• Kendilerine para karşılığında aşıklar tutan, hatta onların kucağında kocalarını alaya alan kibirli, küstah, şehvetli onca kadın tanıyordu; bütün dünyaları yalan olan, sahtekarlıkla güzelleşen, izlendikçe güçlenen, tehlike altındayken zekileşen kadınlar. Oysa kendisi ilk korkutucu olayda, yaptığı ilk hatada gücünü yitirip çözülmüştü.
  • “Dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak ve umutsuzluğun bin bir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman okumamız gereken bir yazardır. Ancak o zaman, yani acıdan yapayalnız kalmış, felce uğramış olarak yaşama baktığımızda, o vahşi ve güzel acımasızlığı içersinde yaşamı artık anlayamaz olduğumuzda ve ondan hiçbir şey istemediğimizde, evet, ancak o zaman bu korkunç ve görkemli yazarın müziğine açığız demektir. Böyle bir durumda artık birer izleyici olmaktan, yalnızca okuduklarımızın tadına varıp onları değerlendirmekle yetinen kişiler olmaktan çıkmış, Dostoyevski’nin eserlerindeki o zavallı ve yoksul kardeşlerin arasına katılmışız demektir; o zaman biz de onların acılarını çekeriz, onlarla birlikte, soluk bile almaksızın, yaşamın anaforuna, ölümün sonrasız öğüten değişmenine bakışlarımızı dikip kalırız. Ve yine ancak o zaman Dostoyevski’nin müziğine, bizi teselli etmek için söylediklerine, sevgisine kulak veririz; ancak o zaman onun korkutucu, çoğu kez cehennemden farksız dünyasının anlamını kavrarız.” der,

    Hermann Hesse / Dostoyevski üzerine kısa makale.
  • "Ölümün sonsuz bir hiçlik değil de, ebediyete kadar hafızanın kendi üzerine düşünmesi olduğunu bilseydim ölüm daha az korkutucu olur muydu?"
    Philip Roth
    Sayfa 42 - Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, Çeviri: Şeyda Öztürk
  • Fırtınada yelken direkleri yıkılmış kadırga gibi başıboş yüzüyor ruhum
    bu korkutucu ve derin okyanusta...
  • İnsanın başka bir seçeneği olmaması kadar korkutucu olan bir şey daha var,o da çok fazla seçeneğinin olması
  • Çağdaş batı siyaset felsefesinin kurucusu ingiliz düşünür thomas hobbes (1588-1679), ispanyol armadası’nın tehdidinden korkan annesi tarafından erken doğumla dünyaya getirilmesi hakkında şöyle yazacaktır: “annem öyle bir korkuya kapıldı ki ikiz doğurdu: beni ve benimle birlikte korkuyu.” yetişkinlik dönemi büyük çalkantılara ve korkutucu olaylara denk düşen hobbes, hayatı boyunca iktidar sahiplerinin hışmına uğramaktan korkmasına karşın bu durum onun yaratıcılığını ve düşündüklerini kaleme almasını engellememiştir. insanın da doğadaki diğer nesneler gibi sadece madde ve hareketin kurallarına tabi olduğu, din konusunun ise ancak kişisel inanç meselesi olarak görülebileceği görüşü nedeniyle ateist diye damgalanmaktan korkmuş ancak bu uğurda büyük bir fikir mücadelesine girişmekten geri durmamıştır. herkesin herkesle çatışmasından (bellum omnium contra omnes) kaçınmak için herkesin haklarından feragat etmesini ve toplum sözleşmesi çerçevesinde halkın güçlü bir merkezi iktidar, hatta mutlak hükümdar tarafından yönetilmesini öneren büyük eseri leviathan’ı, hayatından endişe ederek kaçtığı fransa’da yazmıştır. demokratik öncüllerden yola çıkıp mutlakıyetçi sonuçlara vardığı için “muhafazakârlığın hizmetinde bir radikal” olarak nitelenmesine neden olan kitap, fransız katolik kilisesi kadar ingiliz anglikan kilisesi’nin de büyük tepkisine neden olmuş ve hobbes, ateizm suçlamasıyla yakılmak istenmiştir. bu feci olay gerçekleşmese de korktuğu başka bir şey başına gelmiş, kitapları kilisenin yasak yayınlar listesi ındex’e dahil edilmiş, kendisi de bazı yazılarını yakmak zorunda kalmıştır. “hayal gücü, benzer olmayan şeylerde benzerlik görür. şairin yeteneği bu. yargı gücüyse benzer olan şeylerde benzersizlik görür. bilim adamının yeteneği de bu” sözüyle insanın kadim ikilemine kendine yaraşır bir açılım getiren hobbes, kendi açmazınıysa ömrünün son demine kadar içinde taşımıştır: “ve ölüm yanıma yaklaşarak dedi ki: ‘sakın korkma’”
  • ‌Buraya nereden geldim? En son Arif'in Manchester'a attığı golü arıyordum. Şimdi ise elimde telefona duygu ve düşüncesel durumumu aktarmaya çalışıyorum. Parmaklarım kesinlikle çalışıyor. Çünkü eylemlerinin sonuçları gözle görülebiliyor. Lakin aynısını beynim için söyleyebilir miyim? Teknik olarak, evet. Sonuçta parmaklarımı çalıştıran da o. Fakat düşüncelerim nasıl ortaya çıkıyor? Beynim bunları neye göre doğuruyor? Ayrıca hepsini geçtim bu düşüncelerimin anlamı nedir? Gerçekler mi acaba? Ya da doğrular mı? Ya da doğru sebeplerle mi ortaya çıktılar? Yoksa sadece zamanlama mı doğru? Veya tüm bu düşüncelerim ve düşüncelerim ile düşünme şeklim hakkındaki her şey birbirini takip eden yanlışlar zinciri mi? İnsanın kendi bilincine karşı şüpheyle yaklaşması, doğanın en büyük intikamıdır. Başka hiçbir varoluş içinden gelenlere şüpheyle yaklaşmaz. Yani onlar için içeride bir şey vardır ya da yoktur. Yemek düşünmüşlerse eğer, açtırlar. Dilleri dışarı çıkmaya ve/veya yavaşlamaya başlamışlarsa eğer, susamıştırlar. İçeriden gelen istek ve değişim gerçektir. Gerçek olmasa bile doğrudur ve vardır. Bir de kendime bakıyorum. Aç olmadan yemek düşünebiliyorum. Litrelerce su içiyorum, ama hâlâ serinlemek için buzdolabına koşuyorum. Karşımdaki insan acı ve stress yüzünden boğulmak üzere, ancak bence gayet NORMAL görünüyor. Şimdi, bunlar sadece temel konulardan ibaret. Derinlemesine kendimi irdelemeye kalktığım zaman hiçbir düşünceme güvenmeyi veya inanmayı bıraktım, düşmanı olmama ve nefretle yaklaşmama ihtimalim bile yok. Böyle bir duruma kendimi sürüklemek istemem. Ama gidiyorum. İşin ilginç yanı, kafası yerden metrelerce yüksekte olan zürafanın doğanın göbeğinde durarak etraftaki her şeyi kayıtsız, kaçınılmaz, çaresiz ve kesintisiz bir sinir bozucukla izlemesi gibi kendimi gözlemliyorum. Aynı zamanda kendimi gözlemleyen beni, gözetlenen bende fark edebiliyorum. Sonu olmayan bir psikolojik savaş gibi değil mi? Ne yapabilirim? Bu hâle nasıl geldim? Ben niye böyleyim? Hop tekrardan başa döndük. Ancak bu sefer kendi düşüncelerimden şüphe duyarak gideceğim. Belki de şüphelenmemeliyim. Sonuçta bunların hepsi benim kuruntum olma ihtimali de var. Diğerleri böyle düşünüyor mu? Hayır. O zaman sıkıntı bendedir. Neden bende olsun ki? Belki sıkıntılı olanlar onlardır. Belki de ortada hiçbir sıkıntı yoktur. Belki bizler insan bile değiliz. Ya da hiç varolmamış olamaz mıyız? Yani, ya tüm bunlar bir düşümse veya daha kötüsü başka birinin düşüyse? Hiç hayatta olmadığını düşün veya marjinal ol ve ölü olarak yaşadığı düşün. Düşünemiyorsun dimi? Neden peki? Çünkü beyninin yapamayacağı bir şey varsa eğer, o da kendini yadsımak olsa gerek. Daha önce "Ben yokum! Ben, sizin uydurmanızım! Beni yok edin! Pardon, var edin!", diye bağıran birini hiç duyumsadın mı? Zorluk seviyesini biraz indirgeyeyim mi? Böyle çok sessiz kaldın. Ağzını dahi açamıyorsun. Kendini ve beyninin içindekileri bir gözden geçir. En derinlere ve karanlık noktalarına kadar git. Duyumsadığın herhangi bir şey olmuş mu? Aaa! Dudakların açılır gibi oldu. Evet mi diyecektin? Peki. Duyumsadığın şeyin gerçek olduğuna emin misin? Yani, dışsal bir olgudan dolayı beyninden bir şeyler geçmiş. Tamam. Fakat bu dışarıdakinin gerçek olduğuna nasıl kanaat getirdin? Yine beynin sayesinde oldu dimi? Aynen öyle. Dışarıdakinin de içeridekinin de gerçekliğinin belirlendiği tek yer var. Beynin. Peki beynin, senin için ne ifade ediyor? Sen beyninin dışarıya yansıyan bir yansıması mısın, bir uzantısı mı, yoksa her ikiside mi? Ne olduğunu şimdilik pas geçelim. Önceden de cevap verememiştin zaten. Beynini sen mi kontrol ediyorsun, yoksa o mu seni kontrol ediyor? Ya da belli bir düzeniniz var ve sırayla git-gel yapıyorsunuz? Bu sorulardaki inceyi gördün mü? Beynin ile seni ayrı bir kefeye koyuyorum. Fakat sen, beni takip ederken bile beynini kullanıyorsun. Acizliğini algılayabiliyor musun? Daha doğrusu, beynin, acizliğini sana aktarıyor mu? Kötü bir espri yapayım mı? Beynin mi yandı? Yanar. Varoluş bir alev gibi hareket ediyor. Ufak bir kıvılcımla başlayıp kendine her şeyi katarak parlak ve korkutucu bir hâl alıyor. Yani, ilk varolan canlı veya bilinç sayesinde hepimiz yanıyoruz. Onun kıvılcımına katıldık ve sürekli katılanlar artıyor. Seni, seninle alt edip ortalığı birbirine karıştırdığıma göre bir keyif sigarası yakabilirim. Evet, haklısın. Kendimi, kendimle allak bullak ettim. Kendimden şüphe duyuyorum. Kendime duyduğum şüpheye de şüpheyle yaklaşıyorum. Tıpkı kimyasal tepkimelerin ardı ardına ilerleyerek oluşturduğu bedenim gibi düşüncelerimi takip eden düşüncelerim sayesinde ben oluşuyorum. Dışarıya şimdilik bulaşmayalım. Çünkü kendi içimizde bile bunca tehlike varken, dışarıda ne işimiz var? Bir dahaki kayboluşta görüşmemek dileğiyle dostum...