Mutlu olmak zorunda değiliz. Ama dürüst olmak zorundayız. Kendimize, duygularımıza, kırılganlarımıza… Çünkü insanı gerçekten iyileştiren şey, sürekli iyi görünmek değil; olduğu haliyle var olabilmektir.
Mutlu olmanın neredeyse bir görev haline geldiği bir çağdayız. İnsanlara artık iyi dileklerde bulunulmuyor; adeta talimat veriliyor. Üzgünsen, yeterince çabaladığın düşünülüyor. Kırıldıysan, güçlü olmayı becerememişsin sayılıyor. Yorulduysan durman değil, devam etmen bekleniyor. Eskiden teselli amacıyla söylenen cümleler, bugün yerine buyurgan ve yargılayıcı ifadelere bırakmış durumda…
Sen benim;
Mürekkebi kurumuş kalemimin taze kanı,
Eskimiş bir saatin yeniden çarpmaya başlayan kalbi,
Gönlümün harabelerinde yükselen o sarsılmaz kalesin.
Ve sen evlat! Bana “Anne” diyen o mucizem…
Beni, kendi küllerimden değil,
Senin tek bir gülüşünden yeniden doğurdun.
Anılar sokağında yolumu bulmaya çalışırken, kahverengi kat kat giyilmiş çiçeklere benzettiği kozalaklar yine çarptı gözüne. Dünyanın en güzel kurumuş çiçekleri olduğunu düşünürdü hep. Üstelik bu çiçekler, diğer çiçekler gibi bozulmazdı. Her yere dağılmış, bir anılar denizi oluşturmuş, yoluna serilmişlerdi adeta; sanki hep onu bekliyorlarmış gibi…
Hayallerim gerçekleştiremedi diye bir köşe attığım benliğimi üstüme giydim. Yeni hayaller kurup pes etmemek benim elimde. Aynadaki yabancı da bendim.
“Onunla her sene yeniden tanışacağım”