• 103 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Taksim Meydanı'ndaki Cumhuriyet Anıtının önünden geçerken hiç hikayesini düşündünüz mü?,
    İş Bankası Kültür Yayınlarının bir kitabına başlarken Hasan Ali Yücel Klasikleri Dizisi'ndeki Hasan Ali kimdir diye sordunuz mu?,
    Atatürk Büyük Taarruzda hangi kitabı okumuştur peki ya bunu biliyor musunuz?
    Bilmiyorsanız sizi 1 saatlik bu renkli resimlerle dolu kitaba ve boş bulduğunuz bir haftasonu da Oyuncak müzesine davet ediyorum. Zira Sunay Akın ile yeni tanışıyorsanız hayran kalacaksınız. Ayrıca kitapta yakında gelecek Çizgi Roman Müzesi müjdeside verilmiş.
    Kitabın adı neden Aslanlı Yol? Yazarımız kitapta bahsettiği cesur ve güzel yürekli insanları Anıtkabir'deki Aslanlı Yol'da yyürüyen aydınlardan birkaçı olarak değerlendirmiş ve kitabını Aslanlı Yol'da yürüyen, o yoldan geri dönmeyen tüm insanlara ithaf etmiş.
    Kitapta 7 farklı hikayeden ve şahsiyetten bahsedilmiş.
    1. Cumhuriyet Anıtı - Sabiha Ziya anıtın yapımında emeği geçen tek Türk ve kadın şahsiyet burada kadın haklarına verilen değeri ve anıtın derin anlamını yürekten hissedeceksiniz.
    2. Aslanlı Yol - Anıtkabir ve Kültür Köklerimiz
    Kitabın ismini nerden aldığını özümseyecek bulduğunuz ilk fırsatta Anırkabir' e ilk kez veya yeniden gitmek isteyeceksiniz.
    3. Hasan Ali Yücel - Bilginin Rüzgarına Açılan Yelken
    Hasan Ali Yücel ismini her duyduğumda Köy Enstitülerini hatırlar derinden bir sızı hissederim. Hasan Ali, Türkçe ansiklopediyi hazırlatması, edebiyatın ünlü klasiklerini Türkçe' ye çevirmiş, Ankara Devlet Konservatuarı ve UNESCO'nun kuruşunda imzası olan bir dönem Milli Eğitim Bakanlığı yapmış unutulmaz bir isim. Hasan Ali' yi bu yönüyle hiç okumamıştım...
    4. Çanakkale Savaşı' nı Kazandığımız An - Morfin
    Çanakkale Savaşı'nın ortasında kısıtlı imkanlarla mesleğinizi yapmaya çalışan bir doktorsunuz kısıtlı morfininiz olsa ve gelen askerden biri oğlunuz olsa ne yapardınız?
    5. Atatürk 'ü Selamlayan Çocuk- Kadri Bey'in Oğlu
    Bu bölümde karikatür ve tiyatro sanatımız büyük ustası Altan Erbulaktan bahsedilmiş.
    6. Bandırma - Umudu Taşıyan Vapur
    7. Çalıkuşu- Kültür ve Sanat Savaşı
    Tiyatro tarihimizde, sahneye çıkan ilk Türk kadın oyuncu Afife Jale ve edebiyatımızda konusu Anadolu' da geçen ilk roman olan Reşat Nuri Güntekin' in Çalıkuşu...
  • Köklerimiz toprağın biraz daha derinine iniyor,
    dallarımız hüküm süren rüzgârın yönüne göre
    eğiliyor, dere kenarındaki bir kayanın dibinde
    bir su birikintisi gibi kalakalıyordu
    gözyaşlarımız...
  • 410 syf.
    Dilimden düşmeyen bir şiir var;

    Karşıtıyla yüklüdür herşey
    Mutlak çözümlerden vazgeç
    Tartışılmaz mükemmellikler
    Ne gizli kusurlarla gelir

    Diyalektik Gazel- Attila İLHAN


    Ve şimdi avucumdan taşan Heidi.

    Yazmak konusunda beceriksizliğimi mazur görün, yukarıdaki bileşenlerle bir denklem kurmak niyetinde değilim, sadece bir yolculuğa niyetlendim, dilerim bir durağa varabilirim. Çünkü yolda olmaktan vazgeçmeyeceğim.

    Heidi ile tanışıyor musunuz? Eğer tanışmadıysanız mutlaka onu tanıyıp bu yolculuğa katılın, çünkü bana kızmanızı hiç istemem.

    19. yy İsviçre'sine gideceğiz, Maienfeld kasabasında, Dorfli Köyü'ne ve bir yokuş tırmanacağız çünkü Alm Dağına çıkmamız gerekiyor. Dilerseniz ayakkabılarınızı çıkarabilirsiniz, çünkü buna ihtiyacınız olacağını düşünmüyorum, hem aylardan da Haziran. Yazar Johanna Spyri 12 Haziran 1827'de açmış dünyaya gözlerini. Bizim Heidi'yi ilk görüşümüz de aynı mevsimde..

    18 ve 19. yy. Devrimlerin en yapıcı-yıkıcısı; Sanayi Devrimi. Bu günün Avrupa'sından çok daha farklı bir Avrupa. Karşıtlıklarla yüklü bir dünya; köylerden kente göçlerin arttığı, yaşam koşullarının değiştiği bir çağ, kutuplaşan insanlar... Söz konusu dönemde buhar makinelerinin artışıyla üretimin de hızlanması, ihtiyaçların değişimi ve değişen ihtiyaçları karşılamanın kolaylaşması -eğer zenginseniz tabii- kentte eğitimin, ulaşımın kolaylığı ile birlikte diğer taraftan devrimin getirdiği uzun çalışma süreleri, çalışanların yetersiz beslenmesi, çocuk işçilerin çoğalması ve işçi ölümleri. Hangisini tercih edeceğiz doğada huzurlu ancak gelişimden uzak bir yaşam mı yoksa kentin imkanlarında yok olmayı mı? "Hangisi olmadan yaşayabiliriz?" Zor bir soru. Heidi'den alıntılarsam uşak Sebastian "Uygar bir taşıtın içinde yolculuk yapmayı, bu barbar ülkede dağlara tırmanmaktan çok daha güvenli buluyor. " Manidar bir alıntı, sanırım günümüzdeki insanlar, hatta bir kaç önceki kuşak yoksul köklerimiz de tıpkı Sebastian gibi düşünmüştü.

    Kölelik kavramının evrimi bir çok beyni meşgul etmiştir. Modern köleliğe geçiş de Sanayi Devriminin bize sunduğu en büyük armağan.. Yetişkin bireylerin eşit işe eşit ücret aldığı ve bu sayede yaşamını sürdürdüğü sistemi kabul etmeye mecburum ancak çocuk işçiliği hakkında büyük kavgalara girebilirim. Johanna Spyri de üstünü örterek bu konuyu anlatmayı görev edinmiş aslında. Heidi'de asıl konumuz "Verdingkinder", " Sözleşmeli Çocuk", "Kasıtlı Çocuk İşçiler". Johanna Spyri, Heidi'nin çıplak ayaklarıyla duyurdu bize bu köle çocukları. Öksüz ve yetim Heidi, Yetim Peter, ve daha bir çok yoksul muhtaç çocuk. Köylerinden ailelerinden, bazen zorla uzaklaştırılıp kentteki zengin ailelerin hizmetine sunulan "sözde çocuk". Biz Clara ile masum yanını okuduk, onu mutlu eden bir arkadaştı Heidi. Karanlık yanı ise hikayede yer verilmeyen, ağır işlere sürülen, istismara uğrayan, fuhuşa zorlanan zavallı binlerce çocuk; İsviçrenin, Avrupa'nın büyük utancı...

    Kitap muhtemelen 1881 yılında yazılmış, peki dünyada bu durumla savaşan insanlar yok muydu? Elbet vardı hem de daha öncesinde, sıralayalım:

    İlk olarak 1802'de doktor Sir Robert Peel, 5 - 6 yaşlarındaki çocukların acımasızca çalıştırılmasıyla mücadelesini "Çırakların Sağlığı ve Ahlakı Kanunu ile kazandı ve çalışma süresini 12 saat ile sınırlandırdı, evet 12 saat.. Diğer adımlar 1832 'de Fabrikalar yasasını getirmeye çalışan Robert Owen, Michael Sadler sayesinde gerçekleşti. Öyleki On yaşında çırak olarak çalışmaya başlayan Robert Owen ondokuz yaşında bir patron olduğunda fabrikasında on yaş altında çocuk çalıştırmamakla örnek bir davranış sergilemiştir. Ardından kadın ve çocukların madenlerde çalıştırılmaması, on saat yasası diye geliştirildi ve nihayet International Labour Organization (İLO) 1919 'da İsviçre'nin Cenevre kentinde kuruldu, Heidi'nin ülkesinde...


    İLO verilerine göre Bu gün Çocuk işçiliği;

    "64 milyonu kız ve 88 milyonu erkek olmak üzere 152 milyon çocuk çalışma yaşamındadır ve bu da dünyada her on çocuktan hemen hemen biri anlamına gelmektedir. 5-17 yaş grubundan çalışan çocuk sayısının en yük ek olduğu bölge Afrika’dır (72,1 milyon). Afrika’yı Asya ve Pasifik (62 milyon), Amerika kıtası (10,7 milyon), Avrupa ve Orta Asya (5,5 milyon) ve Arap Devletleri (1,2 milyon) izlemektedir. 5-14 yaş grubundan olup çalışan çocukların yaklaşık üçte biri eğitim sisteminin dışındadır. 5-14 yaş grubundan çalışan çocukların yüzde 38’i tehlikeli işlerdedir ve 15-17 yaşlarında olanların neredeyse üçte ikisi haftada 43 saatten fazla çalışmaktadır. (https://www.ilo.org/...0/lang--tr/index.htm)

    Çocukluğumun en tatlı anılarına yolculuk etmek istemiştim Heidi ile. Heidi animelerini izlerken yüreğim onun Clara'yı mutlu etmekle görevli oluşuna çocuk yaştayken de burkulurdu ama onların maceralarıyla mutlu da olurdum. Oysa şimdiki yaşımda elimde korkunç bir tablo var. 21. yy. da dünyada 152 milyon çocuk işçi var düşünebiliyor musunuz ? Belki bir çoğu yaşadığı bölgede okuldan uzak Heidi gibi, kente okumaya gitmek yerine çalışmaya gitmek zorunda. Eğitimine ek hafif işlerde çocukların çalışabileceğini düşünüyorum ama iş verenlerin mobbinglerinden daha çocuk yaşta nasibini alacak olan çocukların durumu beni korkutuyor...

    Uzun versiyonu ilke kez okudum ve bir çok noktayı önemli buldum. Uzun uzun anlattığım çocuk işçiliği kadar Alm Amca'nın (Heidi'nin Dedesi) toplumdan yalıtılmış bir yaşam sürmek için dağda tek başına yaşamasının Sanayi Devrimi'ne, değişen insanlığa bir kafa tutuş olduğunu düşünüyorum. Karşı tarafında Dete Teyze ise modern dünyaya sabırsızlanarak dalıp köyünden ayrılıyor...

    Heidi, bambaşka, iyilikle nakış nakış işlenmiş bir mucize... Annesiz ve babasız kalmış bir çocuğun çevresine böyle ışık saçması ancak kitaplarda oluyor galiba. Kurcaladıkça beni hüzne boğan öyle çok şeyle karşılaştım ki yazarı Heidi'yin yazdıktan bir kaç yıl geçmeden eşi ve tek çocuğunu yitiriyor. Keşke bu gün bile ne kadar çok çocuğun, yetişkinin onun eseriyle yüzünde güller açtığını bilebilseydi. Eğer yeniden okumasaydım daha masum hatırlayabilirdim Heidi'yi ama yine de içimdeki yerini korumaya çabalayacağım.

    Heidi'nin tatlı müziği Christian Bruhn bestesiymiş, Heidi ilk kez 1920 de sessiz film olarak, en son da 2015 'de sinemaya uyarlanmış. 2015 versiyonunu birkaç kez izledim ve her yaştan insanın izlemesine değer buluyorum. Güzel gülüşüyle Anuk Steffen, Heidi'yi harika canlandırmış. Sanırım onunla veda etmek güzel olacak, Heidi'yi hiç unutmayın...

    https://youtu.be/C9cwfQxZFr0
  • Nasıl odama geldim, bilmiyorum. Kafam bomboş, kollarım yanımda pelte gibi, koltukta oturuyorum.
    Bir, benim için de bitti artık her şey, Ludwig! Niçin ben burada kalayım artık? Biz hiçbirimiz buraya uymuyoruz. Köklerimiz koparılmış, yanmış kül olmuşuz.. Niçin yalnız gittin sanki?
    Ayağa kalktım. Ellerim ateş gibi, gözlerimin içi yanıyor. Ateşliyim. Düşüncelerimi toparlayamıyorum.Ne yaptığımın farkında değilim.
    Üşüyorum, dişlerim birbirine çarpıyor. Ellerim ıslak. İleri bir adım atayım derken tökezleniyorum. Gözlerimin önünde kocaman kara çemberler titreşiyor. Birden olduğum yerde kaskatı kesildim. Ürperiyorum. Yüreğim küt küt atıyor. Sessizliğin içinde bir nota tıngırdıyor! İrkilip arkama bakıyorum, korku içinde duvara yaslanıyorum.
  • Düşünce köklerimiz ve düşünce kaynaklarımız kireç bağlamış gibi ,içine girdiğimiz hiçbir değişme oluşunu kritik etmiyoruz. Her değişme kendini kritikten korumak için her yola başvuruyor. Sonunda ,düşünmeye ve kritik etmeye karşı kanunlar konuyor. Düşünme yasakları, peşin redler, alışılmışın dışına çıkanı aforoz etmeler, totemler ve tabular sistemi kuruyoruz.
  • Insan hilekârdır. Hile üstadıdır.
  • Ağaçlar demişken, bir ağaç toprağın hem altında hem de üstünde yaşar. İki farklı alemin ortasında. İnsan da böyledir. Hayat sadece dünyada değil, köklerimiz diğer alemlerdedir. Ve oralarla bağını koparan insan, bu dünyada yaşasa da aslında ölür. Ölen ağaçlar gibi kurur gider. Ve ateşe atılırlar Bay Samuel.