• o gün ne güzel bir gündü! deniz ne serindi! ne güleryüzlüydü sandallar, çocuklar, kadınlar! sanki kimse kimseye bütün gün sövmemişti... dünya üzerinde bir tek kötü lakırdı, kötü hareket, kötü düşünce o gün için insan elinden, insan dilinden, insan kafasından çıkmamış gibi bir akşam oldu
  • Galiba gemi yolculuğu Zweig'in hayatında önemli bir unsur olarak yerini almış ki, hikayelerini gemilerin üzerinden başlatıyor, Satranç'tan sonra ikinci bir gemi yolculuğu ve geriye dönüşle aktarılan bir hikaye daha. Yine bir kişinin psikolojik savaşı...

    Nedir bu Amok ya da Amok Koşucusu? Merakımızı gidermek için yazar da bu soru sormuş ve cevaplamış bakalım neymiş:

    "Amok’un ne olduğunu biliyor musunuz?
    -"İşte Amok... evet Amok, şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor... Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta... tıpkı benim odamda oturduğum gibi... sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... dosdoğru koşuyor, dosdoğru... nereye gittiğini bilmeden... Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor... Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor... ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor... Köylerdeki insanlar bu Amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler... o gelirken uyarmak için ‘Amok! Amok!’ diye haykırırlar ve herkes kaçışır... ama o bunları hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir... sonunda kuduz bir köpeği vururcasına vurup öldürürler onu ya da o ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır..." (can yayınları)

    Tabii bunu okuduğumuz zaman hepimizin birer Amok Koşucusu'na aday olduğumuzu rahatlıkla anlayabiliriz. Olay ne biliyor musunuz: Hani yanlışlarınız, hayal kırıklıklarınız, üzüntüleriniz üst üste gelip, öyle bir birleşir ki, kaya parçası gibi yüreğinize, beyninize her yerinize bir ağırlık oturur! Ne düşünce üretecek aklınız kalır, ne de konuşacak mecaliniz, sadece ama sadece yüreğiniz çırpınır durur...Dışarıdan bakıldığında, sanki bir mumya gibisiniz ve sesiniz çıkmadığı için de varlığınız dikkat bile çekmez. Ancak kalbiniz öyle bir atar ki, patlamaması için fırlarsınız cümbüşün içine, artık söz de tehdit de kifayetsiz kalır...

    İnsanız ve insanlar hata yapar, kişi bazen hatasını anlar bazen anlamaz, bazen anlayıp düzeltmeye çalışır bazen ise aynı hatayı yapmakta ısrar eder ve ısrar eden kötü karakterli olarak toplumda yerini alır...

    Buradaki hikayede hatasını anlayıp, tüm varlığıyla düzeltmek için çaba gösteren bir karakter görürüz. Aslında bize o kadar çok şey anlatıyor ki mesela hukuk fakültesinde soru olabilecek bir ifadeyi bile ortaya atabiliyor. "Hatayı başlatan mı suçlu yoksa yapılan hatayı düzeltme imkanı vermeyen mi?" şeklinde sorulabilir. Tabii ki hukukta olayın detaylı açıklanması gerekir ve karar vericiler de geçerli olan ülkenin yasasına göre bunun kararını verirler. Ama bizim için bu olay çok daha farklı biz yasaya bakarak değil vicdanlara bakarak değerlendiririz;

    o zaman sorumuzu güncelliyorum
    "Arzularına yenilip mesleğini kötüye kullanmak mı daha kötü yoksa bunu gurur haline getirip, o hatanın düzeltmesini engellemek mi daha kötü"

    şehvet ve gurur...
  • Bu coğrafyada yani etrafımızdaki yerlere, tarihin çeşitli dönemlerinden bugüne onlarca belki de yüzlerce gezgin yeni yerler keşfetmek ve ticaret amaçlı gelmiştir. Yakın zamana gelirsek yani bundan 115 sene ve öncesine (çok yakın zaman değil ama, olsun) kimler gelmiş kimler geçmiş bu diyarlardan. Çoğu da dolaştığı bu coğrafyaya ait tuttuğu notları daha sonra ya kendisi ya da başkası kitap haline getirmiştir. Hala dolaşanlar var ve bu hikayeler de çok daha sonraları gün yüzüne çıkar.

    Mark Sykes de onlardan biri. Yani bir gezgin ama aynı zamanda bir diplomat ve bir İngiliz. O da bu coğrafya da tabiri caizse adım atmadığı yer kalmamış birisi. İstanbul'a Abdülhamid zamanında gelmiş onu çok yakından görmüş, batılıların anlattığı portreden çok uzak bir görüntüyle karşılaştığını da belirtiyor.

    Kitap, normal bir okuyucudan çok, tarih, sosyoloji alanlarında okuyan, araştıran kişilere yönelik. Çünkü anlatılan olaylar sadece roman, hikaye okuyan kişiler için sıkıcı gelebilir ama burada bir coğrafya içinde yaşam anlatılıyor. Özellikle tarih, coğrafyaya meraklıysanız, bu coğrafya da dünden bugüne kültür, dil, din, mezhep gibi çeşitli ortak veya farklı şeylerin bir arada olmasının oluşturduğu duygu ya da ayrışmayı görebilirsiniz.

    Bolca isim, şehir adı geçiyor. İyi ki haritalar, eskizler var. O sayede güzergah takip edilebiliyor.

    Kitabın anlatım ya da çevir dili de akıcı, anlaşılır. Öyle kasmadan sadece bazı yerlerde anlaşılmayan kelimeleri hariç tutarsak (ghazu nedir bulamadım?) iyi diyebilirim. Fakat çok sayıda köy, şehir adı geçiyor ve bazıları tam Türkçeye çevrilmemiş.

    Mark Sykes, bir diplomat ama seyyah sıfatıyla bugünün Lübnan, Irak, Suriye ve Türkiye topraklarında dolaşmış, notlar almış ve hikayeler dinlemiş.

    Mark Sykes, bilmediğimiz veya duymadığımız kişiler, yerler, kültürler hakkında kendi zaman diliminden bilgiler aktarılıyor. Kitap, bugün (2018) okunduğunda dünle bir köprü kurmaya yardımcı olabiliyor. 1900'lü yılların başlarında bugünle kıyaslanmayacak kadar imkansızlık içinde seyahate çıkan kişilerin yaşadığı o zorluk hissedilebiliyor. Araç olarak sadece at arabası ile yapılan seyahat ve ona rağmen ondan önceki
    seyyahların gitmeye cesaret edemediği yerlere gitmesi, farklı kültürlerle etkileşim halinde olması bugünden baktığımızda hiç de kolay gözükmüyor. Zaten Sykes de bu durumu belirtiyor. Ama yine de standart bir güzergah ve standart şeyler yazmak yerine biraz da bilinmeyene yolculuk ettiğinden bahsediyor.

    Beyrut'tan 1902 yılında yola çıkan Mark Sykes, tren yolculuğu sırasında, trende yaşadıkları, tren yolculuğu esnasında gördüklerini yüzyılın başından bize anlatıyor. Seyahat niteliğinde, dünün dünyasına bugünden bakmaya çalışıyoruz. Nereden nereye geldiğimizi görmemiz açısında önemli. Kısaca yeni adı 'ortadoğu' olan bu coğrafyada yaşadıklarını anlatıyor.

    Seyyahın ağzıyla anlatıyor, yani resmi bir yazışma diliyle olayları anlatmıyor. Yanlış, kötü, pis, iğrenç bulduğu şeyleri
    olduğu gibi söylemekten çekinmiyor. Zaten doğalı da bu değil mi? Yoksa o dolaşılan yer sadece hayal dünyasında oluşturulan bir düşünceden ibaret olur.

    Belki önyargı ya da değil ama kendisine kahve verilmemesini sapık bir düşünce olarak görmesi (s35), sonra kendisini
    ağırlayan şeyhin yemek davetine icap ettikten sonra kültürler arası farktan kaynaklı sebepler yüzünden önlerine gelen yemeği 'iğrenç' bulması yine önyargı mı yoksa gerçeğin ifade edilmesi mi bunu da bilemeyiz. Sonuçta kendi öznel açıklamalarını okuyoruz.

    Mark Sykes daha sonra Palmira'nın (günümüzde Suriye sınırları içinde yer alan antik şehir) tarihi hakkında bilgiler vermeye başlıyor. Hatta elinde bulunan Türkçe rehber kitabına danışarak çok az sayıda seyyahın burayı keşfettiğinden de bahseder.

    Atlarla yapılan yolculuk ve hava şartlarından kaynaklı konaklamalar neticesinde rehberin anlattığı hikayeleri
    okuyucularla paylaşıyor ama ayrıca dipnot olarak da bunun gerçek olup olmadığını da kendi bilgisine göre yorumluyor.

    Bu coğrafya içinde iç içe geçmiş hayatlar arasında bulunup, onların hikayelerini dinleyip, onların yaşamlarına göz atıp,
    onların şarkılarını söyleyip ve bunu yazıya döküp sonraki nesillerin de yararlanmasını sağlıyor.

    Müslüman, Hristiyan, Musevi ve bunların içindeki farklı dini yapılanmalar hakkında bizi bilgilendiriyor.

    Adım adım dolaştığı için gördüğü, duyduğu şeyleri not aldığı için nesnel bir anlatım beklenemez. Tamamen öznel bir durum
    ortaya koyuyor ve unutmayalım ki anlatılan olaylar 1900'ün ilk yılları.

    Anlatım içinde resimlerin, krokilerin bulunması anlatıma zenginlik kazandırırken ayrıca buraları bilmeyen kişilere de
    kılavuzluk yapıyor.

    Kilisin güzelliğinden, tarihsel dokusundan, konuşulan dillerin zenginliğinden, yolların düzgünlüğü, camilerin güzelliğinden bahsederek sonradan gelecek seyyahlara rehberlik ediyor. Yolda karşılaştıkları köylüler veya uzaklarda kalan köyler hakkında etrafta duyduklarını da yazıya aktarmış. Hiç durmadan dolaşmış, hanlar, evler veya manastırda yatarak da yolculuğuna devam etmiş.

    Türkler, Araplar ve Kürtler hakkında ilginç tespitleri de kitapta yer almaktadır. Bu yazılanların bazıları rahatsız edebilir ama yazarın kendi öznel düşünceleri olduğunu da unutmamak gerekir.

    Gezdiği ya da eyleştiği köylerde gördüğü şeyleri olduğu gibi - bazen hoşunuza gitmeyecek şeyler okuyabilirsiniz - anlatmış. Kirli demiş, pis demiş, kötü, hırsız, iyi, güzel gibi bütün sıfatları sayfalar içinde kullanmış. Yalan veya doğru.
    Bölgede yaşayan halkın gelenekleri, yaşama bakışlarını görebilir ve örneğin yerde bir ekmek bulursan bunu mutlaka yüksek bir yere koymayı unutma diyerek, arkadan gelecek seyyahlara bu coğrafyada ki Müslüman adetleri hakkında bilgi vermekten çekinmiyor.

    Sadece tarih de anlatılmıyor. Bölgeye yaşayan insanların fiziki özellikleri de kitabın içinde yer alıyor.

    Lübnan'da başlayan seyahat Tiflis'te bitiyor.

    Notlar:
    + Bazı kelimeler Türkçeye tam çevrilmemiş. Mesela Ghazu nedir? Ya da benim gözümden kaçmış olabilir.
    + Xabur, Maxmur, Zaxo. Biz bunları Habur, Mahmur ve Zaho olarak bildiğimiz için bunların da bu şekilde yazılması daha iyi olurdu.
    + Bazı yerlerde Fransızca diyaloglar Türkçeye çevrilmemiş.
    + Kitabın kapak resmi, arka kapak tanıtım yazısı, kullanılan yazı tipi ve resimlerin yerleştirilmesi yerinde.
    + Bendeki kitapta Birinci Baskı 2015 diyor ama alt kısımda -c- Avesta 2017 diyor, bir hata olabilir.
    + İçindekiler, fotoğraf ve resimlerin listesi, haritaların listesinin verilmesi (genelde bazı kitaplarda bunlar gereksiz diye konulmaz) doğru.
    + İçindekiler bölümünde 20. Şırnax'a doğru, 225-227. sayfalara gelindiğinde Şırnak olarak geçiyor. Kısaca bir bütünlük olmasında fayda var.
    + Bu kitap 1904 yılında İngiltere'de yayımlanmış ve telif hakkı kalktığı içinde eğer İngilizce biliyorsanız özgün dilinde okuyabilirsiniz. E-kitap internette bulunuyor.
    + Sykes - Picot adıyla anılan İngiliz/ Fransız gizli anlaşmasının mimarlarından biri. Osmanlı İmparatorluğu'nu gizli bir anlaşmayla parçalayıp, kendilerine göre yerler alan 2 devletin bu gizli planı hem kendi aralarında çıkan anlaşmazlık hem de çarlık Rusya'nın yıkılmasıyla Lenin tarafından açıklanmıştır.
    + Skyes-picot gizli anlaşmasının mimarlarından biri olan Mark Skyes'in o malum ve Melun gizli anlaşma öncesi yaptıklarını bilmekte fayda var. Çünkü bazı şeylerin tam olarak yerine oturmasında kişilerin yaşadığı dönem içinde yaptıkları önemlidir.

    Burada bu gizli anlaşma ile ilgili bilgi yok ama o sürece giden yolun bir kısmı da bu seyahatlerde edindiği bilgiler de olmasın? O yüzden bu tür seyahat notlarından derlenen kitapların okunmasında fayda var. Duyduğu, gördüğü hem de bildiklerinin neticesinde ortaya çıkan bir derleme. İlerki yıllarda
    ortaya çıkan gizli anlaşmanın temelleri de bu yıllarda atılmış olmasın? Bu coğrafyada güçlülerin kendi çıkarları doğrultusunda insanları, coğrafyayı, doğayı nasıl ayırdıklarını ve nasıl katlettiklerini görmemek mümkün mü?

    + 27/3/2018 - 5/4/2018 tarihleri arasında okunup, notlar çıkartılıp 21/10/2018 itibarıyla düzenlenip, siteye
    eklenmiştir.
  • BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE
    ÜLKEMİZİ KALKINDIRMAMIZ İÇİN NE YAPMAMIZ GEREKİYOR? Sorusunun cevaplarını bulabileceğimiz bir kitap.
    Suomi yani "bataklıklar ülkesi"
    Kitabın ilk yayımlanma tarihi 1923
    "Artık işe koyulmanın vakti geldi" "Hem öğrenmek hem de öğretmek zorundayız." (sayfa:9)
    "Toplumun eğitimli kesimlerinin halkı bilinçlendirmesine hizmet için seferber edilmesinin gerekli olduğu düşüncesini taşımalıyız" (sayfa:10)
    "... Ben daha vatanının çıkarları ile maaş, madalya ve diğer şeyler arasında seçim yapmak durumunda kalınca vicdan kavramını unutan sayısız insanı saymıyorum bile" (sayfa:39)
    "Finlandiya zorla hiçbir şey elde edemez, onun tek kurtuluşu eğitimdir." (sayfa:39)
    "Süratle değişen zamanın taleplerine uyum sağlayarak, bir fikir hareketine önderlik etmek sadece güçlü iradeye sahip insanların yapabileceği bir şeydir." (sayfa:45)
    "İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincine varmazlarsa, ülkelerin kalkınması ve refaha kavuşması da mümkün olmayacaktır." (sayfa:49)
    "Mane tekel fares!
    Bütün bu meseleleri ciddiyetle düşününüz! Böcekler gibi, önemsiz, kişisel uğraşlarınızın ve dertlerinizin batağı için de kıvranmayınız. Bunun yerine devletin temellerinin yenilenmesini ve toplumun bundan sonra alacağı eğitimin yöntemini düşününüz." (sayfa:56)

    "Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin ilerleme ve yozlaşması, yalnızca devlet adamlarının ehil oluşlarından ve yönetim kabiliyetlerinden veya beceriksizliklerinden kaynaklanmaz. Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki eskiden beri “Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur.” denilmiştir." (sayfa:57)

    "Lev Tolstoy ise tamamen bunun tersini ileri sürerek şunları söylüyor:
    “Hayatı yaratan, olayların akışını belirleyen ve bunların özellik ve biçimini veren tek başına kişiler, Napolyonlar değil, halk kitlesinin kendisidir.” (sayfa:58)

    "Ülke yoksuldur, hem de her açıdan. Fakat çalışma enerjisi ve azmi, kendi fakir toprağına olan bağlılık ve sevgi bakımından çok zengindir" (sayfa:69)

    "Bu başarıların (resim, heykel, mimari) ülkenin sahip olduğu asgari olanak ve kaynaklarla elde edildiğini unutmamak lazım. Zira Finlandiya zengin bir ülke olmadığı gibi, vatandaşları da varlıklı değiller. Burada yetenek arayışına çıkarsanız, umduğunuzu bulamayabilirsiniz, çünkü nüfus üç milyonun altındadır. Yine de, bir bütün olarak ele alırsak, Finlandiya'nın imrenilecek bir refah müzesi olduğu ifade edilebilir." (sayfa:75)
    "Bu başarının sırrı nedir? ... Farklı çalışma tarzları... Bilgi ile beslenen emek on, yüz ve hatta bin kat daha etkilidir. Baskı altında, isteksizce, tıpkı bir köle gibi ve birileri tarafından zorla yaptırılan işler ve bunun için harcanan emek ağır ve ezici bir emektir. (sayfa:75)

    "Finlandiyalılar "Okul bizim temel zenginliğimizdir. Rusların sahip olduğu Ural dağlarının zengin maden yatakları, Sibirya'nın altın rezervleri bizde yok. Tabiat nimetlerini dağıtırken bize cimri davranmış. Bu eksikliği enerjimizle telafi etmek, vatandaşlarımızdan ülkemizin kalkınmasına azami ölçüde katkıda bulunmalarını istemek durumundayız. ...bu düzenin temeli okula dayanmaktadır. Okulumuzu elimizden aldığınız an biz de biteriz. Tıpkı mayasız hamur gibi çökeriz" demektedirler." (sayfa:79-80)

    "Ülke halkının Suomi ismi ile adlandırıldığı Finlandiya vatandaşlarının dürüstlüğü ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Finlandiya'da -Suomi'de bizzat bulunmamış bir şahsın Fin dürüstlüğünü anlaması ve böyle bir şeye inanması çok zordur. Benzer dürüstlük örneğine Finlandiya dışında hiçbir yerde rastlayamazsınız." (sayfa:83)

    "Nispeten genç bir ülke olan Finlandiya bütün bu başarıları 70-80 yıllık azimli bir çalışma sonucu elde etmiştir. Eriştikleri yüksek uygarlık düzeyi bütün halkın ortak eseridir. (sayfa:83)
    [Dipnot: Finlandiya'nın kuruluşu 6 Aralık 1971, Rusya tarafından kabul edilişi 4 Ocak 1918]
    [Dipnot: Kişi başına milli gelir 2017 verilerine göre; Finlandiya 42,612 dolar, Türkiye 9,826 dolar]

    Finlandiya'nın günümüze kadar süregelen gelişiminde aktif bir rol oynayan papazlara şöyle sesleniyor:
    "Halka canlı, gerçek vaazlar verin. Halka, asırlardır olduğu gibi, ikiyüzlü bir şekilde tekrarlayıp durduğunuz ruhsuz kelimelerden oluşan sıkıcı, itici din adamı diliyle konuşmayın. (sayfa:94)

    Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de yapılan piskoposlar toplantısında söz alan Snelman şu sözlerle kurtuluşun yöntemini tarif ediyor:
    "Kendi vicdanınız, halkınız ve Tanrı önünde dürüst olmak istiyorsanız, çevrenizde suçlu aramayın. Bilimi, felsefeyi ve aydınları suçlayarak ikiyüzlülerin bugüne kadar yaptığını sizler de tekrarlamayın.
    Kendinizi suçlayın!
    Kendinizi tedavi edin!
    Halka öğretmeniz gerekenleri önce kendiniz öğrenin!" (sayfa:96)

    Snelman, eğitim süreçlerinde türlü kesimlere misyon biçmiştir. Bu mevkidekilerin de en az diğerleri kadar çalışması gerektiğine vurgu yapmıştır. En başta öğretmenler, din adamları, yöneticiler, subaylar ve şu göndermeyi yaptığı memurlar.
    "Din adamlar ve öğretmenler gibi, memurlar da halkın eğitimi ve kültürel gelişiminden sorumludurlar." (sayfa:102)

    Kışlaları okul gibi çalıştırmaktan bahsediyor Snelman:
    "Ordu halkımızın tatmin edici ve iyi düzeyde eğitim alabileceği, sorumluluk duygusunu geliştirebileceği bir okul olabilir. Unutmayın, ülkenin en ücra köşelerinden binlerce sağlıklı genç, hayatlarının en parlak döneminde askere çağrılmaktadır.
    Onları ailelerinde ve günlük işlerinden kopararak, uzun bir süre için binlerce askerin bir arada yaşadığı kışlalara kapatıyorlar. Burada onları besleyip giydiriyor ve bütün ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Çoğu zaman gereğinden fazla çalıştırıyorlar, fakat bu gençler evlerine döndüklerinde askerde edinmiş oldukları alışkanlık ve beceriler kendilerine bir fayda getirmiyor." (sayfa:105)

    Kışlalar hakkındaki anlayışın değişerek, insanlar tarafından nasıl ifade edildiğini de şu sözlerle anlayabiliriz:
    "-Davranışlarınıza dikkat edin, kışlada değilsiniz!
    -Kışla gibi kokuyor.
    -Kışla onu bozmuş...
    -Kışla onu düzeltti.
    -Kışla onu yetiştirdi." (sayfa:107)

    Birçok subay, her bir askerin evine döndükten sonra vatanına nasıl hizmet edebileceğinden bahsediyor:
    "Yeni hayatın habercileri olun, Gidin ve ailenizin yaşadığı ücra köşelerde insanların uyutulmuş zekâsını uyandırmaya gayret edin. Barışçıl bir hamlenin -kültürel kalkınma ve aydınlanma hamlesinin- muhafızları, neferleri olun." (sayfa:110)
    "Kışlaya birer cansız ağaç parçası gibi geldiniz, ama şimdi yanınızda canlı bir ışık, güçlü ve her şeye kadir bir sıcaklık da götürerek evinize dönüyorsunuz." (sayfa:112)

    Kitap okumak önemlidir ve gereklidir. Finlandiya'nın reçetesine bol miktarda "okumak" yazıyor zaten Snelman. Fakat salt olarak kitap okumanın tek başına bir iş olmadığını, eğitimini aldığı teorinin pratiğe dönüşmesi gerektiğini de şu sözlerle açıklıyor:
    "İnsanlar bu şekilde kendilerini kandırıyorlar. Günlerini, aylarını hatta yıllarını uydurma olayların anlatıldığı romanları okuyarak geçiriyorlar. Bir iş yaptıklarını sanıyorlar, ama ülkede kültür emekçileri yok. Halkın zekâsı derin bir uykuda, cehalet, kaba davranışlar ve yoksulluk giderek artmaktadır. Ülke sürekli fakirleşmekte, ekonomik, manevi ve zihni açılardan iflasa sürüklenmektedir. Zamanında belli alanlarda eğitim almış ve ülkenin kendilerinden yardım beklemeye hakkı olduğu insanlar bugün neredeler? Kendileri eğlenceli, aptal hikâyeleri okumaktan sarhoş olmuşlar." (sayfa:117)

    Snelman'ın futbola bakış açısı da çok ilginç:
    "Ben sizlerin -genç Finlandiyalıların, sadece Macarları ayakla topa vurarak yenmekle yetinmemenizi, aynı zamanda Almanları, Fransızları ve İngilizleri beyniniz, kalbiniz ve iradenizle, bilim, ustalık, ticaret, zanaat, adil hukuk düzeni gibi alanlarda, ülke refahının artırılması için halkın verdiği mücadelede yenmenizi istiyorum.
    Sokrates'in resmini arayıp bulun ve meşhur Herkül heykeliyle karşılaştırın. Sokrates portresinde bilge bir insanın kafası, beyin için mahfaza görevi gören büyükçe bir alın hemen göze çarpmaktadır. Sanki beyin alnın içine sığmıyor, orası bu kadar büyük bir beyin için çok dardır. Sokrates'in alnı ve kafası böyle görünmektedir.
    Şimdi de Herkül'ün heykeline göz atın. Her şeyden önce eski Yunan efsanelerinin bu büyük kahramanının kudretli, ağır ve kaslı vücudu bizi hayrete düşürmektedir. Güçlü bedeni taşıyan kütük gibi muazzam bacakları gemi halatı gibi düğümleniş kol kasları, geniş omuzlar, kabarık göğüs kafesi ve mandayı andıran boyun. Ve boynun üzerinde orantısız derecede küçük bir kafa, dar ve ensiz bir alın. Bütün bunlar büyük bir fiziki gücün belirtileridir, bu gücün kesinlikle entelektüel veya manevi bir yönü yoktur. Herkül muazzam bir vücut yapısına, sağlam kemiklere ve kuvvetli kaslara sahip birisidir, fakat kendisinin büyük bir zekâ, güçlü bir maneviyat ve ruh timsali olduğu söylenemez." (sayfa:121)

    Çocukların eğitimiyle ilgilenmeyip onları başıboş bir şekilde bırakan ebeveynler için Snelman şöyle söylüyor:
    "Açık söylemek gerekirse, çocuklar anne ve babaları ve çok sayıda teyze ve amcaları ile birlikte aynı evde yaşasalar da, bir yetim gibi büyümektedirler. Onları çok iyi yedirip giydiriyor ve sağlıkları ile ilgileniyor olabilirler, fakat çocuğun zekâsı ve kalbinin temizliği konusunda çok az kafa yoruyorlar. Hakikaten, çocuklarımızın şimdikinden daha kötü olmamalarına hayret etmek gerek." (sayfa:124)

    "Hayattaki aşırı düzensizliğin başlıca nedenlerinden birisi herkesin hayatta iyi bir düzen kurmaya çalışması, fakat hiç kimsenin hayatın kendisini düzene sokmak istememesidir"
    (Lev Tolstoy- sayfa:127)

    Şımarık ve tembel çocuk yetiştiren ebeveynler! Eserinizle bir gün karşılaşacaksınız!
    "Çocuklar aileleri ile birlikte yaşadıkları müddetçe, bu 'hayat dersi' kendilerine aşılanmaya çalışılıyor. Bunu yapmak isteyen kimdir? Anne ve babalar! Çocuklar ve gençler egoist duygularla büyümekte, sadece kendilerini beğenmektedirler. Sığ ve fakir ruhlu bu insanlar aynı zamanda tembel, ahlaksız ve şehvet düşkünü birer sapık olarak toplum hayatına dahil olmamaktadırlar.
    Sonuç olarak, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye -vatanına, insanlara, emeğe, büyük fikirlere, anne babasına ve nihayet kendisine- saygı ve sevgi duymayan insanlara dönüşüyorlar.
    Ne ekerseniz, onu biçersiniz.
    Ne pişirirseniz, onu yersiniz." (sayfa:128)

    Peki, Finliler ne yaptı?
    "Fin aile yapısı değişmeye ve hem zekâ hem de maneviyat açısından yeniden şekillenmeye başlamıştı." (sayfa:129)

    Yarvinen'in halk üniversitesinin profesörlerine seslenişi:
    "Bilim insanları sahip oldukları bilgileri de alarak, insanların ulaşamayacağı yüksek zirvelere çıktılar. Kitaplar ve gazeteler halkın anlamadığı karmaşık ve ağır bir dille yazılıyor." (sayfa:150)
    Eski Yunanlılar zamanında bilge Sokrates, yıllar boyunca meydanlar kalabalık halk toplulukları ile hayatın yüksek gerçekleri ve güzellik konusunda sohbetler yapmıştır. Halkı aydınlatacak benzer şahıslar neden bizde yok? (sayfa:151)

    Kitabın "Karokep" bölümünde "Yarvinen" adlı tüccarın küçük esnaflıktan Tatlı Krallığına yükselişi anlatılıyor. Burada hem müthiş bir girişimcilik dersi veriliyor hem de Yarvinen'in harekete geçmesini sağlayan roman, Robinson Cruose'un etkisi göze çarpıyor. Robinson, Yarvinen'e esin kaynağı olmuş.
    Robinson Cruose hikâyesi, yükselmek isteyen halklar için bir bilgelik kaynağı, ders kitabıdır.
    "Robinson Cruose dünyadaki en büyük kahramandır. Bütün diğer kahramanlardan -Romullar'dan, Sezarlar'dan, Napolyonlar'dan üstündür. Robinson, bir kültür devriminin, bu yolda verilen emeğin kahramanıdır, yılmayan ve yaratıcı bir iradenin canlı örneğidir.
    Robinson Cruose, İngiltere'nin, Kuzey Amerika'nın elde ettiği gücü ve şöhreti anlamanın anahtarıdır. Robinson, yeryüzündeki sevinçlerin peygamberi ve havarisidir. Leopardi'den, Schopenhauer'dan Hartmann'dan yüz gömlek üstün bir bilge, daha iyi bir hayat için verilen mücadele kazanılacak zaferin müjdecisidir.
    "Yorgun veya hastalık derecesinde zayıf beyinlerin ürettiği zekice fikirleri bir tarafa bırakın" diyor Robinson. "Gerçek hayatı ele alalım, mesela, ben buna bir örnek olabilirim. Fırtına denizde gemiyi alabora etmişti. Bırakın vatanınızı, uygarlığın olduğu herhangi bir kara parçasına bile çok uzaktasınız. Her tarafta göz alabildiğince uzayıp giden meçhul bir deniz. Bütün yolcular arasında sadece bir genç hayatta kalmıştır. Dalgalar kendisini ıssız bir adaya atmıştır, aç ve çıplaktır. O ne yaptı peki, öldü mü? Umutsuzluğa kapılarak intihar mı etti? Robinson zorlu bir çalışmayla parçalanmış gemiden kurtarabildiği malzemeleri adaya çıkardı, kendisine ev yaptı. Buğday tarlası ekip, biçmeye başladı, vahşi keçileri evcilleştirdi. Daha sonra ilkel kabilede yetişmiş bir insanı uygarlıkla tanıştırarak, kendisine yardımcı ve arkadaş yaptı. Kısacası, rahat ve ferah içinde bir hayat kurdu.
    Bunları bir genç, yalnız başına ve ıssız bir adada gerçekleştirdi.
    "Finlandiyalı kardeşlerim! İki milyonluk halkımız, yani bizler, genç bir delikanlı olan Robinson'dan daha mı zayıf, aciz ve beceriksiziz?"
    Sayın profesörler, din adamları, hakimler, mühendisler, memurlar, avukatlar, genç Suomi'nin evlatları, aydın kesimimizin değerli temsilcileri! Sizler neden kendi halkınızın içinde birer Robinson olmak istemiyorsunuz? Robinson ıssız adada ilkel bir insanı, bir yamyamı yetiştirerek, onun şahsında kültürlü bir arkadaş ve yardımcı edindi. Sizlerse yaşadığınız büyük kentlerde, yüksekokulların, gazete binalarının, tiyatro ve müzelerin duvarları arasında oturarak, kendi halkınızın temsilcisi olan milyonlarca insanın cahil, ayyaş ve kaba, neredeyse, ilkel ve vahşi olduğunu söyleyip sızlanıyorsunuz.
    Robinson'un hayalini önünüze alın ve yaşadığınız dünyaya karşı yaklaşımınızı tekrar gözden geçirin." (sayfa153-154-155)

    İnanç istismarcılarına gelsin bu kısım:
    "Sabır, ihtiyaç ve yokluklar karşısında kaderine razı olmak halk kitlelerinin doğal bir görevi olarak kabul edilmeye başlanmıştır."
    "Halkın dayanma gücünü dini bir vecibeye dönüştüren kişiler, dini de sabır dini olarak görmeye başladılar." (sayfa:169)
    İnsanlar arasındaki ayırımı bahçe-orman şeklinde açıklıyor:
    "Bahçenin her tarafında kum dökülmüş temiz, kuru ve hoş patikalar bulunur. Patikalar boyunca çiçekler, meyve ağaçları ve çalılar ekilir. Çayırlarda biten otlar düzenli olarak biçilmekte, akşamları sulanmaktadır. Köşelerde etrafı güller ve salkım bitkileri ile sarılmış pergolalar var. Fıskiyelerden su akmakta, orada burada heykeller göze çarpmaktadır. Ağaçların gölgelediği yolların kenarlarında rahat banklar bulunmaktadır. Her bir ağaç ve çiçek, en küçük ayrıntısına kadar düşünülmüş ve dikkatli bir çalışmanın izlerini taşımaktadır.
    Ormanda ise farklı bir manzara hakimdir. Her şey bakımsız ve kendi başına bırakılmış, kaderine terk edilmiştir. Ağaçlar ve çalılar tohumlar nereye düştüyse, oracıkta biterek büyür. Yer yer geçilmez fundalıklara rastlanmaktadır. Fırtınanın devirdiği ağaçlar düştükleri yerde kalarak, çürümekte. Yol ve çığırlar birbirine karışmış ve düzensizdir, bu yolları temizleyip düzenleyecek kimse yoktur.
    "Bahçe, halkın üst kesimlerini temsil etmektedir"
    "Halk ormanında ise daha çok doğanın yaşam koşulları geçerlidir." (sayfa:170-171)

    Yaban romanında Ahmet Celal'in köylüler hakkındaki düşünceleri ve bunun sebebi olarak Türk aydınını görmesi, bu kısımla benzerlik taşımaktadır.
    "Ülke nüfusunun büyük bölümünün cahil ve kaba olduğunu görmek ve buna tahammül etmek utanç verici bir durum. Kendisi eğitimli olan ve kültür güneşinin ışığıyla aydınlanan herkes bu durumdan sorumludur." (sayfa:171)

    Ülkedeki eğitim faaliyetlerini yürüten ve politikasını belirleyen devlettir.
    "Halkın büyük bölümünün eğitimsiz olması devlet eliyle yapılan bir kötülüktür... İlkel halkların fakirlik ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmalarının nedeni sahip oldukları toprakların zenginliklerinden faydalanmamalarıdır." (sayfa:172)

    "Ülkede, halk kitleleri gerektiği gibi eğitildiği takdirde, birer sağlıklı emekçi olarak topluma hizmet edebilecek kaç ayyaş bulunduğunu tahmin edin. Ülkemizdeki cahillerini tembellerin, nihayet, suçluların sayısını belirlemeye çalışın. Şahsiyetin şekillenmeye başladığı çocukluk ve gençlik yıllarında bu insanlar hayatın karanlık ormanlarında yalnız başına bırakılmışlar; hâlbuki o dönem kendilerine düzgün bir eğitim verilseydi, birçoğu vatanın değerli evlatları olarak yetişecekti." (sayfa 173)

    Bizler, başka ülkelerin ders saatlerini ve okulda geçen gün sayısını karşılaştırıyoruz. Kendimizde de yaklaşık olarak benzer sayıların olmasını istiyoruz.
    "Bizler -genç halklar, Almanlar, Fransızlar ve İngilizlere göre, iki, üç hatta on kat daha fazla çalışmalıyız. Önce onlara yetişmeli, daha sonra da onları geçmeliyiz. (sayfa:177)

    L. McDonald... adlı papazın dini duygulardan uzak bir anlayışın ateistlik ile benzerlik taşıdığını çarpıcı şekilde ifade ediyor.
    "İnsanlar günlük hayatlarında ateisttirler. İnanç olarak ateist değiller aslında, Tanrı'nın fikirlerini inkâr etmiyorlar; çok fazla Tanrıları var ve onlara tapıyorlar. Fakat ilahi duygudan yoksunlar, kalplerinde Tanrı'ya ihtiyaç hissetmiyorlar. (sayfa:196)

    "Bizim halkımızı oluşturan yüz binler de günlük hayatlarında benzer şekillerde ateisttirler. Tanrı'yı ve dini temelde inkâr ettiklerini söylemek doğru olmayacaktır. İşin aslı şu ki, insanlar Tanrı hakkında düşünmüyor ve ondan bahsetmiyorlar. Tanrı'nın ve dinin günlük yaşamlarında herhangi bir rolü yoktur... Kurumuş nehirler de böyledir, uzun süre susuz olsalar da, "nehir" diye anılmaktadırlar. Bizim "kuru" insanlarımız da bu nehirlere benzer." (sayfa:197)

    Üniversite sınavını kazandığımı öğrenince, ben de bütün test kitaplarımı yakmıştım. Demek ki yakmaya kıyamayacağımız kitaplarla yetişmemişiz. Yahut yakılmasının en ufak bir kıymeti olmayan kitaplar okumuşuz. Mc Donald tespit etmiş.
    "Liselerde öğrenciler imtihanlar bittikten sonra bir araya gelerek, ders kitaplarını özel bir törenle yakıyorlar. Neden acaba, bunun anlamı nedir?
    Çünkü ruhen ölü okullarımız öğrencilerin beynini canlı düşünceler yerine kuru ve sıkıcı okul kurallarının cansız tozuyla doldurmaktadır. Okullar öğrencilerde bilgilenme arzusu uyandırmamakta ve bilimsellik yaklaşımını geliştirememektedir.
    Okulun temel görevi öğrencilerin bilimi anlamaları ve ona değer vermelerini sağlamaktır. Fakat okul bu görevini yerine getiremiyor." (sayfa:199)

    McDonald:
    "Önce bilimsellik, sonra bilim.
    Önce sanatsallık, sonra sanat."
    Sanatsallık ve bilimsellik, bilgiye ve güzelliğe ulaşma arzusu bir zemin, bilim ve sanat ise bu zeminde yeşererek büyüyen ve gelişen çiçeklerdir. (sayfa:200)

    "Her şeyi ve Her şeye Hayat Veren'i sev!" (sayfa:201)

    Her şeyi eleştiriyor. Yanlışları biliyor ve söylüyoruz. İyi tamam da, ya sonra?
    "Siz ne yapıyorsunuz? Neden hiçbir şey yapmıyorsunuz?" (sayfa:202)

    "Herkes, ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyor, fakat kimse bir şeyler yapmak istemiyor veya yapamıyor. Yapamıyorlar, bir işi becerme yetenek ve istekleri gelişmemiş, kendileri bu yönde geliştirilmemiş ve eğitilmemiştir." (sayfa:204)

    "Hayatı inşa etmeye ne zaman başlayacağız? Sayın bay ve bayanlar, hayatınızın borcunu ne zaman ödeyeceksiniz? (sayfa:209)

    İyi Ruh ve Kötü Ruh arasında geçen konuşmaların içinden bir kısım:
    "Sen büyük fikirlerin taşıyıcısı olan insanları öldürdün ve öldürmeye devam ediyorsun, fakat bu fikirlerin kendisini öldürmeye gücün yetmedi ve hiçbir zaman da yetmeyecek."
    "İşlediğin cinayetler düşünce şehitleri doğurmakta, birçok insanı iyilik ve hakikate götüren büyük fikirlere yaklaştırmaktadır." (sayfa:213)

    Kimlerden bahsediyor sizce?
    "Hepsi karanlığın gönüllü ve çoğu zaman da hevesli uşaklarıdır.
    Hepsi buz gibi soğuk ve arsız, kalp, vicdan ve utanma duygusundan yoksun kişilerdir.
    Onlar hayatın parlak ışıklarını söndürmekle meşguldürler.
    Kendileri ile mücadele etmek, hatta çoğu zaman tartışmak bile kolay değildir. Bu kişilerin kendilerine has, şeytani ve dışarıdan inandırıcı mantık sistemi var." (sayfa:230)


    Cem Yılmaz gösterisinden; +Mesajı neydi gösterinin? +Mesaj, sen ne alırsan o!
    Aha bu kitabın mesajı!!!
    "Başarısız olduğunuzda veya önünüze engeller çıktığında 'Biz denedik, başlattık, mücadele ettik, ama destekleyen olmadı. Her adımımızı attığımızda engellerle karşılaştık, düşmanlık gördük' şeklinde konuşmayın. Hiçbir zaman böyle konuşmayın. Karanlığın kötü ruhu söndürüyorsa, siz tekrar yakın. Işık bir kere sönerse, siz ikinci kere yakın, üçüncü, beşinci, yedinci, yüzüncü, bininci kez yakmaya devam edin"
    "Yakmaktan yorulmayın! Etrafınız tamamen aydınlanana kadar kendiniz yanın, başkalarının da yanması için çaba gösterin. Yürüyeceğiniz yol dikenlidir, hemen başarılı olmaya şartlanmayın. Takdir ve anlayış beklediğiniz bir anda sizinle alay edebilirler. Onur ve şöhret yerine iftira ve nefretle, yardım yerine gizli entrikalar ve hatta açık savaşla karşılaşabilirsiniz. Onlarca, yüzlerce ve binlerce karanlık güç aydınlık emellerinizi söndürmek için çaba gösterecek ve söndürecektir de, ama siz yanmaya devam edin.
    Yanın ve diğerlerini de ateşleyin!" (sayfa:231)

    *Finlilerden bir kesim L.McDonald'ın kitabında bahsettiği şeylere çok kızmış.
    "Bu kitap Fin halkına karşı bir hakarettir. McDonald kendisi İsveçlidir, ayrıca Kont unvanına sahip bir asilzadedir. Biz Finlandiyalılardan nefret eder. Kendisinin Finlandiyalılar hakkında benzer şeyler yazmaya hakkı yok."
    Şeklinde düşünenlerin görüşü yenilmiş ve kazanan Finlandiya olmuş.

    Darısı başımıza...
  • Kötü" bir adam sigara, arada bir de içki içer; hatta damarına basıldığında ağzını bile bozabilir. Sohbetleri her zaman ağza alınacak türden değildir; güzel havalarda bazı pazar günleri kiliseye gitmek yerine kırlarda dolaşır. Yıkıcı fikirleri de vardır; örneğin, barış istiyorsanız savaşa değil barışa hazırlanmanız gerektiğini düşünebilir. Hatalara karşı tutumu bilimseldir; tıpkı arıza yapan otomobiline olan tutumu gibi. Vaazların ve hapis cezasının, patlak bir otomobil lastiğinin tamirine yararı neyse, kötü alışkanlıkları düzeltmekte de yararının o kadar olduğunu iddia eder. Yanlış düşünce konusunda daha da terstir. Ona göre "yanlış düşünme" sadece düşünme, "doğru düşünme" de sözcükleri papağan gibi tekrarlamaktır. Bu durum, onun her türden garip fikirleri olan kişilere yakınlık duymasına yol açar.
  • "...Para insana güzellikler verebilir. Ama aslında madalyonun öbür yüzü var. O insanın huyunu değiştiren, kötü alışkanlıklar kazandıran bir alçaktır dostum. Belki bunları çocukça bir düşünce olarak kabul edeceksiniz, ona da bir şey diyemem..."
  • ...düşünce gölge gibidir, kendi başına iyi yahut kötü değildir, iyi mi kötü mü olduğunu yapıp ettiklerin belirler.