“Elbette ki Allah siz Ehl-i Beyt’ten her kötülüğü gidermek ve sizleri tertemiz kılmak ister.”( Ahzap Suresi, 33)
“De ki, ey Resul! Ben sizden, yakınlarımı (akrabalarımı) sevmekten başka bir mükâfat istemiyorum.” Ve yine buyurdun ki: “De ki, benim sizden peygamberliğimin mükâfatı olarak istediğim şey, sizler içindir (kendi yararınızadır…).” (Sebe Suresi, 47) (Yâni “Ehl-i Beyt’i sevmek, onları saadete kavuşturur” diye söylemesini emrettin.)
Meğerki dileyen bir kimse Rabbine bir yol bula.” (Furkan Suresi, 57)
“Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır. Kim hikmet şehrine gelmek isterse, o kapıdan gelsin.” Sonra buyurdu ki: “Sen (Ey Ali), benim kardeşim, vasim, vârisimsin. Senin etin, benim etimdir; senin kanın, benim kanımdır; senin barışın, benim barışımdır; senin harbin, benim harbimdir; benim etimle kanım imanla yoğrulduğu gibi, senin etin kanın da imanla yoğrulmuştur; yarın mahşerde Kevser havuzunun başında sen benim halifemsin; sen, benim borçlarımı ödeyeceksin; sen, benim vâdelerimi gerçekleştirensin. Senin Şiaların nurdan minberler üzerinde yerleşmiş (oturmuş) yüzleri ak olarak cennette benimle yan yana yer alacak; onlar benim komşularım olacak. Ey Ali! Eğer sen olmasaydın, benden sonra müminlerin kimler olduğu belli olmazdı.”
Onların yüreğine Bedir, Hayber, Huneyn ve diğer savaşların kinini koydu. Böylece ona düşman kesildiler; ona saldırdılar; öyle ki onu, Nâkisin (ahitlerini çiğneyenler) ve Kasitin (zâlimler) ve Mârikin'le (dinden çıkanlarla) savaşmak zorunda bıraktılar.
Ümmet, onların (Ehl-i Beyt’in) hakkına riayet etme hususunda vefalı davranan az bir grubun haricinde, onun (Allah Resulü’nün (s.a.a)) düşmanlığında ısrarlıydı; yakınlarının hakkını çiğnemek ve evlatlarını uzaklaştırmak hususunda birleşmişlerdi. Sonuçta onlardan (Ehl-i Beyt’ten) niceleri