• Acaba dünyamız
    Ta baştan
    görünmezin döşeğinde mi saklanıyor?
    Sen şiirine söyle: Görünceye dek yumdum gözlerimi,
    görünceye dek.
  • Bunu görmek kendisi gibi diğerlerinin de içinde yaşadıkları o dünyadaki asıl hakikatı görmek demekti. Gözün görevinin görmek değil, hakikati görmek olduğunu söyleyen âlim aklına geldi. Hakikati gören gözün başka hiçbir şey görmesine gerek yoktu. Yedikule kâhininin gözüne de bu şekilde perde indi. Ama kör olmasına rağmen hiçbir şey görmüyor değildi. Gözlerinin ona gösterdiği yegâne şey, o uçsuz bucaksız karanlıktı. Tıpkı sessizliği dinleyen Eflatun gibi, kâhin de sustu. Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu.
  • MODERN BİR ‘OidiPolisiye’ ÖYKÜ: SİLGİLER

    Okumayı sadece zevk olarak görmeyen bir okur edebi eserlerin bir kümülatifleşme sürecinin ürünleri olduğunun farkındadır. Bu farkındalık farklı iki eseri okuyup ‘aaa, bu kitabın bölümünü sanki diğer kitapta da okumuştum’ gibi cümlelerin kurulmasıyla başlar. Okur sonradan iyice farkına varacaktır ki, edebiyatta artık salt yeni bir söylem yoktur, çoğu yeni anlatı bir önceki anlatının devamı niteliğindedir. Italo Calvino bir nevi Don Kişot’un devamı niteliğinde yazdığı ünlü eseri Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’da bu konu hakkında "Başlayan, ama bitmeyen öyküler dünyasında yaşıyoruz" der. Devam eden sayfalarda da bu görüşünü savunmaya devam eder: “(…)Ünlü yazarların romanlarının pek çoğunun daha piyasaya çıkmadan birkaç yıl önce kelimesi kelimesine 'Öykülerin Babası'nın boğuk sesinden dökülmüş olduğu gerçeği saptanıyor. Bazılarına göre İhtiyar Kızılderili anlatı malzemesinin evrensel kaynağıdır; bütün öteki yazarların bireysel yaratımlarının kaynaklandığı ana magmadır; başkalarına göre de sanrılar gördüren mantarlar tüketerek hayali mizaçları çok güçlü olanların içsel dünyalarıyla iletişim kurabilen ve onların ruhsal dalgalarını yakalayabilen bir kâhindir; onun Homeros'un, Binbir Gece Masalları'nın veya Popol Vuh'un yazarının hatta Alexandre Dumas ve James Joyce'un yeniden cisim bulmuş sureti olduğunu söyleyenler de vardır”. Bu alıntılar bizi bir bakımdan metinlerarasılık kuramına çıkarır. Metinlerarasılık kuramına göre, bir metin başka bir metne alıntılama, anıştırma, gönderge gibi pek çok biçimde çağrışımda bulunabilir. Silgiler kitabı metinlerarasılık bakımından incelendiğinde çok eski ve ünlü bir mitoloji hikâyesi olan Oidipus’un modern bir çeşitlemesi olarak görülebilir. Yazarın Yeni Roman akımıyla bağlantısı düşünüldüğünde bu çeşitlemenin etrafının yeni biçimlerle kaplı olduğu da gözden kaçmayacaktır.

    Size hemen üstteki son iki cümlede çok büyük bir ipucu verdim. Oidipus hikâyesini bilenler(bilmeyenler için #30619141) artık kitabın nasıl biteceğini biliyor. Onun için kitap hakkında gönül rahatlığıyla konuşmaktan geri durmayacağım. Kitabın tadı kaçar diyorsanız içiniz rahat olsun kaçmıyor. Buna rağmen itiraz ediyorsanız şikâyet butonunu kullanabilirsiniz.

    Silgiler edebi bir polisiye öyküdür. Bir polisiye romanda karakterlerin profili nasılsa bu kitaptaki karakterleri de öyle düşününün. Yani bir kurbanımız var, bir katil, polisler, görgü tanıkları ve bu kitap için fazladan bir iki kişi daha. Ve polisiye kitapların olmazsa olmazı gizem ve karmaşa. Kitabın sonunu daha ortasına gelmeden tahmin ediyorum ama o gizem duygusu hiç eksilmiyor. Kısaca özetlersem: Daniel Dupont bir çete tarafından öldürülmeye çalışılmış fakat olaydan yaralı kurtulmuştur. Ama gazetelerde ve polis kayıtlarında öldü diye geçilmiştir. Bunun sebebi Daniel Dupont’un kendini öldü diye göstermek istemesidir. Bir iki arkadaşı dışında herkes onu öldü bilmektedir(polisler dâhil). Bu cinayeti çözmek için görevlendirilen Wallas, hikâyenin sonunda gerçekte ölmemiş Dupont’u trajik şekilde öldürecektir. Şimdi öncelikle, Oidipus çeşitlemesi üzerine ve Silgiler isminin anlamına, devamında da kitabın Yeni Roman bakımından önemine bakalım.

    Yaklaşık 10 gün önce Sophokles’in Kral Oidipus’unu okumuştum. Silgiler’i okuyana kadar Oidipus’un bir çeşitlemesi olduğunu bilmiyordum. Oidipus’un başına gelenleri Kral Oidipus incelemesinde daha detaylı anlatmıştım. Ama hatırlatmak için bir bölümü alıntılıyorum: “(…)Çiftin çocukları olmadığı için Apollon’a giderler. Apollon onlara bir çocukları olacağını ama çocuğun babasını öldürerek annesiyle evleneceğini söyler. Laios çocuk doğduktan sonra onu ayaklarından bağlatarak bir dağa attırır. Dağda çocuğu çobanın birisi kurtarır ve Korinthos kralına verir. Çocuğa “ayağı şişmiş, incinmiş” manasına gelen Oidupus ismini verirler. Oidipus büyür. Bir gün bir tartışma sırasında kendisine uydurma evlat denildiğini duyunca şok olur ve işin aslını öğrenmek için Apollon’un kâhinine gider. Aldığı cevap Laios ile aynıdır. Ama kâhin gerçek annesi ve babasını söylemez. Bunu duyan Oidipus kehanetin gerçekleşmemesi için şehri terk eder. Yolda başta belirttiğim gibi fark etmeden öz babası Laois’ı öldürür yoluna devam eder.” Devamında da kendi öz annesiyle evlenir. Hikâye kısaca böyledir.

    Yazar Robbe-Grillet kitap boyunca bu miti okura anımsatmak için çok çaba sarf etmiştir. Oidipus Thebai şehrine girerken herkese bilmece soran canavar Sphinks ona da bir bilmece sormuştu. Bilmece şu şekildedir: “Sabahleyin dört, öğleyin iki, akşam üç ayakla yürüyen yaratık hangisidir.” Silgiler’de bu görevin bir ayyaşa verildiğini görüyoruz. Ayyaş herkese bilmece sorar. Wallas’a sorduğu bilmece de şu şekildedir: “Hangi hayvan sabah babasını öldürür, öğlen mahremiyle yatar, akşam da kör olur.” Yine Thebai kentinin yıkıntılarıyla ilgili bir fotoğraf görürüz. Korinthos kentini anımsatan Corinthe Sokağı, Wallas’ın aradığı silgi markasının (Oidipe isminden hareketle) sadece ortasındaki “di” harflerini hatırlaması, Wallas’ın Juard’ın karısına ilgi duyması okura sunulan ipuçlarıdır. Miti bilenler şanslıdır. Oidipus mitini bilmeyen bir okur da şanslıdır çünkü gizemli ve kendine çeken polisiye bir öykü okuyor.

    Wallas kitap boyunca yumuşak, hafif, gevrek, ama ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak, kolayca bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğunun içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi aramaktadır. Ama aradığı silgiyi hiç bulamaz. Wallas neden bu silgiyi aramaktadır, sorusuna geliyoruz. Oidipus kaderinden kaçmak için bulunduğu şehri terk ediyor ama yine de kaderinden kaçamıyordu. Wallas’ın durumunu şöyle açıklıyor sevgili Jale Parla: “Silgiler, besbelli, bilinçaltının, çocukluğun ilk anılarını silerek Wallas’a gizli arzularını unutturan bastırma mekanizmalarının aracısıdır. Zaman gibi onlar da sildikçe ufala(nı)rlar; mitik zamanın egemen olduğu zamansızlık uzantılarında silgiler acizdir. Saatin durduğu yirmi dört saat zarfında Wallas’ın aradığı silgiyi bulamamasının anlamı artık kaderinden kaçamayacağı, anılarını silemeyeceği demek olsa gerektir.” Silgiler kitabının simgesel ismi de buradan geliyor.

    Şimdi sevmediğiniz kısma gelelim. Kitap Yeni Roman akımın ilk eseri sayılıyor. Okuduğum örneklerden hareketle bana göre hem akıma uygunluk açısından hem de edebi olarak en iyisiydi. Yeni Romancıların kişileri ve olayı geri ittiğini, nesneyi ve diğer öğeleri öne çıkardığından incelemelerde çokça bahsettim. Tabii tamamen de romandan atmıyor. Bu kitap için de durum aynı. Yukarıda anlattıklarım kitabın öyle olmadığı, Wallas ve Dupont karakterlerinin öne çıktığı düşüncesini doğurabilir, normaldir. Ne kadar öyle gözükürse gözüksün bu kitabın başkişisi zamandır. Öyle ki kitabın girişinde Sophokles’in "Her şeye göz kulak olan zaman, sana rağmen çözümünü getirdi" sözü yer alır. Kitap zamanın kontrolü altında başlar:

    “Her şeyi açık seçik görmesine gerek yok, ne yaptığını bile bilmez zaten. Hala uykuda. Hareketlerinin her ayrıntısı çok eski yasalar tarafından yönetilmekte, dolayısıyla, insanca niyetlerin yol açtığı dalgalanmalardan da etkilenmiyor; her saniye katıksız bir hareket demek: yana doğru bir adım, iskemle otuz santim öteye, masa bezini şöyle üç defa dolaştır, sağa doğru yarım dön, iki adım ileri, her saniye belli, kusursuz, eşit, çapaksız. Otuz bir. Otuz iki. Otuz üç. Otuz dört. Otuz beş. Otuz altı. Otuz yedi. Her saniyenin kendi, kesin yeri var.”

    Ama kitap boyunca akıyor gibi duran zaman “ne yazık ki, kısa bir süre sonra, efendi olmaktan çıkacak”tır. Burada bize zamanın akmadığı hissi verilmek istenmektedir. Wallas’ın kol saati ve Dupont’un duvardaki saati, Dupont’u ilk öldürme teşebbüsüne girişildiği 7.30’da durur ve romanın sonuna yani ertesi gün Wallas’ın Dupont’u istemeden öldürdüğü 7.30’da tekrar çalışmaya başlar. Başlangıç bir sona dönüşür, son da bir başlangıca. Bu sahneyi film izlemiş gibi düşünelim. Katil 7.30’da Dupont’u öldürmeye geliyor, tam o anda filmi durduralım. Aradan 24 saat geçtiğini düşünüp ilk katil yerine Wallas’ı koyalım, saat de 7.30. Devam ettirelim filmi. Şimdi başlangıcın bir sona, sonun da bir başlangıca dönüştüğünü daha iyi anlayabiliriz.

    Zaten kitap boyunca film izliyor gibiyizdir. Yeni Romancılar her şeyi bilen gören bir bakış açısını reddediyorlardı. Anlatıcı bir kamera objektifliğinde ne görüp biliyorsa okur da aynı şeyi bilir. Bakış açısı buna göre ayarlanmıştır. Karakter kadrajdan çıktığı anda artık onunla ilgili bir şeyi bilmeyiz. Kişilikleri hakkında çok fazla bilgi sahibi olamayız. Buradan da karakterlerin geriye itildiğini çıkarabiliriz.

    Romanda nesneler sanki insanlaştırılmaya çalışılmıştır: “On iki iskemlenin, geceyi geçirdikleri, suni mermer masalardan yavaşça indikleri saatteyiz.” İnsan ya da hayvan geceyi bir yerde geçirir. “Kaprislidir; başlangıçta epey sıkıcıdır bu durum; alışmak gerek.” Kapris insana has bir duygudur. Yeni Romancılarda nesnenin bir ruha kavuşmaya çalıştırıldığını bu örnekler de olduğu gibi çokça görüyoruz. Betimlemelerin de kitapta önemli bir kapladığını görürüz. Karşılaşılan tablolar, sokağın yapısı, evin içi sürekli ve en ince ayrıntısına kadar betimlenir. Sadece nesneler değil eylemler de en ince ayrıntısına kadar betimlenir. Örnek olarak: “Sahanlık. Sağda kapı. Çalışma odası. Tam da Bona'nın betimlediği gibi, belki biraz daha dar ve karışık: kitaplar, her yanda kitaplar, duvarları kaplayan kitapların nerdeyse tümü de yeşil deri ciltli, ötekiler, karton ciltli olanlar ise özenle yığılmış şöminenin üstüne, bir sehpanın üstüne, hatta doğrudan doğruya yere bile yığılmış; masanın köşesine, deri kaplı iki koltuğun üstüne rastgele konulmuş olanlar da var. Koyu renkli meşe ağacından yapılma uzun ve anıtsal masa odanın geri kalanını kaplar. Masanın üstü kağıt ve dosyalarla kaplı; odanın tam ortasına konulmuş abajurlu koca lamba sönük. Tavanda karpuzun içinde tek bir ampul parlar.” Bu gibi örnekler çoğaltılabilir. Tüm bunlara baktığımızda kitabın Yeni Roman akımıyla özdeşleştiğini görüyoruz.

    Sonunda bitti. Kitabı Yeni Roman’dan bağımsız olarak okusaydım çok severdim. Yine sevdim zaten. Uzun zamandır edebi bir polisiye nasıl olur acaba diye merak içerisindeydim. Bu merakımı da gidermiş oldum. Tavsiye eder miyim ederim, ama baskısı yok ve yayınevinden bir daha basılmayacağı mailini de aldım. Pdf isteyenlere ulaştırabilirim.

    Yeni Roman Okumaları’m da artık son buluyor. Yeni Roman araştırması(#30544221) için başta Alain Robbe-Grillet, Jale Parla’nın kitapları olmak üzere 3 4 farklı kitaptan yararlandım. Okuduğum onlarca makaleyi de eklemeliyim. Daha geniş bir sonuç yazmak isterdim ama bünyem biraz daha Yeni Roman’ı kaldıramayacak. Kısaca sonuç olarak Yeni Roman akımının çok fazla başarıya ulaşamadığını, eleştirmenlerin yorumları altında ezildiklerini ama başlattıkları yenilik hareketlerinin Postmodernizme kapıyı araladığını gördüm. Bu süreçte yeri geldi çok bunaldım, bırakmak istedim ama verimli de oldu. Edebiyatta yeni şeyleri denemekten siz de geri durmayın. Esen kalın.
  • THEBAİ ÜÇLEMESİ #3

    Başlamadan: Bu gibi mitlerin bilinmeyen bir şeyi anlatmadığı ve yıllar boyunca dile getirildiği için içerikle ilgili bilgilerle karşılaşmayı da doğal karşılayınız.

    Bu incelemeyi okumadan, konu bütünlüğünü sağlamak için sırasıyla Kral Oidipus(#30619141) ve Oidipus Kolonos’ta(#30649807) kitaplarının incelemelerini okuyunuz.

    “Tanrı yuvasını temellerinden sarstı mı kişinin nesiller boyunca belalar gelir soyunun başına” syf 24

    Bir aile düşünün ki başları beladan, dertten kurtulmasın, bulaştığı her yere lanetinden bir parça bıraksın. Evet, bu aile Kadmos’un soyundan gelen Labkados’un oğlu Laois’in ailesi. Belki bu lanet Kadmos’un öldürdüğü ejderhanın dişlerini toprağa saçmasıyla başlamıştı(bkz. Kral Oidipus incelememe). Ondan sonra gelenler de bu lanetten nasibini çokça almışlar.

    Oidipus’un öz babası Laois, öz annesi ve aynı zamanda karısı İokaste’dır. Bu evlilikten İsmene ve Antigone adlı iki kızı, Eteokles ve Polyneikes adlı iki de oğlu olur. Gelişen olaylardan sonra Oidipus gerçek kimliğini öğrenince İokaste kendini asmış, Oidipus da kendini kör edip şehirden kovulmuştu. Zamanın Thebai kralı Oidipus tahtı boş bırakınca oğulları tahta birer yıl arayla geçmek için anlaşırlar. İlk tacı Eteokles giyer. Tahtta oturma süresi dolunca kardeşi Polyneikes hakkını ister ama Eteokles tatlı geldiği için tahtı bırakmaz istemez. Kardeşini şehri terk etmeye zorlar. Şehri terk eden Polyneikes tahtı ele geçirmek için Argos kralının kızı Adreia ile evlenir, kayınbabası Adrastos’u Thebai’ya savaşmak için ikna eder.

    Muazzam, yedi komutanın yönettiği bir orduyla yedi kapılı Thebai kentini kuşatırlar. Her kapıya bir komutan geçer. Şehir meşhur olduğu için zarar vermemek adına son kez bir elçi yollarlar ama elçi eli boş döner. Böylece savaş başlamıştır. Ordunun altı komutanı da farklı şekilde ölürler. Son komutan Polyneikes de kardeşi Eteokles ile karşı karşıya kalmışlardır. Savaş bir neticeye varmadığı ve çok kan döküldüğü için kardeşlerden hangisi kazanırsa şehrin yönetimini ona bırakmaya karar verirler. Fakat iki kardeş mızraklarını öyle denk getirirler ki ikisi de aynı anda birbirlerine mızrağı saplar ve oracıkta can verirler.

    Thebai şehrinin yönetimi tekrar Oidipus’un dayısı Kreon’a kalmıştır. Kreon, yurdunu kahramanca müdafaa ettiği için Eotekles’in bedeninin görkemli bir şekilde gömülmesini emreder. Polyneikes’in ise yurduna ihanet ettiği gerekçesiyle gömülmemesini, vahşi hayvanlara yem olmasını söyler. Antigone’nin öyküsü de burada başlıyor. Antik Yunanda ölülerin kutsal olduklarına inanılır ve geleneklerine göre defin yapılırdı. Bu gelenek en zalim, en kötü insanlar da bile geçerliydi. Ama Kreon bu geleneğe karşı çıkmıştı. Antigone bu duruma içerler ve abisini gömmek için Kreon’un emrine karşı gelir.

    Kitap Antigone’nin kardeşi İsmene’ye hitabıyla başlar: “Sevgili kardeşim İsmene, canım benim, Oidipus’un mirasından gelen tek bir melanet kaldı mı bu hayatta, Zeus’un ikimize tattırmadığı?” Gerçekten de tatmadığı melanet kalmamıştır ailenin. Şimdi de abileri Polyneikes gömülmeme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Antigone kardeşi İsmene’ye abisini gömmesine yardım etmesini ister fakat bunun için kardeşini zorlamaz. Kardeşi de zaten “devlete karşı koyacak gücüm yok” diye kaderine razı olur. Antigone işi tek başına yapar. Cesedin başında korumalar olduğu için sembolik olarak üstüne toprak atar dua ederek oradan uzaklaşır. Bunun farkına varan korumalar hemen Kreon’a haber verirler. Çok sinirlenen Kreon failin bulunmasını emreder. Durumun farkına vardıkları için korumalar Polyneikes’in cesedinin üstündeki toprakları süpürmüşlerdir. Antigone tekrar toprak atmaya gelince yakalanır ve Kreon’un huzuruna çıkarılır.

    Kreon bu konu hakkındaki buyruğumu bile bile bu işe nasıl cüret ettin, diye sorar Antigone’ye. Antigone: “yeraltı tanrılarının yanında yaşayan Dike öyle yasalar buyurmadı insanlara. Bir ölümlünün emirleri, tanrıların hatasız, yazıya geçirilmemiş, değişmez yasalarından önemli olamaz.” diyerek cevabı yapıştırır. Buna sinirlenen Kreon kızın karanlık bir mağaraya kapatılarak orada ölümünü beklemesini emreder. Buradan sonra sahneye Antigone’nin nişanlısı, Kreon’un oğlu Haimon girer. Başta babasının da gönlünü iyi tutmak için haklısın baba gibi laflar eder ama meseleye diğer bir gözle bakılmasından yana olan tutumunu da göstermekten geri durmaz. Sonra şu çok acayip konuşma geçer aralarında:

    Kreon: “Açıkça kadının tarafını tutuyor bu oğlan”
    Haimon: “Senin tarafını tutuyorum, kendini kadın görüyorsan onu bilmem.”

    Bu konuşmadan sonra Haimon sahneyi terk eder. Antigone de mağaraya kapatılır. Sonra bir kahin Kreon’un huzuruna çıkar(Bu gibi felaket anlarında mutlaka bir kahin ortaya çıkıyor). Yaptıklarının tanrı yasalarına ters olduğunu başına felaketler geleceğini haber verir. Başta inanmasa da yanındakiler bu konuda hassas davranırlar, onu ikna ederler yanlışından dönmek için. Ama artık çok geçtir. Mağaraya vardıklarında Antigone kendini atkısıyla asmıştır. Nişanlısı Haimon da buna dayanamaz ve babasının önünde kendini öldürür. Ama Kreon için felaketler henüz bitmemiştir. Karısı oğlunun öldüğünü duyunca kocasına lanetler yağdırır ve o da kendini öldürür. Antigone için başlayan felaket Kreon için de bir aile felaketine dönüşmüştür.

    Dikkat ettiniz mi bilmiyorum üçleme boyunca kitaptakiler hep kaderine boyun eğmiş sorgusuz sualsiz her şeyi kabul etmişti. Bu kitapta Antigone’nin buna dur diyerek karşı çıktığını görüyoruz. Kreon’un verdiği hükme yanlış olduğu gerekçesiyle karşı çıkar. Aslında her iki karakter de kendi pozisyonlarına uygun olarak davranmışlardır. Kreon bir devlet yöneticisi olarak devletin menfaatlerine uygun davrandığını düşünmüştür. Ama kendi kişisel arzuları baskın çıkmış, tanrı anayasalarına karşı çıkmış, karşısındakilere diktacı bir yönetim uygulamıştır. Halk bunun farkındadır ama korktukları için seslerini çıkaramazlar. Ses çıkaranlar oğlu ve Antigone olmuştur. Antigone ezilenlerin sesi olmuş ve canı pahasına zalim Kreon’a karşı durmuştur.

    Bakıldığında kitabın önemi yukarıdaki paragraf gibi görünebilir. Ama bana göre kitabın önemi ne kadar haksızlığa uğrasa, zor zamanlar geçirse de Antigone’nin insan olmanın her zaman farkında olmasıydı. Antigone: “Nefret etmek için değil, sevmek için yaratıldım” diyor sayfa 21’de. Bu cümle tam bir insan olma bilincine erişmiş kişinin kurabileceği bir cümle. Zaten üçleme boyunca Antigone bunu en iyi gösteren kişiydi. Aslında Yunan Mitolojisinde çoğu kişinin inandığı bir mit vardır. Bir Titan olan Prometheus dedelerinin intikamını almak için Zeus’a kin besliyordu. İntikamını almak için ilk insanı kendi gözyaşıyla balçığı karıştırarak yarattı. Yani insan sevmek için değil, tanrılara kafa tutmak ve nefret etmek için yaratılmıştı. Fakat işler Prometheus’un umduğu gibi gitmedi ve insanlar tabiatın verdikleri karşısında şımardılar, başka başka hayallere kapıldılar. Mitolojiyi bir tarafa bırakalım şimdi. İnsan nefret ederek yaşarsa insan olmanın bilincine nasıl varabilir? Bu soru dolaylı olarak insan iyi midir, kötü mü soruna çıkıyor. Bir şeyi severek yaşamak bazen bizi üzebilir, kırabilir ama nefret ederek yaşamak içimizi kemirmekten başka bir şeye yaramayacaktır(çünkü insan başka şeylerden nefret etme yanılsamasıyla yaşıyordur, aslında nefret ettiği şey kendinde olmayan şeyleri başka kişilerde görmesindendir). Onun için diyorum ki nefret etmek için değil sevmek için yaşayalım.

    Sophokles’in 124’e yakın eser yazdığı ama bunların sadece 6 7 tanesinin günümüze ulaştığı söyleniyor. Antigone ilk eserlerinden biridir. Belki de en iyi eseridir anlattıkları bakımından. Üçlemenin ilk iki kitabı Antigone’den sonra yazılmıştır. Ama konu bütünlüğünü sağlamak için Antigone’yi en son okumak daha doğru olacaktır. Bu üçlemeyi tek başıma okumak istemiyordum. Çünkü bu gibi kitapları sadece okuyup hakkında bir şeyler yazmak çok fazla keyif vermiyor bana. Onun için Meltek arkadaşıma söyledim o da beni kırmadı, beraber okuduk. Kendisine bunun için teşekkür ediyorum. Esen kalın.
  • HOMEROS, İLYADA

    Her şey şiddet dolu bir günde başladı.
    Akhalar’ın Troya kuşatması dokuz yıldır sürüyordu: Sık sık yiyeceğe, hayvana, kadına gereksinme duyuyorlardı; işte o zaman kuşatmayı bırakıp en yakın kentlere giderek canlarının istediklerini yağmalıyorlardı. O gün sıra benim yaşadığım kent olan Thebai’ye gelmişti. Neyimiz var ne- yimiz yok yağmaladılar ve gemilerine taşıdılar.

    Kaçırdıkları kadınlar arasında ben de vardım. Güzel­ dim: Karargâhlarına vardığımızda Akha kralları ganimeti bölüşürken Agamemnon beni gördü ve kendine seçti. O kralların kralı, bütün Akhalar’ın lideriydi: Beni kendi ça- dırına, kendi yatağına götürdü. Vatanında bir karısı var- dı, adı Klytaimestre idi. Ona sevdalıydı. O gün beni gör- dü ve onun olmamı istedi.

    Ama günler geçti ve bir gün babam kampa geldi. Adı Khryses idi ve Apollon’un rahibiydi. Yaşlıydı. Güzel mi güzel kurtarmalıklar getirmişti, onların karşılığında Akha­ lar’dan beni serbest bırakmalarını istedi. Söylemiştim: Ba- bam yaşlıydı ve Apollon’un rahibiydi: Bütün Akha kral­ ları onu görüp dinledikten sonra isteğini kabul etmek ve yalvarmaya gelmiş bu soylu kişiliğe saygı göstermek ge- rektiğini dile getirdiler. Aralarından yalnızca birini razı edemedi: Agamemnon. Kral öfkeyle ayağa fırladı ve şöylesöyleyerek babamın üzerine saldırdı: “Kaybol! Bir daha sakın görmeyeyim seni ihtiyar! Kızını asla özgür bırak- mayacağım: Argos’ta yurdundan uzak, tezgâhına gide gele, yatağıma gire çıka benim yuvamda kocayacak. Şimdi canını düşünüyorsan, çek git buradan.” İçine korku düşen babam boyun eğdi. Sessizce gitti ve denizin uğultusunun içinde yok oldu. Tam o anda ölüm ve acı Akhalar’ın üzerine yağmaya başladı. Dokuz gün boyunca uçuşan oklar insanları ve hayvanları öldürdü ve ölülerin yakıldığı ateşler aralıksız parladı. Onuncu gün Akhilleus orduyu toplantıya çağırdı. Herkesin önünde şöyle dedi: “Böyle sürerse ölümden kaçmak için gemileri- mize binip evimize dönmemiz gerekecek. Bir falcıya, bir biliciye başvuralım ya da neler olduğunu ve bu felaketten nasıl kurtulabileceğimizi açıklayacak bir rahip bulalım.”

    Bunun üzerine kâhinlerin en ünlüsü olan Kalkhas ayağa kalktı. Bilirdi olmuşu, olmakta olanı ve olacağı. Bilge bir adamdı. Şöyle dedi: “Bütün bunların nedenini öğrenmek istiyorsun Akhilleus ve ben bunu sana söyle­ yeceğim. Ama sen de beni koruyacağına yemin et çünkü söyleyeceklerim bütün Akhalar üzerinde gücü olan ve tümünün saydığı adamı kızdırabilir. Hayatımı tehlikeye atıyorum: Beni koruyacağına ant içer misin?”
    Akhilleus ona korkmaması ve bildiğini söylemesi gerektiğini belirtti. Şöyle dedi: “Ben hayatta olduğum sürece Akhalar arasından hiç kimse sana el kaldırmaya- caktır. Hiç kimse. Agamemnon bile.”

    Böylece rahatlayan kâhin cesaretini topladı ve ko­ nuştu: “O ihtiyarı kızdırdığımız zaman acı üzerimize yağ­ dı. Agamemnon kurtarmalıkları istemedi, salmadı Khry­ ses’in kızını ve işte acı yağdı üzerimize. Bundan kurtul­ manın tek bir yolu vardır: Çok geç olmadan o ışıltılı göz- lü kızı Khryses’e geri vermeliyiz.” Böyle konuştu ve sonra oturdu.

    Yüreği kapkara bir öfkeyle dolu, gözleri yalım yalım yanan Agamemnon kalktı ayağa. Nefretle baktı Kalkhas’a ve dedi ki: “Şom konuşan kâhin, iyi bir söz çıkmaz ağzın- dan, hep kara haber verirsin; asla hayırlı söz etmezsin. Şimdi de beni Khryseis’ten ayırmak istiyorsun; oysa ben onu asıl karım Klytaimestre’den bile daha çok sevdim, Khryseis benim karımla hem güzellikte hem akılda hem ruh soyluluğunda boy ölçüşebilir. Onu geri mi verme­ liyim? Bunu yapacağım çünkü ordumun kurtulmasını istiyorum. Böyle olması gerekiyorsa bunu yapacağım. Ama bana hemen onun yerini tutabilecek bir armağan hazırlayın; Akhalar arasında bir ben kalmayayım ödülsüz komutan. Bir başka armağan istiyorum, benim için özel bir armağan.”

    Akhilleus bu sözlere karşılık verdi: “Agamemnon, nereden bulalım sana armağanı? Bütün vurgun paylaşıl­ dı, geriye dönmek ve her şeyi bir daha tekrarlamak doğ­ ru olmaz. Sen kızı bize geri ver, İlyon’u alınca sana üç­ dört katını öderiz.”

    Agamemnon başını salladı. “Kandırma beni Akhil­ leus. Sen kendi armağanını elinde tutuyorsun ve beni ondan mahrum bırakıyorsun. Hayır, ben o kızı iade ede­ ceğim ve sonra gelip canımın çektiğini alacağım; belki Aias’ın ya da Odysseus’unkini alırım; hiç belli olmaz, seninkini de kapabilirim elinden.”

    Akhilleus ona kor gibi bakışlarla baktı: “Edepsiz ve açgözlü adam,” dedi, “Akhalar’ın savaşta senin peşinden geleceklerini umuyorsun ha? Ben buraya Troyalılarla sa- vaşmaya gelmedim; onlar bana bir şey yapmadı ki! Benim ne sığırlarımı ne atlarımı çaldılar ne de harmanımı dağıt- tılar: Benim topraklarımı onlarınkinden yalnızca gölgelik dağlar ve uğuldayan deniz ayırıyor. Ben sana destek ver- mek için buradayım ey utanmaz adam, Menelaos’un ve senin onurunu korumak için geldim. Ve sen köpek suratsız adam, bunu hiç umursamıyorsun ve uğruna bunca eziyet çektiğim armağanımı elimden almakla tehdit edi- yorsun beni. Hem ganimetimden olmak hem de seni ha- zine sahibi yapmak için burada kalacağıma evime döne- rim daha iyi!”

    O zaman Agamemnon yanıt verdi: “Canın öyle isti­ yorsa, buyur git; sana kalman için yalvaracak kişi ben ol- mayacağım. Ötekiler benim yanımda ün kazanacaklar- dır. Senden hoşlanmıyorum Akhilleus: İşin gücün kavga, zorbalık ve savaş. Çok güçlüsün doğru; ama bununla övünemezsin; Tanrı verdi sana bu gücü. Haydi git evinde krallık et; ne sen umurumdasın ne de öfkenden korka­ rım. Hatta sana bir de şunu söyleyeceğim: Khryseis’i ba­ basına kendi gemimle göndereceğim; kendi adamlarımı katacağım yanına. Ama sonra çadırına geleceğim ve se­ nin onur payını, güzel Briseis’i ellerimle alacağım ki hem sen kim en güçlüymüş anlayasın hem de herkes benden korkmayı öğrensin.”

    Böyle dedi Agamemnon. Akhilleus’u tam yüreğin­ den vurmuş oldu. Öyle ki Peleusoğlu kılıcını kınından çekmeye yeltendi, son anda öfkesini dindirmeyi ve elini gümüş kabzada durdurmayı başaramasaydı Agamem­ non’u öldürürdü. Agamemnon’a baktı ve köpüren öfke­ siyle şöyle dedi:

    “Seni gidi köpek suratlı, geyik yürekli, iğrenç ödlek. Bu asa üzerine yemin ederim ki gün gelecek Akhalar ve bütün geri kalanlar gidişim yüzünden dövünecekler. Hektor’un darbeleri inmeye başlayınca beni arayacaklar. Ve sen onlar için ıstırap çekeceksin ama elinden bir şey gelmeyecek. Ancak Akhalar’ın en güçlüsüne hakaret et­ tiğini anımsayabileceksin ve işte o zaman pişmanlık ve öfke seni çılgına döndürecek. Gelecek o gün Agamem- non. Bunun üzerine ant içiyorum.”
    Böyle dedi ve altın kakmalı asasını toprağa attı.

    Toplantı dağılınca Agamemnon gemilerinden birini suya indirtti; yirmi adamını görevlendirdi ve kurnaz Odysseus’u başlarına geçirdi. Sonra yanıma geldi, elimi tuttu ve gemiye kadar bana eşlik etti. “Güzel Khryseis,” dedi. Ve babamın yanına, kendi toprağıma dönmeme izin verdi. Oracıkta, kıyıda kaldı, geminin denize açılışı- nı seyretti.

    Agamemnon geminin ufukta kayboluşunu izlerken, en sadık iki yaverini çağırdı ve onlara Akhilleus’un çadı­ rına gitmelerini, Briseis’i elinden tutup getirmelerini bu­ yurdu. Onlara şöyle dedi: “Akhilleus kızı vermekte dire­ nirse, o zaman benim gidip almam gerekeceğini söyle­ yin. Bu onun için çok daha kötü olacaktır.” Bu iki yaverin adları Talthybios ve Eurybates idi. Kıyı boyunca istek­ sizce yürüdüler ve sonunda Myrmidonlar’ın çadırına vardılar. Simsiyah gemisi ve çadırı yanında oturur buldu­ lar Akhilleus’u. Onun önünde durdular ve tek söz et­ mediler çünkü bu krala saygı duyar, ondan çekinirlerdi. İşte o zaman o konuştu.

    “Yaklaşın,” dedi. “Bütün bu olanlar sizin değil, Aga­ memnon’un kabahatidir. Benden korkmadan yaklaşın.” Sonra Patroklos’u çağırdı ve ona Briseis’i alıp kızı götü­ recek olan iki yavere teslim etmesini söyledi. Sonra ge­ lenlere bakarak “Sizler tanığımsımz,” dedi, “Agamemnon delinin teki. Olacakları düşünmüyor, Akhalar’ı ve ge­ milerini savunmak için bana nasıl gereksinme duyacağı­ nı aklına bile getirmiyor; ne geçmiş ne de gelecek umu­ runda onun. Sizler benim tanığımsımz; o adam bir deli.” İki asker yeniden koyuldular yola, Akhalar’ın kum­ sala, kuruya çekilmiş hızlı, gemileri arasından yürüdüler. Briseis arkalarından geliyordu. Güzeldi, hüzünlü adım­lar atıyordu, gönülsüzdü.
    Akhilleus onların ayrılışını gördü. Tek başına köpük köpük köpüren ak denizin kıyısına oturdu ve o engin sonsuzluğun karşısında gözyaşları boşanıverdi. O, savaşın ve her Troyalının korkusunun efendisiydi. Ama göz­ yaşlarına boğuldu ve bir çocuk gibi annesinin adını ses­ lenmeye başladı. Uzaklardan annesi çıktı geldi ve ona göründü. Sonra oğlunun yanına oturdu ve onu okşamaya başladı. Sessiz sessiz oğlunun adını yineledi: “Oğul, ben mutsuz ana, neden getirdim seni dünyaya? Ömrün kısa olacak, bari onu acısız ve gözyaşısız geçirebilsen...” Akhil- leus sordu ona: “Sen beni kurtarabilir misin, ana? Bunu yapabilir misin?” Ama annesi ona sadece şunu söyleye­ bildi: “Dinle beni: Burada, gemilerin yanında kal; artık savaşa gitme. Akhalar’a karşı öfkeni sürdür ama savaşma tutkundan uzak dur. Sana şunu söylüyorum, günün bi- rinde sana parlak armağanlar sunacaklar ve bunu şimdi hakarete uğradığın için üç kez yineleyecekler.” Sonra göz- den kayboldu ve Akhilleus oracıkta tek başına kaldı: Ruhu bu yapılan adaletsizlik yüzünden öfke doluydu. Ve yüreği dövüş çığlıklarına, savaş uğultularına duyduğu hasretle kıvranıyordu.

    Odysseus’un kaptanlığındaki gemi limana girince kentimi gördüm. Yelkenleri indirdiler, kıyıya kürekle ya­ naştılar. Çapaları attılar ve gemiyi halatlarla bağladılar. Önce Apollon’a kurban edilecek hayvanları boşalttılar. Sonra Odysseus beni elimden tuttu ve toprağa indirdi. Babamın beklediği Apollon Sunağı’na dek bana eşlik et­ ti. Sonra elimi bıraktı ve babam beni sevinçle kucakladı. Odysseus ve adamları geceyi geminin yanında geçir­ diler. Şafakla birlikte yelkenlerini açtılar ve yeniden yola koyuldular. Çevresindeki köpük köpük dalgaların ara­ sından hafifçe süzülen gemiyi gördüm. Onun ufukta yok oluşunu seyrettim.
    Peki hayatım daha sonra nasıl oldu bunu hayal edebilir misiniz? Arada sırada toz, silahlar, ha­ zineler ve genç kahramanlar görürüm rüyamda. Hep aynı yer, denizin kıyısıdır rüyalarıma giren. Kan ve insan kokusu vardır. Ben orada yaşarım ve kralların kralı kendisinin ve halkının hayatını benim için rüzgâra savurur:benim gü­ zelliğim ve albenim için. Uyandığımda yanımda babam olur. Beni okşar ve şöyle der: Hepsi geçti kızım. Uyu. Hepsi bitti...

    İlyada adlı eserden alıntıdır.
  • Bazı kitaplar var, böyle okurken kendimi bir yerlerden atasım geliyor -heyecandan, ilişkilerin samimiyetinden, yaşanan olayların aksiyonundan. Bu kitap öyle bir kitap değildi. Öyle bir kitap olmasını bekliyordum, beklentim çok yüksekti ve karşılamadı. İlk kitap olduğu için ve temel olduğunu düşündüğüm için çok derinden inceleme yapmayacağım. Bu kitapta karakterlerin bir araya gelmesi, aralarındaki bağın açıklanması, olayların nasıl geliştiği, neler olduğu anlatılıyordu diyorum ve geçiyorum.

    Sinirimi bozan şey Elias ve Laia'ydı. İkisini sevemedim ve sevemeyeceğim gibi geliyor. Elias'ın ağzından okuyacağıma Helene ve Laia'nın ağzından okusaydım daha güzel olurdu diye düşünüyorum. Elias'ı merak eder ve severdim en azından. Sevdiğim tek kişi, Helene Aquilla oldu.

    Elias ve Laia'nın arasındaki ilişki olmasaydı da olurdu, oluyor madem biraz samimi olsaydı. Ben o samimiyeti hissedemedim. Hissetmedim. Öpüşüyorlarmış, hiç anlamadım. Öpüşmesenizde olurdu yani, reyting için araya sıkıştırılan öpüşme gibi bir şeydi. Gereksiz...

    Kitabın nasıl başladığından, nasıl ilerlediğinden kısaca bahsedeyim:

    Laia; büyükannesi, büyükbabası ve abisi Darin'le birlikte yaşıyor. Darin'in bir çizim defteri var. Bir gece Maskeliler baskına geliyor. (ayrıntıları atlıyorum.) Darin tutuklanıyor, Laia kaçıyor. Maskeli kaçmasına izin veriyor ve ben orayı hala anlayabilmiş değilim. Umarım ikinci kitapta Laia'nın kaçmasına neden izin verdiğinin bir açıklamasını okuyabilirim.

    Firar eden Laia, Darin'i kurtarmak için Direniş'i arıyor. Direniş'ten yardım istemek için. En sonunda buluyor ve Direniş onu Blackcliff'e yolluyor. Bir görev veriyor. Kumandan'ın kölesi olarak oraya gitmek zorunda ve Kumandan'ın köleleri bir kaç haftayı zor çıkartıyor. Kumandan acımasız. Kumandan vahşi...

    Laia yine de kabul ediyor, Darin'i kurtarmak zorunda ve tek yol bu. Blackcliff binlerce öğrencinin yetiştirildiği askeri okul. Elias ve Helene'de orada.

    Kumandan'ın işlerini yapan Laia, bir yandan da Direniş için bilgi toplamaya çalışıyor. O sırada bir kere Kumandan'a yakalanıyor. Direniş'in abisini kurtaracağından emin bir şekilde acılara göğüs geriyor.

    İmparator Taius, Serra'nın imparatoru. Kahin'ler onun tahttan düşeceğini ve yeni bir İmparatora ihtiyaçları olduğunu söylüyorlar. Öngörülerinde var bu. Ve bu sayede bir sınav başlatılıyor. Sadece dört kişinin savaşacağı bir sınav. Elias, Helene, Marcus ve Zak.

    Heyecan sıfırdı. Ne olacak acaba?' merakı sıfırdı. Ve diğer kitapta istediğimi alacağıma olan inancım %10000000'du.

    Heyecanlanmadım ama sevdim çünkü zekiceydi. Kurgu gerçekten iyiydi. Sevmememin tek nedeni Elias ve Laia arasındaki ilişkiydi.
  • I.

    Bu, hikayenin bildiğiniz hali:

    “Narcissus kendi yansımasına aşık olacak kadar kendine aşık bir adamdı. Başka kimse onun için yeterince iyi değildi. Havuzdaki yansımasına baktı ve söndü gitti.”
    Ama hikayenin tamamı bu değil:

    Narcissus doğduğu zaman annesi Liriope onu kör falcı Tiresias’a götürdü ve bir kehanette bulunmasını istedi: “Ömrü uzun olacak mı?”

    Tiresias kahin olmadan önce yedi yıl boyunca bir kadın olarak yaşamış ve kadınlar hakkında iki önemli keşifte bulunmuştu. Biri kadınların sevişmekten erkeklerden daha çok zevk aldığıydı. Bu keşfini Hera ve Zeus’la paylaştığında Hera o kadar kızdı ki onu bir anda kör etti, bu da Tiresius’un ikinci keşfine yol açtı: Her kadın bu gerçeği duymaktan hoşlanmıyordu.

    Zeus durumu telafi etmek için Tiresius’a geleceği bilme gücünü hediye etti, o da Liriope’ye bu karmaşık kehaneti:

    “Kendini bilmediği sürece oğlunun uzun bir ömrü olacak”
    Şimdi bu ne anlama geliyordu?

    II.

    Sizin bildiğiniz hikayeye göre Narcissus o kadar güzeldi ki herkes onunla olmak istiyordu, ama o hepsini reddetti: Hayır, hayır, hayır, hayır, hayır, yeterince iyi değilsiniz.

    Reddedilen aşıklardan biri çok kızıp intikam tanrıçası Nemesis’ten misilleme dilendi. “Eğer Narcissus bir gün aşık olursa, aşkına karşılık bulamasın!”

    Nemesis bu duayı duydu ve Narcissus’un kendine aşık olmasını sağladı: bir gün yolu bir su birikintisine düştü ve içine baktığında gördüğüne aşık oluverdi. Suda gördüğü gerçek değildi, ve doğal olarak kendisini geri sevemezdi. Ama Narcissus havuzun dibindeki güzel insanın çıkıp bir gün kendisini sevmesini sabırla, sonsuza dek bekledi.

    Bu çok kolay ilk dersi bir kenara not etmelisiniz: eğer hiç kimse sizin için doğru görünmüyorsa ve doğru görünen kişi de sizi istemiyorsa problem o kişi değil, sizsiniz.

    III.

    Buraya kadar ne öğrendiniz? Sizce anladınız mı?

    Hikayeyi dinlediniz, kelimeleri takip ettiniz ama aklınız duymamazlıktan geldi ve hikayeyi başka bir şeyle değiştiriverdi. Size bunu söyledikten sonra bile hikayeyi hatırlamakta güçlük çekeceksiniz.

    Narcissus’un kendine başkasını sevemeyecek kadar aşık olduğunu düşünüyorsunuz. Ama olan bu değildi, hikaye açıkça anlatıyordu: Narcissus önce kimseyi sevmedi, sonra kendine aşık oldu. Anlıyor musunuz? Başka hiç kimseyi sevmediği için kendine aşık olmak zorunda kaldı. Kendine aşık olmak Narcissus’un cezasıydı.


    Narcissus’un kendine aşık olduğu için o kadar insanı reddettiğini düşündünüz, ama onları kendine aşık olmadan çok önce reddetmişti. Narcissus’un herkesten daha iyi olduğunu düşündüğü için mi sevenlerini reddettiğini düşünüyorsunuz? Veya herkesten daha yakışıklı olduğu için? Ne kadar yakışıklı olduğunu kendi nasıl bilecekti ki? Kendi yansımasını suda görünce tanımamıştı bile! Narcissus o insanları kendisini sevdikleri için reddetti.

    IV.

    Nemesis‘in (İng. düşman) hasım anlamına geldiğini, size her zaman karşı çıkan, karşısında en çok zorlandığınız insan olduğunu düşünüyordunuz. Size az çok benzeyen, ama tam karşınızda duran biri.

    Ama yukarıdaki açıklamaların hepsi gerçeği saklamak için tıkır tıkır çalışan yalanlarınız: Aslında düşman, kendinize aşık olmanızı sağlayandır. Nemesis olmadan, Narcissus’un hikayesi de olmazdı. Düşmanınız olmadan, sizin de bir hikayeniz yok.

    V.

    Bazıları Narcissus’un dalıp gittiği su birikintisinin efsunlu olduğunu, ona büyü yaptığını ve başka yere bakmasını engellediğini söylediler. İçten içe öyle olmasını istiyorlardı. Bir erkeğin kendisini baştan çıkardığı için kadını suçlaması gibi su birikintisini suçlayabilmek harika olurdu çünkü. İşin aslı büyüye filan gerek yoktu. Nemesis’in sadece Narcissus’un yolunu sıradan bir su kenarına düşürmesi gerekiyordu, Narcissus kendi kendini cezalandıracaktı zaten.

    Narcissus suda güzel bir şey gördüğü an ne yaptı? Hayal kurdu ve gördüğü insanın türlü türlü farklı ihtimallerini ve kendisi için olabileceği şeyleri düşündü. Seneler boyunca gördüğü insanın saçları çok güzel diye oturduğu yerde kalmadı. Oturduğu yerde kaldı çünkü hayal kurmak çok vakit alan bir şey.

    Ovid’in başka birini anlatırken dediği gibi:

    “Ama onun aşkı ihmalle kabarır; acılarla tetikte zavallı bedeni harcanır; zayıflıktan derisi kırışır sonunda, güzel hatları esintilenen rüzgarda çözünür gibi erir gider –bir şey kalmaz geriye, şunlar dışında–”

    Neler dışında? Sizce geriye ne kalır? Belki cevap herkes için farklıdır, ama cevabın ne olmasını umduğunuzu biliyorum: Hiçbir şey dışında her şey. Yani bir şey kalsın da, ne olursa olsun.

    VI.

    Garip bir hikaye bu. Ana karakterin Narcissus olduğunu biliyoruz, ama başlığı “Echo ve Narcissus”. Echo’nun neden bir yan karakter olduğunu düşünüyoruz? Echo’yu bir yan karakter yapan kimdi?

    Echo sesi çok güzel olan bir periydi. Fakat biraz fazla konuşuyordu, Hera da onu ancak başkalarının söylediklerini tekrarlama lanetiyle cezalandırdı. “Haa,” dediğinizi duyar gibiyim, “Eko (yankı) kelimesi buradan geliyor.” Bir zahmet büyüyün artık. Bunların çocuk hikayeleri olduğunu mu düşünüyorsunuz? Bunlar peri masalı değil, uyarı.

    Echo Narcissus’a delicesine aşık oldu. Onu özlemle takip etti, kovaladı ama Narcissus onu hakaretle reddetti. Echo’yu istemiyordu. Echo, Narcissus öldükten sonra bile onu özledi, kendisini bu aşka öyle bir gömdü ki sonunda kendisinden geriye bir sesten başka hiçbir şey kalmadı, yok oldu.

    Narcissus muhtemelen onu reddetmekte haklıydı: Ne tür bir kadın bir erkeği sadece görünüşü yüzünden delicesine sever? Ne tür bir kadın kendisine bu denli kötü davranan bir erkeği sevmeye devam eder? Narcissus böyle bir kadını neden istesin? Echo güzel sesli bir kadın değildi; aslında içinde sesten başka hiçbir şey yoktu.

    Ama hikayenin en başına, yok, asıl başlangıcına dönelim – Siz bunun ortasından başlayan bir rüya olduğunu mu düşünmüştünüz? Eğer öyle olsaydı hikayeyi bir uyarı olarak değil, arzu giderme olarak yorumlamamız gerekirdi.

    Başlangıçta Echo Narcissus’u uzaktan, gizlice izliyordu. Narcissus orada biri olduğunu sezdi ve heyecanlandı. “Gel!” diye bağırdı. Echo ancak “Gel!” diye tekrarlayabildi ve saklanmaya devam etti, bu da Narcissus’un onu daha çok istemesine sebep oldu. Bu nasıl bir gizem böyle? Onu göremiyordu ama sesini duyabiliyordu, birden Narcissus’un gözünde bu tanımadığı sesin içinde olabilecek bütün aşkların ihtimali canlanıverdi. Üstelik bu gizemli kadın ona ne söylemesi gerektiğini de gayet iyi biliyordu. Bu kadın kendisi için her açıdan mükemmeldi, arzusunun kaynağıydı.

    Derken Echo saklandığı yerden çıktı ve Narcissus onu gördü.

    Güzel miydi? Tabii ki. Ama Echo’yu gördüğü an Narcissus’un midesi bulandı, “Iyy,” dedi, “sen sahip olacağına ölüm bana sahip olsun, daha iyi!”

    Echo’nun nesi vardı? Sorun Narcissus’un hayalinden daha kısa ya da daha şişman olabileceği falan değildi. Sorun şuydu: Narcissus onu deneyimlediği an, Echo herhangi başka bir şey olamazdı artık.

    Ama Echo artık bir hayal değilse de, hala bir yansımaydı. Echo, her kadın gibi erkeğine kendi ruhuna dönüp bakma fırsatını veriyordu, yapması gereken tek şey bakmaktı: Ben nasıl bir erkeğim ki böyle bir kadın bana aşık oluyor? Ben nasıl bir erkeğim ki birine sadece görünüşü yüzünden aşık olabilecek bir kadın, beni seviyor? Ona kötü davranmama rağmen? Ben nasıl bir erkeğim ki birini sadece X yüzünden sevecek bir kadın, beni sevebiliyor? Sebebi benim X’ten başka hiçbir şeyimin olmaması mı? Ama Narcissus böyle sorular sormayı öğrenmemişti. Daha doğrusu, böyle soruları asla sormamayı öğrenmişti. Nasıl bir erkek sadece kendi sesini yankılayabilen bir kadını sever? Bu tür bir insanın bir ismi olmalıydı, o isme de zaten sahipti Narcissus.
    Eğer bunu düşünebilseydi, kendini değiştirmeye çalışabilirdi. Ya da en azından Echo’yla birbirlerine aslında ne kadar benzediklerini farkedebilirdi.

    Fakat aynen Echo’nun kendi X’i, yani sesi yüzünden yok olup gitmesi gibi Narcissus da güzel bir çiçek yüzünden mahvoldu. Güzel çiçek de Narcissus’un X’iydi.

    Geriye bunun dışında hiçbir şey kalmadı.

    VII.

    Nasıl oluyor da üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen Tiresias’ın kehaneti hala tam olarak anlaşılamıyor? Tiresias’ın kehaneti şuydu: “Kendini bilmezse, uzun bir ömrü olacak.” Şimdi bu ne demek oluyor?


    Bu arada Tiresias haklıydı: Narcissus gerçekten de uzun yaşadı – ama hiç mutlu olmadı. Hayatını hayal kurarak ve bir havuza dalmış ölmeyi bekleyerek, yapayalnız geçirdi.


    Ama Tiresias’ın kehaneti kulağa… yanlış ve Yunan ruhuna tamamen ters, dahası hakaretamiz geliyor; “kendini bilmek” erdemlerin en büyüğü olmamalı mı?

    Kendini bilmezse, uzun bir yaşamı olacak.

    Bu gizemin açıklaması çok basit. O kadar basit ki bugüne kadar kimse bulamamış. Kimsenin bulamamasının sebebi de gerçekten çok korkunç olması.

    Önce kehanetin doğru olup olmadığını unutun, onun yerine şu soruyu sorun: “Bu kehaneti duyunca Narcissus’un anne babası ne yapmış olabilirler?”

    Laius ve Jocasta Oedipus’un eninde sonunda kendilerini mahvedeceğini duyduklarında onu bileklerinden bağlayıp ormanda terkettiler ve böylece oğullarının bir gün kendilerini mahvetmek için haklı bir sebebi olmasını sağladılar. Aynı şekilde Narcissus’un anne babası da kahinden oğullarının uzun yaşamasını sağlayacak şartı duyduklarında… onun kendisini bilmemesi için ellerinden geleni yapmış olmalılar.

    Liriope ve Cephisus’un ne yaptığını kimse bilmiyor, ama ne yaptılarsa işe yaradı: Narcissus kendi yansımasını tanımadı bile. Ancak kendini bilmeyen, kendine daha önce hiç dışardan bakmamış bir adam böyle davranır.

    Bir çocuğun kendisini tanımasını nasıl sağlarsınız? Onu aynalarla çevreleyerek.

    “Yaptığın şeyleri yaparken işte böyle görünüyorsun. Etrafındaki herkes, senin böyle biri olduğunu düşünüyor.”

    Onun sınanmasını sağlarsınız: sen böyle birisin, şunda çok iyisin ama bunda iyi değilsin. Şu diğer insan senden bu konuda daha iyi, ama şu konuda daha iyi değil. Senin tanımlandığın sınırlar, işte bunlar.

    Narcissus’un gerçek bir tehlikeyle, mücadeleyle, onur, başarı ve yenilgiyle karşılaşmasına hiçbir zaman izin verilmedi; sadece anne babası tarafından onaylanan yapay şeylerle sınandı. “Ben korkak mıyım? Ben bir aptal mıyım?” gibi sorular sormasına asla izin verilmedi. Ailesi, Narcissus’un sıkıcı uzun yaşamını mümkün kılmak için iki yönde de kesin bir cevap aramadı.

    Aynı şekilde Narcissus’un varsayımlarla, fantazilerle, “bir gün” ya da “belki”lerle dolu bir dünyada yaşamasına izin verilmedi. “Çok kötü”, “çok az” ya da “çok geç” kavramlarıyla hiç tanışmadı. Bir çocuğun bir şey olmasını istiyorsanız ona ilk olarak dürtülerini yönetmeyi ve sıkıntıyla yaşamayı öğretirsiniz. Ama Narcissus’u cezbeden bir şeyler olduğunda anne babası ya ona sahip olmasına hemen izin verdiler, ya da tamamen sakladılar ki baştan çıkmasın ve onlar da ona hayır demek zorunda kalmasınlar. Ona cezbedilmeye karşı nasıl direneceğini ya da mahrumiyetle yaşamayı öğretmediler. En önemlisi, sahip olamayacağı şeyi istememeyi ve bir şeyi nasıl istemesi gerektiğini, öğretmediler.

    Sonuçta Narcissus bir gün bir şeyleri arzulamayı bıraktı ve arzulama hissinin kendisini arzulamaya başladı.

    Nemesis’in işi çok kolaydı, tek yapması gereken Narcissus’un öğrendiğinin tam tersini yapmaktı: Kendisine onu geri sevemeyecek birini göstermek. Takılıp kalacaktı.
    Narcissus’un anne babası yarıtanrıydı– iyi ebeveyn olmayı, nasıl çocuk yetiştireceklerini bilmiyorlardı. Ama gene de bir şarlatanın sözünü dinlediler. Güya işinde uzman olan birinin lafını dinleyip mantığın sesinden uzaklaştılar ve herkese felaket getiren, sonunda bir insanın ölümüne sebep olan bir canavar yarattılar.

    VIII.

    Ne düşündüğünüzü biliyorum. Pişkin, şüpheci ve alaycısınız. Bu kader saçmalığına filan da inanmıyorsunuz.  Başkalarını sevmemenin yalnız kendini sevmekten önce gelme meselesinin doğru olup olamayacağını düşünüyorsunuz – size tam tersi olmalı gibi görünüyor.  Bu küçük kız* ne anlar ki, diye düşünüyorsunuz. Hikayeyi o yazmadı ki. (Ben yazmış sayılır mıyım?)


    Ebeveynlerin çocuklarını ömür boyunca kovalayacak türden bir narsisizmi yaratıp yaratamayacağını merak ediyorsunuz. Bu sizin tecrübenizle uyuşuyor mu? Şimdi de kendi çocukluğunuzu düşünüyorsunuz. Haklı mıyım?


    Bu da dersi öğrenmediğiniz anlamına geliyor. Gene kendinizi düşünüp duruyorsunuz. Aklınıza gelen ilk şey “Ben de çocuklarıma bunu yapıyor muyum?” ya da “Ben nasıl farklı davranırdım?” değil, kendi doğanızı merak etmek oldu.


    Hikayenin özü, kendisini bir uyarı olarak almayı reddeden insanlara anlatıldığı haliyle şu: Narcissus’un nasıl bu hale geldiği aslında önemli değil. Önemli olan ne yaptığı, ve Narcissus ömrü boyunca hiçbir şey yapmadı.

    IX.

    Burada durmam gerektiğini, yeter dediğinizi anlıyorum. Ama bir şey daha söyleyeyim: Hikayenin içinde bir sır gizli. Ne olduğunu tahmin edebiliyor musunuz?

    Gözlerinizi kapatın.

    Sahneyi duvarda asılı bir resim gibi gözünüzün önünde canlandırın. Narcissus su kenarında, yüzü aşağı dönük, tek kolu suyun içinde ve aklı gündüz düşlerine dalmış halde öylece duruyor. Etrafında ağaçlar, otlar ve gökyüzü var. Nemesis arkasında kollarını kavuşturmuş, verdiği cezayı izliyor.

    Şimdi zihninizde Nemesis’in suratındaki ifadeyi görmeye çalışın. Bir gariplik var. Gözlerinin içine bakın.

    Uzaktan öyle görünse de Nemesis aslında Narcissus’a bakmıyor. Aslında gözünü dikmiş – tam sizin gözünüzün içine bakıyor.

    Doğru bildiniz, bu hikaye Narcissus hakkında değil, sizin hakkınızdaydı. Olayları izleyebileceğiniz objektif bir uzaklık hiçbir zaman yoktu.

    Yani hepsi bir oyundu.

    Eskiler bu hikayeleri zamanı geçirmek, çocuklara bir ders vermek ya da eko kelimesinin nereden geldiğini açıklamak için anlatmıyorlardı. Sizce onların pop kültürünü çalıp kendi edebiyatımız haline mi getirdik? Bu hikayeler aslında derin düşünceler ve olay incelemeleriydi: onların içinde siz ne görüyorsunuz?


    Narcissus’un hikayesinin sırrı şu: Hikayenin kendisi su kenarı, sizin su kenarınız. İçinde ne görüyorsunuz? Bir yansıma ve yansıttığınız diğer şeyleri.

    Ama eski deyimi bilirsiniz, havuzun içine baktığınızda, havuz da sizin içinizi görür. Havuz size baktığında ne görüyor? Sizi nasıl yargılıyor?

    Arkanıza bakın. Nemesis orada. Cezanın ne olduğunu tahmin edebiliyor musunuz?


    Gözlerinizi açın.

    Size ikinci bir fırsat verildi.

    Bunların hiçbiri gerçek değil


    Çağla Özbek