doğal bir şey olamaz. Beni şairliğimle hatırlayın diye de çok yerde bahsetmiştir. Sadece şiirle kalmamış denemeler, makaleler, romanlar da yazmıştır. Bu yüzden Tanpınar kendi başına bir kültürdür. Ele aldığı konuları hep kendine has bir teknik ve üslupla dile getirmiştir. Çağının sorunlarına sessiz kalmamış, bu sorunlara çözüm yolları aramıştır. Bunları yaparken elbette başka kişilerden de etkilenmiştir. Nurdan Gürbilek bir yazısında kişilerin sevdiği yazarları edebi ebeveyn olarak görme meselesinden bahsediyordu. Ahmet Hamdi’nin kendine seçtiği edebi ebeveynleri şiirde Yahya Kemal ve Paul Valery, romanda ise Marcel Proust’tur. Şiirde Yahya Kemal ve Valery’nin estetiğini, roman da ise Proust’un üslup ve zaman meselelerini örnek almıştır. Yahya Kemal kültür anlamında da Tanpınar’ı doldurmuştur. Yahya Kemal ile tanışmadan önce eski bütünüyle reddeden bir garpçı olduğunu belirten Tanpınar, bu tanışmadan sonra maziyi farklı bir biçimde ele almıştır. Yine musikiye olan ilgisi de bu yıllarda başlar. Huzur da Tanpınar’ın geçirdiği bu farklılıkların bir topluma mal edilmiş yansımalarından doğmuştur.

    Kitap Mümtaz ile Nuran’ın aşkını anlatır. Biz şimdilik öyle diyelim. Kitaptaki asıl olaylar 24 saati kaplar. Ama ikinci bölümde geriye gidilerek bir yıllık bir zaman dilimi anlatılır ve son bölümde günümüze tekrar dönülür. Huzur dört bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suat, Mümtaz. İlk bölümde İhsan hasta yatmaktadır. Kira almak için dışarı çıkan Mümtaz yolda eskiye döner ve babasının ölümünü okuruz. Yine yolda büyük aşkı Nuran’ın arkadaşlarına rastlar ve yine eskiye döner. İkinci bölüm bu eskiyi yani Mümtaz ile Nuran’ın aşkını anlatır. Üçüncü bölümde bu aşkın yansımalarına devam edilir. Son bölümde ise Mümtaz günümüze döner ve kitap sonuca bağlanır. Anlatı hep Mümtaz karakteri üzerinden devam eder. Mümtaz’ın kişiliği “ölüm, aşk ve tabiat” üzerine kuruludur. Bu üçlünün etkisinden Mümtaz’ın daha çok kendi içinde yaşadığı sonucuna ulaşmak yanlış olmaz. Kendine has fikirleri ve geniş bilgi birikimi vardır. İhsan, çok kültürlü biridir. Her ne kadar şarkla garbın birleşmesi taraftarı ise de aslında o şarka aşıktır. Mümtaz ailesi öldüğünde onun yanına gelir ve bilgi birikimini ondan alır(Tanpınar’ın hikayesi de aşağı yukarı böyledir. Onu Mümtaz’a hocası Yahya Kemal’i de İhsan karakterine benzetebiliriz). Nuran da kültürlü bir aileden gelmiş, ailesi eskiye yakın olsa da kendisi eski ile yeniyi kendi içinde sindirmiştir. Suat karakteri dünya karşısında azap çeken Dostoyevski karakterleri gibidir: “Dostoyevski Suat’tan seksen sene evvel bu azabı çekti.” Suat eskiyi büsbütün reddeden bir garplıdır.

    Tanpınar’ın Huzur’u yeni bir değişimin çehresinde olan bir toplumu yansıtma bakımından ayna niteliğindedir. Toplum dediğime bakmayın Cumhuriyet aydının Batılılaşma karşısındaki tutumu ele alınır. Bir taraf eskiyi tümden reddedip garba yönelmeyi ister(Suat gibi) bir taraf şarka bağlı kalmanın doğru olduğuna inanır(İhsan gibi) bir taraf da sadece birinin benimsenerek bu değişimin üstesinden gelinemeyeceğini, maziyle yeninin birleştirilmesinin doğru olduğuna inanır(Mümtaz gibi). Kitap boyunca eskinin tümden yıkılmasından endişe duyulur: “Bugün Türkiye’de nesillerin beraberce okuduğu beş kitap bulamayız. Dar muhitlerin dışında, eskilerden zevk alan gittikçe azalıyor. Biz galiba son halkayız. Yarın bir Nedim, bir Nef’i, hatta bize o kadar çekici gelen eski musiki ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına girecek.” Bu eski-yeni çatışması ne kadar doğru sonuca ulaşmış tartışılır ama bu çatışmanın insanlarda büyük bir huzursuzluğa ve kimlik bunalımlarına yol açtığı muhakkaktır.

    Kitabın Nuran’a ayrılan bölümü “Bu, dünyanın en basit, adeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir” diye başlar. Ama okuyucu için asıl önemli olan hemen yukarıdaki paragrafta bahsedilen konulardır. Bu konular bize Mümtaz ile Nuran aşkının arka planında hissettirildiği için bu aşk hiç basit değildir. Konular öne çıksa da aşkın güzelliği de yabana atılmamalıdır. Mümtaz kişiliğinden dolayı Nuran’a tam bağlanır. Öyle ki “Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz’da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran’a benzemek”ti. Aşkları başladığından itibaren Mümtaz için Nuran’ın anlamı “düşünce, sanat, yaşama aşkı, hepsi sende toplandı. Hepsi senin hüviyetinle birleşti. Senin dışında düşünmemek hastalığına müptelâyım” olmuştur. Mümtaz hayalindeki kadına kavuşmuştur. Bu kavuşma bize eski İstanbul’u da baştan aşağı gezdirir ve adeta bir kültürü yansıtır.

    Kitabın içeriği çok dolu olsa da kitapta en çok hoşuma giden şey kullanılan dildi. Tanpınar, şiirin söylemekten ziyade susma işi olduğunu bu yüzden sustuklarını romanlarında yazdığını belirtir. Evet, bu öyle bir susma sonucu yazma işidir ki bir iki isim hariç ne kendi çağdaşı yazarlar ne de günümüz yazarları bu yazma işinin yanından geçememişlerdir. Şiirde söylemediği her şeyi romanlarında söylemeğe çalışmıştır. Bu yüzden, her ne kadar şiirleriyle hatırlanmak istese de, biz onu daha çok romanları ve üstüne eğildiği medeniyet meseleleriyle hatırlarız. Bu susma içeriğe ayrı bir boyut dile de ayrı bir boyut katar. Huzur’u okuduğumuzda bu susmanın ne raddeye geldiğini çok iyi görürüz. İçerik zaten dolu ama dil de bir o kadar doludur kitapta. Cümlelerdeki her kelime çok geniş bir dil ummanından titizlikle seçilerek özenli bir dil işçiliğiyle sayfalara döşenmiştir. Bu işçilik bana öyle bir seyir keyfi sundu ki cümleleri şiir okur gibi, müzik dinler gibi okudum. Hala cümlelerin hoş tınısı kulaklarımda. Bunda elbette Tanpınar’ın şairliği ve musikiye olan ilgisi ön plana çıkmıştır. Okurken kendime uzun uzun cümlelerin bana hiç yabancı gelmediğini, daha önce karşıma çıktığını çok kere söyledim. Bu durumu Mahur Beste’yi okurken de yaşamıştım. Sonra Toptaş’ın bir söyleşisinde Tanpınar’ın beste yapar gibi cümle kurduğunu ve şiire yaklaştığını söylediği aklıma geldi. Kendisi zaten Tanpınar’ı çok sever. Hasan Ali Toptaş’ın cümleleri de böyledir her ne kadar kelimelerin ilk anlamıyla çok oynasa da. Onu çok okuyan ve seven biri olarak ustasının dilini daha çok sevmemek olmaz.

    Kitapta musikinin önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Mümtaz ve Nuran Mahur Beste’yi çok seviyorlar. Çokça bahsi geçiyor kitapta da. O yüzden Huzur’dan önce Mahur Beste’yi okumak isabet olacaktır. Kitapta musikiyle alakalı bir bölüm vardı ki en zorlandığım, en sıkıldığım bölümdü. Kitaptakiler bu değerlerin unutulmasından korkuyorlardı, okurken korkmalarındaki haklılığı kendimden görmüş oldum.

    Bu incelemede bilinenden farklı şeyler yazmadım. Yazdıklarım çok hoşuma da gitmedi. Daha derinlemesine incelenecek konular var ama zaman konusunda sıkıntılıyım, elim ayağıma dolaştı yazarken. Bazı yerleri bu yüzden hızlı geçmiş olabilirim. Onlar affola. Huzur’u okumak gerek işlediği konular gerekse dili bakımından yorucu bir süreçti. Tanpınar’ı ilk Mahur Beste ile tanımıştım, Huzur ile bu tanışma çok sağlam bir temele oturmuş oldu. Kitabı kendi huzurumdan feragat ederek okusam da çok sevdim. Tanpınar’ı da günlüklerinden bir iki bölüm okuyunca daha çok sevdim. Değeri tüm büyük yazarlarımız da olduğu gibi sonradan anlaşılmağa başlanmış. Artık, ne de olsa anlaşılmış gibi cümlelerle kendi ayıbımızı sürdürmeyi ne kadar devam edeceğiz merak ediyorum. Tanpınar’ın değeri yaşamında anlaşılmadığı için kitaplarının baskı sayıları yeterli olmamış. Para sıkıntısı da çok çekmiş. Öyle ki şiirdeki üstadı Paul Valery’nin 29 ciltlik günlüklerini maddi sıkıntılar yüzünden alamadığını okuyucunca çok üzüldüm. O bölümü paylaşıp incelemeyi bitiriyorum:

    “(…)Valery bu iç harbi de, Avrupa’nın bugünkü sefaletini de evvelden görebilmiş adamdı. Defterler mühim şey olacak. Fakat 29 cilt. En aşağı 2 bin lira. Belki de daha fazla. Hulasa imkânsız. İşte parasızlık. Para duvarı. Okumasam n’olur! Bittabi hiç! Kim bu eksikliğimi bilecek!... Ve şüphesiz ki asıl Valery kitaplarında, ama bir insan bir adamı böyle kendine ışık yapınca tanımak istiyor.”
  • "Adalet olmayınca devlet büyük bir çeteden başka nedir?" Augustinus

    Bu kitabın içeriği hakkında detaylı iki incelemeye rastgelince, ben farklı bir yol izleyeyim dedim.
    Bu iki incelemeyi de sizler için şuraya bırakayım;
    #26225287 ,
    #30236775

    "Büyük bir hayretle, dünyadaki her şeyin çok basit bir gerçeğe, insana, insani yaşama ve insanı değerlere ilişkin olduğunu gördüm..." diyordu.

    Yemek sofrasında, bir inşaat işçisinin nasır tutmuş ellerini, sofradaki diğer kişilerin midesi almaz diye, gizleme çabasındaki o hoşgörü, bu dünyaya yetmeyecek mi?
    Ya da sevdalı türküler mırıldanan eski bir radyonun, o tadına doyulmaz, ruhu okşayan, huzurlu terapisi...

    Dünya gördüklerimizle mi sınırlı salt bizim için, hissedilenler de varlığa bir delil olarak gösterilemez mi?
    -Huzur mesela...
    -İç hastalıkları ilacı gibi bir şey değil mi?
    -Ya da şu havada gece-gündüz uçuşanlar, hani renkli olanları da var, insanın gözlerini göğe dikmesine sebep...
    -Bilmiyor musun gerçekten?
    - O koca yürekli şair'in dizelerinde bahsettiği,
    "Bir de kuşlar var hakim bey, her şeyin başı onlar. Onlar özgürlüğü koyuyor insanların kafasına."
    -Sen de haklısın, daha önce ne bir huzursuzluğun, ne bir hissiyatın olmamıştı?
    -Önüne ne konmuşsa, çiğnemeden yutmuşsun, tadını dahi bilmiyorsun...
    -Yedirenin olmasa, giydirenin olmuştur efendin.!

    Savaşlardan mesela,
    yıkımları, kıyımları meşrulaştıran o savaşlardan.
    Onlardan daha çok öldürmeliyizli savaşlardan...
    Ölü sayılarıyla büyüklüğüne karar kılınan, ölüm odaklı, o çok mühim ve gerekli olduğu sanılan savaşlardan.(!)
    Uzun'un deyimiyle,
    "sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?

    "askerlerin ölü asker kokularından öldüğünü"

    "Söylemeye bile gerek yok, Türkiye'de hükümetlerin Kürt halkının dili, kültürel kimliği üzerine yürütmekte olduğu bu ilkel politika elbette çoktan değişmeliydi." Bu hususta,
    Dom Freman'ın şu dizeleri de hafızamızda yer edinsin isterim; "Daha iyi bir dünya için politikacılardan medet ummayı bırakmalıyız. Politika dünyayı daha iyi bir yer yapmıyor. Bu dünyayı daha iyi bir yere dönüştüren her şey mucit, mühendisler, bilim adamları, öğretmenler, sanatçılar, üretenler, filozoflar, hekimler ve nefret yerine sevgiyi tercih eden insanlar tarafından gerçekleştirildi."

    Velhasılı kelam, kalemini çok sevdim Uzun'un, hani fırlatıp başımı yarsa; gık etmem, o derece... Kaleminin çok ünsiyetli bir tarafı var, hatta Yaşar Kemal'le bağ kurulabilir, en nitelikli sıfatı da bu olduğunu gözlemledim... Halka-acılarına olan eğilimleri, hayatlarının acıyla yoğrulmuş olması, suratları asık, dudakları bükük gezmesi gereken bu insanların; elleriyle bize uzattıklarının, bir sopa ya da ateşten bir demir değil de, çiçek oluduğunu görünce, hayret ediyor insan. İşte o vakit anlıyoruz ki, acı çeken insanların, daha umut dolu, daha sevgi yüklü ve daha candan olduğunu. Demin sigara almak için markete çıktım, böyle dudaklarda debelenen cinsten, ne idüğü belirsiz bir kaç harften oluşan, sevinç çığlıkları beni beklemesin mi... Hemen sonrasında 2'si el arabasının içinde, biri de el arabasını ittiren-süren, 3 çocuk hızla geçip gittiler, rüzgar gibi derler ya öyle işte. Ya da çocukluk gibi, hızla, ne olup bittiğine anlam dahi veremeden, benden yitip başka yerlere vardılar...Çoçuklar; tasasız, sevinçli, güleç, meraklı, vicdanlı, merhametli, masum ve de yürekli, 3 çocuk işte...

    Günlerden bir gün, sene 1999-2000, tam olarak tarihini hatırlamıyorum. Bir gömleği var bir çoçuğun, mavi renkte, çiçekler de var üstünde. Çok güzel anlayacağınız... Arkadaşları da var o çocuğun, hani tenekelere vura vura, ritimli ritimsiz bir şarkı tutturmaya çalıştığı arkadaşları, belki de saz ekibi denilen düğün merasimlerinde görev alan bir çalgıcı olma hayalleriyle... İşte o çocuk, o senelerin bahsettiğim o gününde, ailesiyle köy ziyaretinden dönerken yolları kesilir, güvenlik önlemleri alan bir grup jandarma tarafından... O gün o çocuk bir suç işler, evet suçmuş. (!) Hem de sürgün bile edilebilirmiş işlediği suç açığa çıkarsa. Ne mi yaptı o çocuk; İçinde Kürtçe dengbej şarkıları bulunan bir kaseti sakladı. Bir kaset, tekrarlıyorum arkadaşlar, bir kaset... Rengini de hiç unutmaz, sarı bir kaset sakladı. Teybe yerleştirince içinden Kürtçe şarkılar söylenecek bir kaset... Neyse uzatmanın anlamı yok, üzülecek yanları çok olan bu tür olayların, idrakına varmanın acısını, ne ben kelimelere sığdırılabilirim, ne de kelimelerin bu durumu ifade edebileceğini zannetmiyorum. Evet, o gün bir çocuk olarak bir suç işlemişim, bunun nasıl bir suç olduğunu öğrenmemde en etkili kitap bu oldu.

    Ve yine günlerden bir günmüş hatta seney-i devriyenin ilk günüymüş, sene de 1953. Dünya'ya normal, sıradan diğer bebekler gibi bir bebek gelmiş. Milen Kundera'nın da dediği gibi, "Seçmediğimiz bir şeye kendi erdemimiz ya da başarısızlığımız gözüyle bakamayız." Öyle sıradan her bebek gibi... Uzun'un ifadeleriyle, "İnançları farklı, dilleri farklı, kimlikleri farklı diye insanlar birbirine düşman olmamalı. İnsan bir kimliğe, bir dine, bir dile sahip olarak dünyaya geliyor ve bunlarla büyüyüp yaşıyor. Bunda insanın günahı, suçu ne?"
    Bir isim konmaya ihtiyacı var, çünkü ona o isimle seslenilecek, sevilirken o isim eşliğinde gıdısıyla oynanacak... Şimdi neden anlatıyor bu durumu diye iç geçirmeden sizler, kısaca o bebeğin hayatına değineyim;
    Bu bebeğe bir isim bulunup, nüfus müdürlüğüne gidiliyor, ismi bulan ve ismini koymak isteyen kişi, dedesi. Dedesi torunu için Kürtçe bir isim koymak istemiş, ama yok, nüfus müdürü illa ben koyacağım ismini demiş. (!) Soyadında da aynı sorunu yaşamış. Yani anlayacağımız o dönemlerde Kürt çocuklarının ismine, bizim ailemizin bizim için istediği değil, nüfus müdürlüğünden herhangi birinin zevkine göre konuluyormuş... Bu işin lélési derler ya, daha bu işin lolosu da var arkadaşlar; okula başlarken kuvvetle muhtemel 7-... yaşlarında olacak bu çocuk, hiç tanışmış olmaması ihtimali dahilinde, farklı bir dille karşılaşacak, bu dil onun eğitim dili olacak, o yaşta bir çocuk kendi diliyle bile kendini ifade edemez durumdayken, yaşayacakları zorlukları bir bir benim yazmamın lüzmu yok. Ana dili yok sayılan, bir çocuk. Kendi dilinde bile eğitim görse zorluk çekecek bir çocukken... Dile kolay, değil mi? Yaşamadan ne kadarını anlayabiliriz ki bunun. Bu çocuk sonraları, yaşadığı coğrafyanın acılarıyla büyüyüp serpiliyor, 18 yaşlarına gelmiş, 12 Mart 1971 darbesi sonrasında, 3 Mart 1972'de tutuklanır, fikir suçlusu olarak hem de, şuan hala günümüzde en büyük örneklerinden birinin de, "Ahmet Altan" olduğu gibi, unutmuştuk değil mi? Unuturuz biz, alışkınız biz, bize dokunmayan yılan bizdendir bir nevi, ayağımıza değmeyen taş yoktur, çığlığını işitmediğimiz feryad koparılmamıştır...

    - Rüzgar ne taraftan esiyor, rüzgar...
    - İnsanın kendi suratına tüküresi geliyor!

    Kendisini, "Ben yasaklı bir dilin yazarıyım" diyerek tanımlayan, sürgün hayatında birçok Kürtçe esere imza atan, yazar-aydın Mehmed Uzun, "çok iyi bir edebiyatçı olmakla birlikte çok iyi bir okur" imiş, kardeşi Mahmut Uzun'un deyimiyle. Kitapta yer vermiş olduğu alıntılardan da anlaşılıyordu zaten bu. Tüm yaşamını Kürt halkı ve diline adayan, halkımıza ve bu coğrafyaya yeni bir dil(!), yeni bir anlatı tarzı(!), katmış olan o güzel yürekli insanı, "yeni ülkeme niye geldiğimi anlatmaya çalışırken utandım" diyen o adamı, saygı ve sevgiyle bir kez daha anıyorum.

    İncelemede daha fazla yer vermek, bahsetmek istediğim şeyler vardı. Bu sözlerim, bir çoğunuza çok uzun ve de abartılı da gelmiş olabilir. Mehmed Uzun'u, yaşadıklarını ve halkının acısına, acıyla göğüs germişliğini, sürgünde ne tür duygular içerisinde olduğunu okudukça bana hak vereceksiniz. Misal şöyle diyor Uzun, Sürgün ve yaşantısı için;
    "...toprağından, sevdiği insanlardan, korkulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geriye dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor. Gözler artık geride kalmış insanların yüzlerini arıyor. Yanlızlık duygusunun ağır perdesiyle örtülü geceler, geçmişin hayalleriyle doluyor. Artık her şey şu sözde ifadesini buluyor; geçmiş zaman olur ki hayali cihan eder."

    Duygularımın zekatını dahi buraya dökemediğimi söyleyerek, başka kitaplarına yazacağım incelemeleriyle kendimi avutmayı düşünüyorum.

    Mehmed Abi'sinin Okuma Etkinliğini düzenleyen,
    yüreği kadar kendi de güzel Esra 'ya bir kez daha teşekkür ederim. İncelemeyi okumaya vakit ayırmış her birinize de, ayrı ayrı teşekkür ederim.

    İlhan Berk ne de güzel demiş:
    "Bu yükle öleceksin” dedim hamala “Ölüm kolay sen umuttan haber ver” dedi “Umut varsa dünyayı vur sırtıma”

    Fakat şimdi bu umudun sömürüldüğü hatta bunun bile çok görüldüğü zamandayız...

    Herkese sorgulamalı, farkındalıklı okumalar diliyorum.
  • Seni sevdim tırnaklarım büyüdü
    Karı koca arası pul biber.
    Şiiri bırakır adam olurum
    Karnımız doyar, Aşk biter
    ...

    Kafamı kızdırma gene giderim
    Az sonra gelirim elimde karanfiller
  • Okuduğum ilk tarihi polisiye roman. Gerçekten efsaneydi. Hani bir kitap okursunuz da ondan aldığınız tadı diğer kitaplarda da ararsınız, aynen öyle oldu. Kitap bittikten sonra hayatımda bir boşluk hissettim -her kitap bittikten sonra hissettiğim duygu bu.- Olayların içine girip bizzat yaşamış gibi olduğum nadir kitaplardan. Psikojenik füg hastası, Serhazinlerin son temsilcisi Müştak Serhazin, aşkı için hayatını harcadığı Nüzhet'i ölü bulur. Korkunç olan, biricik aşkını onun öldürme ihtimalidir. Müştak, yirmi bir yıl yana yakıla beklediği aşkını kendi elleriyle mi öldürdü? Yoksa, hayatını Osmanlı tarihine adamış başarılı tarihçi Nüzhet ''bir saray entrikası''na mı kurban gitti? Fatih Sultan Mehmet Han... Bir cihanşümul imparatorluk hayali... Kadim Konstantiniyye'nin fethiyle başlayan eşsiz destan... At sırtında fetihten fethe koşan koca ''kartal''... Ve kudretli hükümdarın sır gibi ölümü. Kitabı şiddetle öneririm. Yalnız kitapta anlatılan tarihi ''hikayeleri'' başka yerlerden bir de siz araştırırsanız daha güzel olur. İyi okumalar...
  • Hırsla ıslanan taşa oturdu. Öfkeli, kocaman bir soluk boşalttı. Binbir zahmetle getirdiği su kabağı, yarılıvermişti, çıtladığı yerden yine. Tam da evin önünde! Elinde kalan kısmı hışımla eve çarptı "Gırıl! Gırılmalara doymayasıca. Gırılmadık, yıkılmadık ne kaldı ki zaten..." Kara bulut çökmüş gözlerini evin önünden geçen yola dikti, uzun uzun.

    İrkildi. Ağlama sesleri ardı ardına ulanıyordu. "Anaa..." Ellerini yanaklarına dayadı derinden bir ahhh, bırakıverdi havaya. Kanatlanıp uçtu sanki. Gözlerinden birer damla yaş süzüldü. Hâlâ diktiği yerdeler, alamadı ordan. Elinin tersiyle hoyratça sildi yüzündeki ıslaklığı. Eteğini topladı. Tahta kapıdan giriverdi. Arkasında küflü menteşeden ağır bir gıcırtı bırakarak. Bir yaşına henüz basan bebesinin ağzına tıktı memesini. Yok. Yine gelmiyordu sütü. Bir eliyle kirli yastığı aldı hâlâ  bağıran Zeynep'e fırlattı. "Sus gız geberesice!" "Boğazımda bir yumruksunuz ne öldürür ne iyleştirir..." diyerek tısladı. Daldı yine. Arada Zeynep'in içini çekemeye çekemeye gelen hıçkırıklarının arasına horoz sesleri karışıyordu, uzaktan. Dalgın yüzü birden köşeye takıldı. Çulun açıkta kalan yerine, toprağa bir şeyler çizen Fatma'yı gördü. "Galk gız, su getir dereden, ne oturuyon gukgumauk guşu gibi!" Fatma bir koşu kaplığın yanındaki son su kabağını kaptı. Uçar gibi atladı eşikten. Taştan damlayan suyu görünce aklının eşiğinden de atladı. " Bubam beni güneş gözünü açmadan göndermezdi hiç." dedi. Babası öleli bir sene olmuş, anasından duymuştu geçenlerde. "Güya bize davşan vuracaktı gendi vuruldu geldi, hıh." Apar topar getirmişlerdi, kaza kurşununa giden Halatçılar'ın Ahmet'i. Evin önündeki taşa yatırmışlardı. Kara haber tez gelmiş, köyün kadınlarının ağıtlarına eşlik eden diz dövmeleri arasında, taştan damlayan kan damlalarını görmüştü. Bir de kopmuş gelincik boynu gibi sallanan solmuş eli...

    "Sonra bubam gitti." dedi. Sonra birer birer davarları eksilmişti. Ne de çok severdi onları. Sürmeli'yi, Sarı Kız'ı, Ak kız'ı, Pambık'ı, Fındık'ı... Sonra birgün Karabaş'ı götürmüşlerdi. Sürüye sürüye. Mahsun mahsun bakmıştı Fatma'ya, bir inilti koyvermişti sonra... Sonra her sabah yemlediği bilibilileri vermişti anası birilerine. Bazen kalıp sabun  alırdı, bazen tuz, bazen buğday, bazen de sarı lira.

    Bir anda çöktü yere, açlık burmuştu karnını. İki eliyle sıktı iyice yok etmek istercesine. Kaç gündür pilav yiyorlardı. Bir, iki, üç,dört... sayamadı, bıraktı. " Pilaf da pilaf olsa yağı yok, tuzu yok. " dedi. " Şimdi şöyle güzelcene..." dedi ağzını şapırdattı. Sustu, yuttu sesini. Yorulmuştu hayalinde yemekten. Usulca kalktı. Yoluna devam etti. Taşlardan seke seke gidesi geldi, gülüverdi. "Hiiii, ya gabak kırılırsa!" dedi, dudağını ısırdı. Dudağında dünkü şekerden mi kalmıştı ne? İyice bir daha yaladı.

    Güneş gözünü kapamak üzereydi. Kara Şaban gelmiş, başında dikiliyordu. Zaten şu beş taş dediklerini hiç oynayamıyordu bir de bunun uğursuz, kara gölgesi düşmüştü üstüne. Kaşlarını çatarak bakmıştı çömeldiği yerden. "Anan nirde gııızzz? " demişti sarı dişlerini göstere göstere. O da "ıhı" demiş eliyle içeriyi gösterivermişti. Elini şalvarına atıp bembeyaz taş gibi bir şey tutuşturuvermiş " Al ye! " demişti. Pencereden kafasını uzatmıştı sonra. "Zorla ısırdım amma, beyaz taş dapdatlıydı. Eriyip bitmesin diye daştandı, anlamıştım ki." Gözlerini kapayıp. Ağzından ayaklarına kadar tadını duya duya emmişti. Dağlar, kayalar, evler şeker gibi görünmüştü gözüne. Bir ses çalınmıştı o ara kulağına " Düşündün mü gız Emine, bak iyi düşün sora pişman olmayasın ha."
     Düşünmedi...

    "Ne iyi emmiydi şu Kara Şaban dedikleri, bir soruya bir şeker vermişti." dedi. Ağzının kenarı kızarmış, acımıştı yalamaktan. Açtı gözünü, içini çekti. Şorul şorul akmaktaydı dere. Doldurdu kabağını. Kadife fistanından su damlaya damlaya, titreye titreye eve geldi. Ev yıkılıyordu  sesten. Ne zaman biri başlasa öbürü de  başlardı zaten. "Anam gene dellenecek." dedi. Acele su kabağını ıslak taşa koydu, daldı içeri. Ocağın ısısını duydu ilk.  Bebek beşikte Zeynep onun yanında, etrafa bakmaya lüzum görmedi; tek göz evde anneleri yoktu. Yarısına kadar yanmış odunları ölçerdi. Bebeği kucakladı pış pışladı. Ocağın yanında, bakır bir tasta bulgur vardı. "Gene bulgur... olsun." dedi. 

    Sussun diye anasının fırlattığı yerden aldı yastığı, koydu Zeynep'in dizlerine...  " Al, salla, bu da senin beben." dedi. Yarım ağız güldü. Bekledi, bekledi, bekledi.
    Durup durup ağlayan Zeynep'in ağzına bulgurdan tıktı, tıkır tıkır arada kendi yedi. Uykuyla uyanıklık arasında halsiz yatıyordu. Ne Zeynep'i ne bebeği susturacak dermanı kalmış, arada gözünü aralıyordu sadece. "Güneş gözünü kapıyor muydu, yoksam açıyor muydu? Ama, ama daha yeni açmıştı ki."

    Sallana sallana kalktı. Gözüne sabah çizdiği, güneşle el ele tutuşmuş küçüklü büyüklü beş tane çöpten adam ilişti. Durmadı. Evin önüne çıktı, bağırdı kalan son gücüyle " Anaaa!!!" Her seferinde koca koca dağlar da ona eşlik etti. Hem de daha dertli... "Anaaa aaa aa a!!!" Yola baktı. Uzaklaşan soğumuş izleri görür gibi. Yüreğine basan ayak izini örtmek istercesine sol yanını tuttu.
    " Sonra ..." dedi, yuttu.