• 101 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    John Steinbeck'ten okuduğum ilk kitap oldu.
    Yazarın Meksika halk hikayesinden esinlenerek yazdığı bu roman oldukça sürükleyici, zengin  tasvirlerle birlikte şiirsel bir üslup benimsemiş ve çok sade ama etkileyici bir dil kullanmış.

    Eser, bir koyda sazlık kulübelerde yaşayan ve inci avcılığı ile geçinen bir ailenin hayatını konu ediniyor.

    Baş kahraman Kino ve ailesi her sabah olduğu gibi erkenden uyanıp kahvaltılarını ediyorlar bu sırada beşikte yatan küçük bebekleri Coyotito' nun bulunduğu yerde bir akrep farkediyorlar tam müdahale edecekken ne olduğunu anlamadan akrep bebeği ısırıyor. Annesi Juana endişeyle bağırırken komşular eve doluyor ve bebeğin bir akrep tarafından ısırıldığını öğrenince ümitsiz bir şekilde aileyi teselli etmeye çalışıyorlar çünkü yetişkin insanı bile öldüren akrebin minik bir bebeği kolayca zehirleyebileceğinden korkuyorlar. Juana kocası Kino'ya bebek için doktor çağırmasını söylüyor fakat komşular, doktorun kasabada böyle bir kulübeye gelip bebeği muayene etmesinin mümkün olmadığını söylüyorlar. Daha sonra hep birlikte doktora gidiyorlar fakat bebeği muayene edecek doktor kibirli ve aşağılayıcı bir şekilde "Ben veteriner değilim, doktorum" diyerek yanlış yere geldiklerini söylüyor. Kino ve Juana ise ellerinde küçük yavruları Coyotito ile birlikte gururları incinmiş,  umarsız bir şekilde evlerine dönüyorlar. Juana da bir yandan bebeğin vücudundaki zehri emerek dışarı atmaya çalışıyor. Kino da oğlunu iyileştirecek bir çözüm yolu bulmaya çalışıyor.
    O gün de işi olan inci avcılığına çıkıyor fakat bu kez koydaki hiç kimsenin daha önce bulamadığı büyüklükte bir inciye denk geliyor, tabi bu haber de koydaki herkesin kulağına gidiyor ve bulunan inci üzerinden ince hesaplar yapılıyor. Orada bulunan halk kendileri gibi fakir olan Kino'nun onları da düşüneceğini hayal ederek kendileri de inciden pay çıkarmaya çalışıyorlar. Bu sırada keşfedilen inciyle beraber Kino'nun da ihtiyaçları ve fikirleri değişiyor daha önce sadece oğlunun iyileşmesini istese de eline geçen fırsatla tüfek almak gibi başka istekler duyuyor.

    Kitapta; insanların hedeflerine ulaştıkça daha fazla şey istediği ve arzuladıkları şeyleri ele geçirdikçe ihtiraslarının daha da arttığı anlatılmış, yazar yer yer toplumdaki sosyal sınıf ve statü farklılığına dikkat çekmiş. Fakat her şeye rağmen insanın umudunu hiçbir zaman yitirmemesi her zaman mücadele etmesi gerektiği mesajını vermiş.

    John Steinbeck geç de olsa kalemiyle tanıştığım bir yazar oldu bu kitap vesilesiyle. Okunmasını herkese tavsiye ederim.
  • İnanın bana, o zamanlar aşklar ömür boyu sürerdi. Bir kız, camdan el salladı mı, havalara uçardık. Bir gülücük, mahcup, kaçamak bir bakış, bir merhaba... yavru kuşlar gibi
    heyecanlanırdık. En büyük hazine kalbimizdeydi. Nasıl utangaçtık; gönül verdiğimiz kişiyi incitmekten de, onun karşısında küçük düşmekten de ödümüz kopardı. Karşılıksız aşklar, ebediyen saklanan sırlara dönüşürdü. Uzaktan sevmek diye de bir şey vardı. Yoksulduk. Canımıza yapışan, kemiğimizi çürüten fukaralığın üstüne kat kat, gıcır gıcır gurur kostümleri
    giyerdik. Fakir, ama onurluyduk. Çünkü tarihimiz bize kudretten, zenginlikten bahsediyordu. Edebiyat, bütün hücrelerimize azim aşılıyordu. Şarkılarda daima, taptaze bir umut çınlıyordu.
    Felekle kapışıyor, çaresizliğe meydan okuyor, yer sofralarında yürekten şükrediyorduk. 1970'lerde, Allah bizimleydi.
    Seyrettiğimiz filmlerdeki yetim çocukların, yoksul kızların, bahtsız annelerin, mazlum delikanlıların, yorgun babaların hallerine hüngür hüngür ağlardık.Haysiyet, namus, vicdan gibi kelimeler tedavülden kalkmamıştı. Komşuluk ölmemişti.
    Komşular sağdı. Zayıftık, fakat güçsüz değildik.
    Uzun yakalı dar gömlekler, İspanyol paça pantolonlar giyiyorduk. Saçlar kabarık, favoriler uzundu. Kocaman güneş gözlükleri takardık. Fotoğraflar silme siyah-beyazdı.Solcuyduk. Sovyetler Birliği dağılmamış, dimdik ayaktaydı. Sendikalar, grevler, 1 Mayıslar, boykotlar, kıran kırana kavgalar... Alınteri mukaddesti. Haklıydık, kazanacaktık. Faşizm kahrolsundu.
    Stres yoktu. Nostalji yoktu. Depresyon yoktu. Elvis, Yılmaz Güney, Marlon Brando, Orhan Gencebay, Baretta [Robert Blake], Kemal Tahir, Pink Floyd, Âşık Mahzuni, Bruce Lee, Tanju
    Okan, Charles Bronson, Bob Dylan, İsmet Özel, Muhammed Ali, Neşet Ertaş, Federico Fellini, Attilâ İlhan, Clint Eastwood, Oğuz Atay, John Lennon, Cüneyt Arkın... Hayat çok hızlıydı.
  • Menteş: Bunca dehşete ve saçmalığa rağmen niçin yaşar insan?

    Kurt Vonnegut: Mark Twain'e göre, komşular hakkımızda iyi düşünsün diye.

    Menteş: Size göre?

    Kurt Vonnegut: Burada, birbirimize, hayat denen vartayı atlatmakta yardım edelim diye bulunuyoruz

    İnsan hayatının amaçlarından biri de, etrafta sevilecek kim varsa sevmektir.
    Murat Menteş
    Sayfa 88 - Dili, Dişlerinden de Sivri Bir Kurt: Vonnegut
  • "Yaşam kentlerde şimdi!" diyor Emin Bey. "Evlerin içinde akar su, ışık, sıcak sulu banyo, sıcak sulu mutfak... Ama şehirde ona göre gelirin olacak! Gelirin yolu da belli, kafayı çalıştırmak! Kafayı çalıştırdın mı çok iş var. O zaman oluk gibi akar para! Köylüler öyle mi? Taş devrinden kalma yemekler, tunç devrinden kalma yataklar, fitilli lambalar... Kağnı, karasaban, kuyu suyu, tuluk suyu... Geçmiştir artık bunların çağı! Boşuna beklemeyin buraları! Vakit geçmeden bir yolunu bulup kentlere sokulun. Dünya kırk kulplu kazan, bir kulpundan tut sen de kazan... Burda kadınlarınız görgüsüzlükten, erkekleriniz bilgisizlikten imanınız gevriyor!"
    Kır Abbas sözünü sakınmıyor hiç.
    "Ne yaşam var kentlerde? Varsa size var! Ne geçiyor eline bizden oraya gidenlerin? Ne olabiliyorlar? Kapıcı, çöpçü, hizmetçi! İstanbul, Ankara'daki avratların sidikli donunu paklayıp apartman yapılarını, garajları, caddeleri bekliyorlar. Sırtlarıyla taş çekip apartman yapıyorlar. Ama içine girip oturamıyorlar. Bekledikleri dükkânların hiçbiri kendilerinin değil. Pakladıkları donlar, bulaşıklar başkasının! Biz dünyaya çöpçü, hizmetçi olmaya mı geldik Emin Bey'im? Burda acımdan ölürüm, gitmem o domuz kentlere ki çöpçü olayım! Diyorsun ki taş devrinden kalma yemekler, tunç devrinden kalma fitilli lambalar, kağnı, karasaban, tuluk... Senin bir şeyden haberin yok ki Emin Bey'im! Yazıyorsun iki çizik, alıyorsun bin, iki bin! Bizim bu kurak topraklarda yediğimiz yemekleri bulamayanlar da var! Yataklarımızı dersen, iyi kötü biz yatarız be efendim! İyisini buluncaya kadar kötüsüne eyvallah! Diyorsun ki fitilli lambalar! Tuluk suyu demene de karşılık vereceğim. Tuluğun değerini bilen bilir. Ondan sonra buyuruyorsun, komşular köyü bırakıp kente yörüsün! Yörüyene dur deyen yok zaten! Ama köyler boşalmasın! Köyler boşaldı mı, hepimiz boku yedik! Ulusun milletin beşiği köyler değil mi? Bu kaynağı kurutup nerde üreteceksin milleti? Köyü söndürdün mü memleket söner Emin Bey'im! Elleme giden gitsin, yörüyen yörüsün; ama kaynak kurumasın! Daha o gidenlere seviniyoruz biz. Neden deyecek olursan, okuyup mâmir oluyorlar. Hiç olmazsa bizim dilimizi biliyorlar. Biz de onların dilini biliyoruz. Baksana şu hallerimize. Kadastro! Ne demek kadastro? Meteoroloji rasat cihazı? Nedir bu? Irıza söyler, kasabada bir dairenin kapısında Malarya Eradikasyon yazıyormuş! Emin Bey'im biz Türk'üz hamdolsun! Dilimiz de Türkçe. Bize diyorsun ki kadınlar görgüsüz, erkekler bilgisiz. Bunu kabul etmiyorum! Biz kendi görgümüzü, bilgimizi biliriz. Hem iyi biliriz. Ama sizin görgüleri bilmeyiz. Siz de bizimkileri bilmezsiniz. Bak, yere bağdaş kurup oturabildin mi? Biz diz bile çökeriz. Masa, sandalye deye tuz yumurtlattın Battal'a. Dal öğlen bir saat uyumadan edemiyor hiçbiriniz. Uyku dediğin geceye mahsus. Ee, hani görgülüydünüz? Sen sade kendi görgünü biliyorsun. Ama senin görgün mü iyi, benim görgüm mü, orası ayrı.
    Sen Gazi Kemal'i duydun, ben gördüm! Memleketin efendisi köylüdür deye neden dedi Gazi Kemal? Çünkü Kurtuluş Savaşı'nı köylülerle kazandı! Eğer varsa, yarın cennete de köylüler gidecek önce. Neden? Çünkü köylüler sade kendilerinin değil, tüm milletin ekmeği için çalışır! Bir var ki, harp darp, sonra da seçim saçım, ağalar beyler anasını sinkaf etmiş köylünün, belini doğrultamıyor o yüzden!"
    Fakir Baykurt
    Sayfa 238 - Literatür Yayınları, 16. Basım (2007)
  • Şiddetin seslerine tepkisiz kalan komşular müzik sesine tepki gösterirler, çok gürültü var diye.
  • 136 syf.
    ·13 günde·Beğendi·5/10
    Yazarın aykırı öyküler ve haney yaşamalı iki kitabıyla beraber öykü türünde yazılan kitaplarından biri. dürüst olmak gerekirse aykırı öyküler kitabını bir kenara bırakırsak komşular ve haney yaşamalı yazarın romanları kadar başarılı olamamış . Bu kitabın içinde de az da olsa beğendiğim öyküler olmuştu ama genel olarak beklentilerimi karsilamadi
  • 20 yaşında ben, 
    35 yaşımda ben, 
    40 yaşımda ben ve 
    bugünkü ben dördümüz.

    Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum.
    Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim.
    Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
    Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.

    Yatıştırayım dedim.
    “Sen karışma moruk” dediler. Büyük hır çıktı.
    Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
    Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.

    Evin de içine ettiler. 

    Bende kabahat.
    Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine …

    CAN YÜCEL