• Atomun protonu ya da elektronu olarak görüyorum insanoğlunu. Belki de nano birimler. Onun dışında evren, zaman, yaşadığım zaman dilimi derken insan ömrünün sonsuzluk karşısında belki bir saniyeye denk geldiğine kanaat getirip gülüyorum. Komik değil, fakat evrende zerre, sonsuzda saniye hükmünde olan insanoğlunun neden bu kadar "kötü" olduğunu sorgulamadan edemiyor insan. Gururlar, savaşlar, kıskançlıklar, tahripkar olmak, başkalarına zarar vermek, insanları ağlatmak, çocukları taciz etmek, öldürmek, kırmak, dökmek, yıkmak... Saniyeler içinde yapılanlara bak, akıl alır gibi değil. İlginç varlıklarız, makuliyet, aklı selim, kalbi selim, vicdanı selim sahibi olmamak gibi problemlerimiz var.

    Birgün "Cosmos" belgeselini izleyelim. "Çocuklarımızı ateit yapacak bu belgesel" diye şikayet etmişlerdi o belgeseli değil mi? İddiaları okuyunca belgeseli izlemiştim. Uçakta yolculuk yapıyor hissi vermişti. Öğrendiğimiz fenlerden her fen kendi dilleriyle bize O'nu anlatıyor değil miydi? Bakıyoruz ama göremiyoruz kimi vakit. Ben izlerken "sübhanallah" dediydim. Ve bir yıldız tozu olduğum düşüncesi kalbimi gıdıkladıydı. Yıldız tozuyuz, çok tatlı :) Bir de şu his, "ol mahiler ki, derya içreler, fakat deryayı bilmezler" :) neyi biliyoruz ki? Bize bilginin tek kaynağı maddedir, yani akıldır diye öğrettiler yıllardır. Halbuki manadan ne haber, kalbimizden ne haber, vahiyden ne haber? Hem her şeyi maddede arayanların akılları gözlerinde değil miydi? Hem bu göz ise maneviyata kör değil miydi? Kördür canımcığım!

    Aklımıza ve kalbimize yuvarlak masa toplantısı yaptıracak, onları el sıkıştıracak ilim ile ilimlenelim inşallah. Aklımızın nuru fen, kalbimizin ziyası ise vahiy! İkisinin imtizacından hakikat tecelli edecek. O hakikati bulmak için gelmedik mi zaten a canım. Alemler içindesin, alemler içinde!
  • "Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum, biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için. Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil. Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki… Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kafidir. Kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek. Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey vermeyiz. Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. Anlıyor musunuz?
    Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna, 📚📚🍷👍
  • Bir kitap sitesinde en çok karşılaşılabilecek şey kitap tavsiyesi istemek, bana da soruyorlar haliyle insanlar. Erhan bugün Allah için ne yaptın diye, onları öteleyerek kitap tavsiyesi isteyenlere dönüyorum hemen. Zor iş bir kitabı tavsiye etmek, sonuçta kefil olmak gibi bir şey kredi çeken birisine. Beğenmezse eğer tavsiyeyi alan okur , çoğunlukla beğenir gibi yapıyor, sonuçta kimse neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmiyor. Yani bir yazar da kitabı yazarken iyi bir şey mi kötü bir şey mi çıkardığını tahayyül edemiyor, çok satarsa iyi- satmaz da çok konuşulursa mükemmel olarak değerlendiriliyor kitabını. O yüzden benim gibi kitaplardan anlamayan birisinin bile tavsiye ettiği saçma bir yazar, dahilerin arasına girebiliyor aniden. Ama bazı külyutmaz okurlarda bu yöntem işlemiyor. Onlar ısrarla en az dört kişiden teyit ediyorlar tavsiye ettiğiniz kitapları ve bu diğer üç kişi her halükarda benden daha yetkin insanlar olduğu için hiç bir zaman kabul görmüyorum bu külyutmaz okurlardan. Ama yine de bu satırları okuyacak kadar düştüyseniz sizleri, kitap tavsiye ederken dikkat etmeniz gereken bazı küçük ayrıntılar konusunda bilgilendireceğim. Kalem, kağıtlarınızı çıkardıysanız başlıyorum:

    - Asla Kürk Mantolu Madonna'yı tavsiye etmeyin, yemiyor artık kimse
    - Stefan Zweig herkese hitap eden bir tavsiye, özellikle az okunan kitaplarından birini tavsiye ederseniz, dinleyen kişi bir cevher bulmuşcasına sevinecektir.
    - Uzun kitaplar da benzer bir etki yaratacaktır karşımızdakinde. Savaş ve Barış'ı mümkün olduğunca çok tavsiye edin mesela. Şu ana kadar ben beğenmedim diyeni görmedim, zaten siteye geldiğimden beri toplam 3-4 kişi okudu kitabı, o kadar uzun bir kitap okuyup beğenmeme ihtimali çok düşük, Stokholm sendromu gibi bir şey.
    - Kitap tavsiyesi vereceğiniz okurun profilini iyice inceleyin, mesela Osman'a asla Kafka tavsiyesinde bulunmayın
    - Özellikle Kör Baykuş'vari kitaplar herkeste aynı etkiyi bırakacaktır, "Ulan ben bunu anlamadım ama kesin bir şey var" tepkisi. Tembel olmayın, benzer kitapları araştırın.
    - Postmodern yazarları klasik okuyuculara, klasik yazarları postmodern okuyuculara tavsiye edin, okumayacakları için pek bir şey kaybetmezsiniz.
    - Herkese James Joyce tavsiye edin, daha anlayan çıkmadı zaten.
    - Bu tavsiyeler esnasında sitenin duayenlerine yakalanmamaya çalışın. Vur kaç taktiği çalışmazsa, hilal taktiğini deneyin
    - Ara sıra güncel Watpad yazarlarından tavsiyeler vererek esprili kişiliğinizi gözler önüne serin
    - Unutmayın, kitap tavsiye etmek bir sanattır, ama ne yazık ki sizin beyninizin sol lobu daha fazla geliştiği için sanatla en ufak bir ilginiz yok. Moralinizi bozmayın, kimler başardı bu işi siz mi başaramayacaksınız. Dostoyevski her durumda yardımınıza koşar.
    - Ara sıra geri çekilin, her yıldızın bazen dinlenmeye ihtiyacı olduğunu unutmayın
    - Kişisel gelişim kitapları bu yoldaki en büyük yardımcınızdır, ilerde siz de benzer tavsiyeler verirken benim gibi bu kitaplardan kolaylıkla kopya çekebilirsiniz.
    - Nietzche, Shopenhauer ve Foucoult sizin can simitlerinizdir. Zor duruma düştüğünüzde kullanmaktan çekinmeyin.
    - Mümkün olduğunca kadınlara bilimkurgu, erkeklere Austen'vari kitaplar tavsiye etmeyin.
    - Ve son olarak, ne kadar beğenirseniz beğenin, asla kendi okuduğunuz bir kitabı tavsiye etmeye kalkmayın , insanlar ne mal olduğunuzu anlamasın.

    Evet bütün maddeleri içselleştirmeyi başarabildiyseniz siz de ideal bir kitap tavsiyecisi oldunuz demektir. Keşfette ileti ileti dolaşıp zor durumdaki okurlara (damsell in distress) yardım etmenin zamanı daha gelmedi mi sizce? Hadi bakalım, buralarda yetişip belki ilerde bir kitap dergisinde yazarlık bile yapabilirsiniz, kim bilir? Unutmayın muhtaç olduğunuz tek şey, açık ikinci bir tarayıcı sayfasıdır.

    Herkese iyi şanslar. Bu arada Dönüşüm diye süper bir kitap çıkmış diyorlar, fantastik bir şey. Daha önce fark edemeyen herkese tavsiye ederim en içten duygularımla.
  • yok ya ne bağlanacam derken kör düğüm olmak'
  • 15 yaşındaki Diyarbakır'ı Derya'nın hazin öyküsü. Ülkemizde yıllardır süregelen acımasız töre kurbanı Derya. Tek suçu ise kadın olmak. Her ne kadar kitap 111 sayfalık kısa bir öykü gibi dursa da içinde kocaman bir acı hakim. Aklımın almadığı çok konu vardı. Bu kızı 15 yaşında evlendirmek hem de 40 yaşındaki adamla. Ona yapılan tüm eziyet ve acıların sahiplerinin elini kolunu sallayarak dışarıda gezmesi. Ama en en çok üzüldüğüm kısım ise kitaptan alıntılayacağım bu düşünce yapısıdır.
    "-Kaç çocuğun var?
    -Bir tanedir Komutan Ahmet'tir adı. Gözleri görmüyor onunda
    -Ama senin beş çocuk görünüyor.
    -Doğrudur Komutan. Dördü kız.
    -Kız çocuklarını çocuktan saymıyor musun?
    -Bizim oralarda saymazlar Komutan. Hak düşmez onlara. Biz öyle gördük büyüklerden. Evlenir giderler kocaya büyüyünce. Bir daha da baba evine dönemezler. "

    Kız çocukları yoktu onlar için. O yüzden o kadar şaşılmamalı Derya'nın ölümüne. Halbuki kız çocuk anadır, kardeştir, evlattır. Koca bir ormandır her bir dalında çiçek yetiştiren. Kız çocuğu hayattır. Ama onları yok sayanlar ne anlarlar.
    Yazarımız Baki Koç'un da dediği gibi umarım bir daha böyle bir kitap yazmak zorunda kalmaz. Umarım bir daha kız çocukları katledilmez. Umarım bir daha töre denen lanet düşünce insanların gözünü kör etmez.
    Emeğinize sağlık. Edebiyat anlamında çok beğendim, içerik anlamında çok acı çektim.
  • Anna Karenina'nın başında "Mutlu Aileler birbirine benzer, ama her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir" der Tolstoy. Ama mutlu bir ailenin içindeki mutsuz bir bireyi anlayamaz Tolstoy hiç. Gerçi kendisi ilerleyen yaşında mutsuz bir aile oluşumuna katkıda bulunmuşsa da kendi tarzında, o ölünce ailesindeki herkes mutlu olmuştur eminim. Sevmem fazla Tolstoy'u, çok okuduğumdan değil- gereksiz bir antipati. Kötü adamları, ya da Dostoyevski'yi daha çok severim ben. Daha bir gerçek, daha bir samimi gibi gelir, bilgiç maskeler ardına saklanmayı sevmez benim gibi. Levin olmak için çabalamaz, Vronsky de olamaz- bir parça Stiva bir parça Raskolnikov'dur o - saklamak için çaba da göstermez. Ne gerek vardı peki böyle bir yazının başında bu karşılaştırmaya? Mutlu bir ailede mutsuz insanlar nasıl olabilir diye düşünmeye başlamıştı oysa herkes. Denizdeki dalga gibi belki. Evliliklerdeki dalgalar neyle alakalıdır ki? Dalgaların büyüklüğüyle mi, evliliğin sağlamlığıyla mı? Fazla bilen olmaz ama sadece kişilerle ilgilidir bu dediğim, bireylerle. Bir birey ne kadar... ne kadar birey olabilir ki evlilikte bir insan? Belki de haklıdır Tolstoy yalnızlar garına düşmesine rağmen. Evliliğin süpermeni bile olsak mutsuzsak belki, diğerleri de tahmin ettiğimiz kadar mutlu değildir. O bildiğimiz şarkı, aslında hiç fark etmediğimiz bir şeyler anlatmaya çalışmaktadır bize. Başka bir lunaparkta, başka insanlarda eğlenmek de yazılabilirdi kaderimizde, o başka kararı verebilseydik eğer. Ama o başka lunaparktaki mutlu ailenin içindeki mutsuz insan olamayacağını kimse bilemez elbette. Her şeye baştan başlayalım isterseniz deyip her şeyi özele indirgemek de bir yöntem elbette, ama bana göre değil hiç. Yuvarlak, boş cümlelerle konuşmak huyumdur hep, tutulmak bir de ne olduğu belirsiz Hint tanrıçalarına, sürekli değiştirmek güneşimi. İçinden gelene cesaret edemiyor ne olursa insan yukarıdaki evliliklerin birindeyse. Tolstoy'un mutsuz evliliklerinde çok kolay her şey. Nasıl tanrı Fiat Lux dediyse, siz de bit diyorsunuz ve kolaylıkla bitiyor her şey. Peki mutlu olduğu sanılan şeyler nasıl bitecek, nasıl alınacak o sorumluluk. Nasıl olunacak gerçek kötü? İnsafsız olmak için doğmadım ki bu gece yarısı. Özgür olmanın da bir bedeli var, yok bu değildi belki söylemek istediğim. Özgür olmanın da bir sırası var. Yo, en iyisi, özgür olmanın alemi yok bu saatte. Oturmak lazım her mantıklı ve tutsak erkek gibi geceleri kendinden beklenen yerde. Rüyalar yeter özgür olmak için. Bir de kulaklıkla bilgisayar başında geçirilen kısıtlı saatler. Tolstoy zamanında bilgisayar olsaydı kaçar mıydı evden acep yine de? Hangisi daha iyi peki Fyodor, en iyisini sen bilirsin sonuçta. Tolstoy bile hayran Alyoşa'ya. Kabullenmek mi gerekiyor var olanı, razı olup sanal mutluluğa? İstediğini yapamamak mı gerekli bozmamak için büyük oyunu? Aslında parçası olmak oyunun, öğrensek nasıl oynanması gerektiğini, akıl hastanesine kapatsak içindeki tüm deliliği, yakışmaz belki deli Dostoyevskiye ama Tolstoy olmak lazım biraz belki, Levin olmak o kalıba nasıl gireceğini bilmesek de. Derme çatma duygularla nereye gidilebilir ki zaten? Dünya denilen şeyin üstünde yaşanan şeyler o kadar birbirine benziyor ki. Neden o kahraman öyküleri arasına girmek zorunda ki hikayemiz? Mutlu hikayeler arasında kalsa olmaz mı? O hikayeleri kimse sorgulamıyor ki hem. Basit olmak yeter bana aslında. Hep olduğumdan basit görünmek istedim- olmadı ama belki başabilirim bu kez. Peki sen, kırık kalpler sokağında dinleyip bu yazıyı okuyan sevgili okuyucu, en başından beri kaç kez ayıpladın beni. Kaç kez o mutlu ailenin içinde olmayı diledin. Kaç kez emin oldun benimle aynı şeyleri yaşamayacağından? Eski şeyler ve yeni şeyler var insan hayatında, belki bir de hep yeni olarak kalacak eski şeyler. Onlar insanın kendisinde saklı kalıyor ama, ara sıra koyuyor film makinesine seyrediyor, iç çekiyor, sonbahar oluyor, yapraklar düşüyor, hala mutlu taklidi yapıyor insan. Her şey deniz gibi olsa ne güzel olacak oysa, dalgalara bıraksak kendimizi, kör kaldığımız yerde beynimiz yerine kalbimizin devreye girse. Deniz hislerdir biraz, ben uzaklaştım ama galiba denizden artık. Dostoyevski de sevmiyor beni , kara kalemler bile sadece başkalarının hayatlarını resmediyor. Neyse ki mutluyum ben, başka bir şey yazamayacak kadar mutlu.
  • Hatta bazen, kısırdöngü öyle bir genişler ki başladığın yere dönmeye ömrün bile yetmez. İnsan da, kör bir at gibi koşturur üstünde. Düz gittiğini zanneder. İlerlediğini. Hatta ilerlerken öldüğünü düşünüp son nefesini bile huzurla verir! Ama kör olmak şart, tabii! Yoksa anlarsın aynı yerde dönüp dolaştığını. Onun için yaşlıların gözleri bozulur, anlıyor musun? Aynı yerden tekrar geçtiklerini anlamasınlar diye. Kısırdöngüye karşı doğal bir savunmadır aslında, körleşme. Mekanik bir tepkidir yani! Hayatın kendisi gibi... Hatta bu yüzden hayat da bu kadar sıkıcı! Çünkü hayat da sadece bir tepki. Şimdi, bak şu çevrene! Her şey hayatın düşmanı! Yediğin, içtiğin, ne bileyim, aldığın her nefes, her şey! Hayat da işte, buna karşı bir tepkiden ibaret! Tabii en başta da ölüme karşı! Okulda öğretmişlerdir. Nedir bilimin temeli? Etki ve tepki, değil mi? Ne demek, biliyor musun? Doğadaki inatlaşma demek! Her şey bir inat meselesi. Özellikle de yaşamak.