"Tanrı’nın varlığına inanmak, yokluğuna inanmaktan daha zordur. Belki de Tanrı, inanılacak hiçbir şeyin kalmadığı bu dünyada tutunabileceğimiz ve anlam arayışımızı besleyebileceğimiz son sığınaktır. Ancak Tanrı’ya inanmak, insan zihninde sonsuz bir düşünce zincirini tetikler. Evreni, yaşamı ve hatta kendini sorgulamanı sağlar. Bu, yalnızca bir varlığın kabulü değil; hayatın ve düşüncelerinin bile bir anlam taşıdığını idrak etmektir.
Ama anlam aramak, onu bulmak ve kabullenmek, muazzam bir zihinsel ve ruhsal çaba gerektirir. Çünkü insan, bir kez bir şeylere anlam yüklediğinde, o anlamlar beraberinde sorumluluk getirir. Eğer Tanrı yoksa, bir karanlık vardır; evren, yaşam ve hatta fikirlerin bile bir anlamı kalmaz. Anlamsız bir evren ise insana hiçbir yükümlülük ya da açıklama sunmaz. Cevap aramaya gerek yoktur; sadece yaşar ve geçersin.
Fakat Tanrı varsa, dünya, evren ve hatta kendi varlığın üzerine sürekli düşünmek zorunda kalırsın. Neden buradayım? ya da benden ne bekleniyor? gibi sorular peşini bırakmaz. Üstelik, sonsuz ve her şeyi bilen bir varlık tarafından izleniyor olma düşüncesi, insan zihni için kolay taşınır bir yük değildir.
Tanrı’nın varlığına inanmak, insanın yalnızca kendisiyle yüzleşmesi demek değildir. Aynı zamanda sorumluluklarıyla, anlam yüklediği her şeyle, hatta iyi ve kötüyle de hesaplaşması anlamına gelir. Bu nedenle Tanrı’ya inanmak, yalnızca bir varlığı kabul etmek değil, o varlığın seni nasıl değiştirdiğini ve neye dönüştürdüğünü de kabullenmek zorunda kalmaktır.
İşte bu yüzden, Tanrı’nın varlığına inanmak, yokluğuna inanmaktan çok daha zordur."
- Salih Azad