• Alıntıdan mütevellit korona günlerinde ümidinizi yitirmeyin...
  • 442 syf.
    ·Puan vermedi
    Öncelikle madem bu incelemeye denk geldiniz, kitap hakkında sahip olabileceğiniz bir önyargıyı bertaraf edeyim: Kitabın ismi Kolera Günlerinde Aşk, Korona Günlerinde Aşk değil. 2020 malum, Korona Günlerinde Aşk esprileriyle geçti. Ben de 2020'de nişanlanmış biri olarak bu espriyi yaptım tabii. Tüm bu şaka dalgası, kitabın, "salgın döneminde evlenemeyip birbirlerini elli küsür yıl bekleyen aşıklar" hakkındaymış gibi algılanmasına yol açtı. Ya da, bilmiyorum, ben öyle sanıyordum. Ama sonra kitabı okursanız -ki okumaMAnızı tavsiye edeceğim az aşağıda- koleradan bile doğru dürüst bir bahis açılmadığını göreceksiniz. Kitabın Vikipedi sayfasında da bulabileceğiniz üzere, kitap ismindeki "Kolera" kelimesi, aynı zamanda İspanyolca'da tutku kelimesini "dişil" açıdan karşılayan bir kelime. Ve aslında kitapta işlenen de, tutkunun aşk ile ilişkisi. Kitaptaki doktorun kolera salgınını bitirmesi de aslında eşinin tutkusunu bitirmesiyle beraber ilerliyor filan. Yani kitabı büyük bir salgın altında canları dahi emniyette olmayan insanların aşk hikayesi olarak düşünmeyin. Hatta hazır düşünmüyorken, düşünmeyecekleriniz listesine kitabı da ekleyin. Malumunuz ki edebiyat kelimesinin kökü Arapça'da "adb"dır, bildiğimiz adap yani, hani aynı zamanda görgü dediğimiz, terbiye diyebileceğimiz adap. Yani nedir, edebiyat dediğimiz şey insana bir görgü, bir terbiye katmalıdır. Müslümanca bakacak olursak da bizi daha iyi bir Müslüman yapabilmelidir. "Edebiyat" kavramıyla diğer çoğu dilden ayrışırız, zira belli başlı yabancı dillerde edebiyatın karşılığı olarak "literature" ve benzerlerini buluruz ki, bunun karşılığı Türkçe'de yazın kelimesidir. Yazın kelimesi, sadece yazılı olmaklığı içinde barındırır, bu da demektir ki bu romanı yazınsal açıdan değerlendirirsek hakkında iyi şeyler veya kötü şeyler söyleyebiliriz. Ama edebî olarak değerlendirirsek, söyleyeceğimiz tek kelime vardır: Müstehcen. Evet, bu tartışmayı açmak isterdim ama açmayacağım. Açtıkça vaktinize yazık edeceğim zira. Ama bu noktada kendime -belki sizin de sormanız gerekebilecek- bir soru sormam lazım elbette: Yüzyıllık Yalnızlık'ı neden çok beğendim o zaman? Onda da müstehcenlik yok muydu? Evet, onda da vardı; ama buradaki gibi eserin merkezinde değil, kıyısındaydı ve çok daha kısıtlıydı (En azından hatırımda kaldığı kadarıyla). Onun da bir sorun teşkil ettiğini reddetmiyorum; ama galiba herkesin kırmızı bir çizgi çektiği ve bu edebiyat değil dediği bir yer var. Benim çizdiğim sınırlarda Yüzyıllık Yalnızlık ucundan "değerlendirilebilir" kategoriye girerken, Kolera Günlerinde Aşk fazlasıyla uzakta kalıyor. Okumamanızı şiddetle tavsiye ederim.

    Cahit Zarifoğlu'nun Yaşamak'ından şu alıntıyla kapatmak gerek: "Evet sanat ve şeriat noktasına geldik. Açık iki kapı. Sanat bu iki kapıdan aynı anda geçebiliyorsa sanattır bizim için. Başka türlüsü de sanattır belki ama onların sanatıdır o. Bizce makbul olamaz. Onlar guddelerin marifetlerini çok sanatkârane anlatabilirler meselâ. Demek ki şeriata uygun sanat ve şeriata uygun eleştiridir aslolan."
  • 1. Bu KORONA günlerinde neler yapılmalı?
    2. Bu KORONA sizi nasıl etkiledi?
  • Kentin tehlikeli sağlık durumu bir saplantı haline gelmişti onda.
  • “ Kıvılcım dinamite ulaşmadan fitili kesmek gerekir.”
    Walter Benjamin

    Sistem ne zaman ‘sıkışsa’, burjuva politikacılarının, egemen sınıfın sözcülerinin aklına “hepimiz aynı gemideyiz” tekerlemesi geliyor. Aslında ‘hepimiz aynı okyanustayız, aynı denizdeyiz ama aynı gemide değiliz… Kimileri lüks yatlarda, milyar dolarlık süper lüks gemilerde sefa sürerken, sıradan insanlar, sallarda, küçük kayıklarda alt-alta, üst-üste cefa çekiyor. Yeryüzünün lânetlileri lastik botlarda ölümle boğuşuyor… Korona virüs [covid-19] ideolojik bir deprem yarattı ve ‘gemi’ retoriği yeniden birilerinin aklına geldi… Bu virüsün ve benzerlerinin peydahlanmasında ezilen-sömürülen sınıfların, yeryüzünün lanetlilerinin bir dahli yok ama, ona asıl muhatap olan küresel oligarşi ve çevresi değil, zenginlerin zenginliğini üreten yoksullar, sıradan insanlar, emekçi sınıflar… Siz hiç metroda, belediye otobüsünde bir kapitalist patrona, bir CEO’ya, bir bakana, bir milletvekiline, bir medya patronuna, vb… rastladınız mı?

    Esasen virüs iki şeyi açık etti: birincisi, kapitalist dünya sisteminin ne kadar kırılgan bir zemin üzerinde durduğunu, ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi ve ikincisi, kapitalist devletlerin salgınla mücadele yeteneğinin yetersizliğini açık etti… Aslında bunun nedeni bir sır değil. Kapitalizmde ‘değerli olan’ insan değil, onun yarattığı, kâr etmeyi sağlayan şeyler, metalardır… Kapitalistler insanı insan olarak görmez ve öyle davranmaz… Aksi halde kapitalist olmazdı…Bir kapitalist için çalıştırdığı, sömürdüğü, emeğinin ürününe el koyduğu işçi [proleter] aynı hammaddeler, makinalar, ara-mallar, üretimde kullanılan enerji, vb. gibi, üretim girdilerinden sadece biridir… Burjuva toplumunun işçisi şeklen ‘özgürdür’, ‘klasik köle’ gibi bir ‘efendiye’ tabii değildir, onun malı değildir… Emeğini istediği kapitaliste satmakta ‘özgürdür’ ama satamadığında da açtır… Üstelik satabilmesi de kesin değildir. Aslında kapitalist toplumun işçisi, tüm kapitalistlerin ‘ortak kölesidir’… Hesap ortada. Virüs en çok insanı neden dünyanın en zengin ülkesi olan ABD’de öldürdü? Bütçenin ne kadarının sağlığa ne kadarının silahlanmaya ayrıldığına bak anlarsın… Kaldı ki, ABD’de sağlık hizmeti parası olanlar içindir…

    Neoliberal çağda her şey gibi sağlık hizmetleri, sağlık bakımı da özelleştirildi. Parayla alınıp-satılan bir metaya dönüştürüldü… Sağlığın özelleştirilmesi demek, bir bütün olarak koruyucu hekimliğin ve ‘birinci derece’ sağlık hizmetlerinin tasfiyesi demektir. Oysa bir salgınla sadece hastane düzeyinde mücadele edilemez… Salgınla mücadele için salgına hazırlıklı olmak, uygun bir koruyucu hekimlik sistemi, bir sağlık altyapısı gerekir… Mesela insanların içtiği suyun, soluduğu havanın, yediği şeylerin sağlığa uygun olması gibi… Yegâne amacın daha çok kâr, daha çok zenginliğe el koymak olduğu, hastalıktan kâr edildiği koşullarda, salgınla gerektiği gibi mücadele edilebilir mi? Tam tersine, sistem her seferinde daha çok hastaya [müşteriye] ihtiyaç duyar ki, bu kepazeliğin yeteri kadar sorun edilmemesi rahatsız edicidir…

    Korona virüs’ün [Covid-19] bulaşı katsayısının yüksek olduğu biliniyordu… Bir salgının bulaşı katsayısı ne kadar yüksekse, ona karşı tedbirlerin de olabildiğince çabuk alınması gerekir… O halde ne yapmak gerekirdi? Aslında yapılması gereken belliydi ama yapılmadı. İlk vak’a ortaya çıktığında, vakit kaybetmeden 14 veya 21 günlük tam bir karantina uygulaması başlatılabilirdi. Sadece zorunlu hizmetler dışında herkes evde tutulabilir, belediyeler karantina günlerinde insanların yiyecek-içecek gibi temel ihtiyaçları için seferber olabilirdi… Hızlı ve etkili bir tarama – test- yapılarak vak’alar saptanıp tecrit edilebilirdi… Karantinaya son verildiğinde de etkili önlemler [maske, mesafe, temizlik, vb…] alınarak insanlar normal aktivitelerine dönebilirlerdi… Doğu Asya ülkeleri [Çin, G.Kore, Vietnam, Tayvan, vb.] pandemiyle görece daha başarılı bir mücadele yapabildiler… Aynı şeyi bir çok AB ülkesi ve ABD ve Türkiye yapamadı. Neden?

    Aslında neden belli… Birincisi salgına hazırlıklı değillerdi. Oysa Dünya Sağlık Örgütü ve uzmanlar bir salgının kapıda olduğu uyarısı yapmışlardı…Fakat asıl neden, kapitalist devletin insanların sağlığından önce sermayenin kârını gözetmesidir… Öncelik insan sağlığı değil, sermayenin kârıdır. Sermaye için durmak demek, yok olmak demektir. Kapitalizm varlığını büyümeye borçludur…

    Tabii salgın her zaman olduğu gibi, yoksulları, yeryüzünün lânetlilerini vuruyor. Güney’in 46 ülkesi sağlığa harcadıklarından daha fazlasını dış borç faizi ödemelerine ayırmak zorunda. 748 milyon insanın da sağlığa uygun içecek suyu yok…

    Artık Korona öncesine dönmek mümkün değil. Zira, kapitalizmin sorun çözme yeteneği yok… İster sosyal, ister ekolojik mahiyette olsun, her seferinde sorunları daha da azdırıyor… Bir sürdürülemezlik durumu, bir uygarlık krizi söz konusu… İnsanlık ve uygarlık kritik bir eşiğe gelmişken, çözümün aktörleri bu süreçten zarar gören geniş emekçi kitleler, yeryüzünün lânetlileri olabilir… Velhasıl insanlığın kurtuluşu, sosyal mücadelelerle ekolojik mücadeleleri bütünleştirebilen bir eko-sosyalist ‘geçiş programını’, yeni paradigmayı varsayıyor… Zira, iklim krizini durdurmak için önümüzde sadece 10 yıl var… Aksi halde insanlığın ve uygarlığın geleceği kararmaya devam edecek!

    Fikret BAŞKAYA

    Dünyalılar
  • 232 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    O kadar nahif, o kadar güzel, o kadar lezzetli bir kitaptı ki.. Bu sıkıntılı korona günlerinde okumak çok çok iyi geldi.. Harikalar üzerine bir kitap, başı sonu yok, kısacık ama insanı alıp götüren bir deneme türü olmuş.. Kitabı okurken yazarın yerinde olmayı onun yaşadığı ada da yaşamayı ne çok istedim.. Kitapta bilmediğim bir sürü otların isimlerini öğrenmiş oldum.. Yazarın Ada anıları, hayat birikimleri büyülü dünyasına bayıldım.. Beğendim çok beğendim.. Böyle durup durup herşey de derin derin nefes aldırmasını sevdim.. Her yazısında sizde yaşanmışlıklarınızdan izler buluyorsunuz.. Mesela o yol kenarında bulduğu bir ota bile öyle şefkatli yaklaşımı var ki.. Yol kenarlarındaki otlara ben nasıl böyle yaklaşmamışım diye sormadım değil kendime.. Son olarak, ada hayatında yaşamayı o kadar çok isterdim ki.. . .

    Keyifli Okumalar Efenim🕊