Adam, "Neden hep bu kadar sinirlisin anlamıyorum," deyince daha da sinirlendim.
"Sinirli değilim," dedim sinirle. "Sadece bu ilişkide çabalayıp duran tek taraf olmaktan yoruldum. Artık hiç konuşmuyoruz. Sanki kocamla değil de bir ev arkadaşıyla yaşıyor gibiyim. Günümün nasıl geçtiğini sorduğun yok, işimin nasıl gittiğini sorduğun yok, nasıl hissettiğimi sorduğun yok. Varsa yoksa, 'Akşama ne yaptın?' ya da 'Mavi gömleğim nerede?' ya da 'Anahtarlarımı gördün mü?' Ben ev hanımı değilim. Benim de bir hayatım, bir işim var. Bana kendimi o kadar itici, o kadar sevilmez, o kadar görünmez hissettiriyorsun ki..."
Keşke insanlar da kitaplar gibi olsalardı.
Bir romanın yarısına gelip de beğenmediğinizi fark ederseniz onu bir kenara bırakıp yenisini bulabilirdiniz. Aynısı filmler ve diziler için de geçerliydi. Öyle yaptınız diye kimse sizi yargılamazdı, vicdan azabı duymazdınız, siz söylemek istemediğiniz takdirde kimse bilmezdi bile. Ama insanlar söz konusu olduğunda sonuna kadar gitmek zorunda kalırdınız ve ne yazık ki herkes sonsuza dek mutlu yaşamazdı.
Bir evlilikte aynı karakterleri çok uzun süre oynarsak hikayeden sıkılıp bırakmamız yahut sonuna ulaşamadan ilgimizi yitirmemiz kaçınılmaz değil miydi?