Hikâyemsi

1 üye
Takip
bir ağacın en yükseğine çıkıp bağırdığın vakit sakinliğe kavuşacaksın!
bir baltanın taşa vurmasıyla başlanmış gibi, köklerimi yetiştiriyorum, sabahın kör dediklerinde kara kara kargaların mayhoş sesleri ile tanrıyı hatırlıyorum, kurumuş ağaç dallarında iki sevgili karga, nikahları kıyılmış, muhabbetleri içten suskuncadır. birbirlerine bakmıyorlar yan yana etrafı seyrediyorlar o kimsenin daha ayaklanmadığı zamanda, birbirlerinin yaratılmış olduklarını suskunluklarında anlayıp hafif bir tebessümle sırıtıyorlar. sırtı sıvazlayan bir rüzgâr var ikisi de bu durumdan memnun gözlerini yumaraktan kara kara düşünmeye başlıyorlar, başka ne olabilirdi ki, dünyanın içinde sonu kara düşünmekle bitmeyen bir şey olabilir miydi? onları uğurladım... yeniden saçlarımı kesmeyi düşünüyorum, göğsüm tıkandıkça yer açılsın istiyorum, düşmanıyım evet, yapabilecek başka bir isyanım yok. tanrıyla arayı açıyorum zaman zaman, bir pervanenin ateşine gözüm takılıyor, gözlerim tutuştukça gözlerimden yanmaya başlıyorum, tanrıyla aram açıldıkça kapanmaya başlıyorum, örtündükçe örtünüyorum ve saçlarımı yeniden kesmeye yelteniyorum, günahları ağırlık taşımaları ve benim olmaları.. göğsüm tıkandıkça çarmıha gerilmeye hazırlar. makaslarla savaş açıyorum, isyanımda silahlarım oluyorlar... ne komik savaşım kendime. yensem de yenilen ben oluyorum. o balta taşa değmeyecekti ve ben çürümeye başlamayacaktım, işte bu yüzden tanrıyla aram açık ve ben o'ndan zuhur ettim, peygamber gibi koşup örtünüyorum. örtünüyorum. örtünüyorum... sabahın körü dedik ya, akşamlaşmaya başlıyor ve kara kargalar yeniden dallarında bana gülümsüyorlar. ...
Hikâyemsi
geceyi ve sabahı bir birleşimle infilak olurcasına düğümledi birbirine. gece tüm günahları koynunda ısıtırken, arştan bir çeşit varlıklar usul usul inip hilal şeklinde pusu kuruyorlardı. bir operasyon vardı. sessiz, acı ve saldırgan. teker teker etrafını sarıp bilinmeyen bir dilde bir şeyler okuyorlardı, üzerine tütsülenmiş üzerlik ve kekik atıyorlardı. o ise durumun vahametini ilkin kavrayamamış, üzerine atılan üzerlik ve kekiklerle budalaca sevinmiş birlikte meşk eylemişler. sonrasında ani bir duvara çarpar gibi çehresi ay kırıklarına dönüşüvermiş, titreyip "hu hu" sesleriyle kendine geldi ve arştan inen bu varlıklara boyun eğercesine yüreğindeki haşyetle kollarını kaldırıp tüm arzı tavaf etmişcesine koşa koşa, sert ve ağır bir şekilde dönüp kendine çarptı, o çarpışmadan sonra kendini kucakladı. kimsesizlikten dolayı değil, kendine sarılmanın imkansızlığını, kendine koşmanın zorluğunu belirtmek istercesine ağlak bir gülümsemeyle tuhaf varlıklara göstermek istiyordu. garip bir ayin, kutsama yahut göğsü yarma mucizesi olabilirdi bu, gözlerini üzerine atılan kekiklerle ovuşturduktan ve ay kırığına dönüşen çehresini de bir araya getirdikten sonra "siz de kimsiniz? diye bir sual fırlattı onlara doğru. bu varlıklar konuşmaya başladılar lakin dilleri bilinmeyen bir dildi, ifade edilmiyor ve anlaşılmıyordu. kendi kendine ahh! şimdi kim günahkâr ben mi yoksa onlar mı? peki bu sonsuz âlemde hâlimi anlayabilecek başka varlıklar mı yoktu da bunlar geldi beni kuşattı, diyordu. bana isabet edilen okun ucu da yarama denk gelmiyor, denk gelmiyor ki oluk oluk kanasın, kanayınca temizlenir... o esnada kendi kendine söylenirken tütsülenmiş ve okunmuş havanın maneviyatı uçup gitti. bir süre kendini yutmuşcasına sustu, büyük bir dikkatle onları seyretmeye başladı, sadece gözlerini
Hikâyemsi
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
bir labirentin içinde ruhuyla dans ediyor. şu yağmurların altında kollarını salmış, hafif başı eğik, saçları birbirine karışmış, ağlak ve delirmiş çehreye sahip insanlar gibi, bu insanların böyle eylemsiz olduğuna bakmayın, öyle güzel dans figürleri vardır ki, adeta yağmurun ritmiyle gözyaşları bütünleşip bir sağa bir sola salınıverirler. vücudu yerinde durmaz, dağınık saçları ve pespaye giysileriyle ıslaklığın getirdiği ağırlıkla bir tür kuş süzülmesi ile dalgalanıp dururlar... neden labirenti tercih ettiğini bilmiyor, sanırım ruhuyla bir tür ispat peşinde, bu ispat bir nevi kendi zıtlığını haykırmak istiyor. sonsuzluk çağrışımı veren yerler yerine kendini dar ve kıpırtı dahi vermeyecek bir yere hapsetmiş ve burada dans etmenin galibiyetini yaşamak istiyor. hazzın kör kuyularında ruhunun üzerini örteceğinden habersiz, labirentte bir o yana bir bu yana ruhuyla, felçe uğrak rakslar sergiliyor... gel git zaman, hâli bitap düşmüş, ilk yaratılmışa uğramış ve tüm zerrelerle parçalanmış durmuş. ruhuyla kaynaşmış özün cevherini bulmuş, artık ne o ruhunu kovalıyor ne de ruhu onu kovalıyor. sert bir çarpışmanın ardında iki varlığın birleşimi gibi bütünleşmişlerdi. bu bedendeki ruhun yerleşimi ardında zamanla çürüyen kemikler bırakmış ve şen böcekler...
Hikâyemsi
Bez bebeğin saçları uzamış; uzamış olmalı ki sokakları yorgun argın dolaşıyor, gözleri gökte değil de yerlerde sürünüyor. Sürünmezse hiç gözlerinden toprak fışkırır mı? ​Toprağın fışkırmasını ölü ruhlar taşıdığına bağlamadınız umarım. Onun ölü ruhlar taşıması, yaratıcı ile ahdindendir. Bez bebek yaratılırken; ölmeden önce ölmeye, unutmaya fırsat vermeden bu koca arzı heybesinde ölü ruhlar ile dolaşacağına yemin etmiş. Kendince dipdiri bir ölüm... ​Upuzun bir yol yürürken ağaçlara, "Saçımı keser misiniz?" diye diye yolu yürüyüp en sonunda nefeslenmek için bir ağacın gövdesine misafir olmuş. Bez bebek, ağacın gövdesine yaslanır yaslanmaz bir ağlama ile hislenir. Ağacın ağlaması tuhafına gider; kendisi hiç ağlamamış gibi ruhunu şaşkınlıkla dikkate kestirir. ​"Neden ağlıyorsun?" diye sorunca ağaç da hemen, uzun zamandır seni bekliyordum, der. ​Bez bebek bir kez daha şaşkınlıkla karşılar ve "Nasıl yani, benim varlığımdan haberdar mıydın?" diye sorar. ​Ağaç, "Evet, sen yaratılırken seni benim göğsüme koydular," der. ​Bez bebek, "Senin göğsün mü var?" der. ​Ağaç, göğsümde olmanı sormuyorsun da göğsüm olup olmadığını mı soruyorsun? diye karşılık verir. ​Bez bebek gülümser: Peki, ben senin içindeysem eğer neden senden uzak düştüm de kendimi bildim bileli yollar yürüyorum? Hem baksana sevgili ağaç, saçlarım çok uzadı, taşıyamıyorum artık. Tüm yaratılmışların ağırlığı birikti, ruhum gittikçe gençleşiyor. İnsanın gittikçe gençleşmesi nedir bilir misin? Âlemi kesiklerinde tuz diye yaşatmaktır... Sevgili ağaç, lütfen saçlarımı keser misin? ​Ağaç yapraklarını dökmeye başlar ve der ki: Senin yürüdüğün yollar benim çok uzağımda değil; ben hep seni taşırım içimde. Hem görmüyor musun? Senin uzayan saçlarınla birlikte ben de kurudum kaldım... ​Bez bebek, yaratılmanın hüznü ve şükrüyle
Hikâyemsi
kalbi acı ve kaygı ile paslanmış ona yalnızca sert, ani ve katı ağrılar kalmıştı. her solukta kalbî zayıflayan bir kızın, güvercin göğsünü şifalayışını seyrediyordu...
Hikâyemsi
HÂL.
yüreğim acı içinde çırpınırken, merhamet ve öfke duyguları ile cenk meydanında kılıç kılıça, boğaz boğaza savaşıyorum. yaşam beni kan bağımdan öfke duymakla meşru kılıyor, bana verilen zararın dizginlerini daha zapt edememişken göğsüm merhametle pompalanıyor, bunlar hep benden habersiz oluyor. evet bu iki duygum ben yaratılırken öyle sanıyorum ki benimle beraber yeni baştan yaratıldı, bir varlık halinde nefes alıp veriyorlar, düşünün ki ben tek bedende üç varlığı taşıyorum, bu iki duygum o kadar keskin ve kuvvetli. ama bunları sırtımda mı, yüreğimde mi taşıyorum pek bilmiyorum. bana öyle geliyor ki bunları sırtımda taşıyorum... dünya dört dönüyor, yer yerinden oynuyor, âlem çalkalanıyor, her şeyin altı üstüne geliyor ve ben bihâl oluyorum, bir şeyler değiştikçe en öfke duyduğuma karşı derin bir merhamet içerisinde, merhamet duyduğuma karşı da öfke içersinde olmakla kaynıyorum, kaynadıkça buharlaşmıyor, içimin suları çoğalıyor, çoğaldıkça da kaynıyorum. yaşam üzerimde tepiniyor, ben bir şey yapamıyorum, yaşam beni diri kılıyor, ölgün bir dirilik bu, yaşam beni benden ediyor, yaşam beni belki de bana getiriyor. sözlerim boğazıma diziliyor , yine aynı acı gelip çattı, gelmesinden bahsediyorum oysa ki hiç gitmiyor yalnızca bazen bana acıyor acım saklanmış gibi yapıyor ve ben de buna inanmış gibi yapıyorum. olsun bir nebze de olsa göğü görebiliyorum ve yaşamış oluyorum. saçlarım çok yoruldu şairin dediği gibi gençlik uykularımda değil, doğum sancımdan, göbek bağımdan... evet bu bir başlangıcın başlangıcı o yüzden artık saçlarım yorulmayı bıraktı , intihara kalkışıyor, avuç avuç dökülerekten... bana küskünler, bana küskünler, onları taramıyor, sahip çıkamıyorum. kaygılarım artıyor, bu sefer başka bir şairin dediği gibiyim "insan olan yerlerim çok ağırıyor." acı bir ağırış
Hikâyemsi