Geri Bildirim
  • Kurtuluş savaşı çok önemli bir mücadelemiz olmasına rağmen edebiyatta ve sinemada yeterince anlatılamadığını düşünürüm. Ama bu kitap gercekten cok güzel bir tarihi roman. Yaşananları küçük bir kasaba ekseninde ama genellenebilir bir bakış açısıyla anlatmış yazar. Çok begendim.
  • Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ

    Kasabadan davet almıştı. Titizlikle hazırlandı. En güzel elbiselerini giydi, heybetli kıratına bindi ve kasabanın yolunu tuttu. Mevsim bahar her taraf yemyeşildi. Uzaktan koyunları otlatan çobanları gördü. Yeşil meranın içine dağılmış bembeyaz koyun sürüsü… Sadece tepesinde beyazlık kalmış olan o koca dağın ovadaki yansımasıydı adeta görüntü... Kuş sürüleri geçiyordu gökyüzünde öbek öbek. Belli ki onlar da yeni konak yerlerine gidiyorlardı. Bu sene kar az olmuştu ama baharın yağan bol yağmur, onun eksikliğini telafi etmişti. Hatta zaman zaman tehlikeli sellere de yol açmıştı.


    O bütün bunları kafasından bir anda sildi esas gidiş amacına odaklandı. Kasabadan bir ziyafete çağırmışlardı. Gitmemek olmazdı. Zaten köyden sadece kendisine davet gelmişti. Öyleyse bu bir onurdu. Gitmeliydi ve orada bulunmalıydı. Ziyafeti de merak etmiyor değildi. Şöyle mükellef bir sofranın başına oturup türlü yiyeceklerden doyasıya yiyecekti. Kafasındaki ziyafet hayali gözünün önüne geldikçe ağzı sulanıyor, ayakları harekete geliyor, altındaki at daha bir hızlı koşuyordu. 

    Neyse ki ulaştı kasabaya, gideceği konağın önünde atını durdurdu. Hemen hizmetçiler atı aldılar ve ahıra götürdüler. Ağır konağın ağır misafiri olarak ağır adımlarla merdivenleri tırmandı yukarı doğru. Konuşma seslerinin geldiği tarafa yöneldi. Dışarıdaki ayakkabılara bakılırsa içerisi epeyce kalabalıktı. Şöyle kulak kabarttı içeriden gelen seslere. Bir tanıdık ses duymaya çalıştı ama nafile… O an tanımadığı insanların içinde rahatsız olacağını düşündü. Dönüp gitsem mi diye geçirdi içinden. Ama gelmişti bir kez, girmeliydi. 

    İçeri girdi, evin sahibi büyük bir nezaket ve içtenlikle karşıladı konuğu. Münasip bir yere buyur etti. İçi biraz rahatlamıştı. Merhaba dedi her biri oturanların… Hepsine tek tek karşılık verdi. Düşündüğünün aksine samimi bir ortam kendiliğinden oluşmuştu. 

    Sofra geldi ortaya… Neler yoktu ki? Beyaz örtüler üstündeki sofrada bir kuş sütü eksik dense yeriydi. Türlü türlü yemekler, salatalar, tatlılar… Velhasıl hayalinden geçirdiğinin çok çok fevkinde bir sofra vardı ortada… Helalinden her şey vardı anlayacağınız… Köyde ziyafet vermeye kalkışsa bunların ancak onda birini tedarik edebilirdi. Yemeği yiyip buradan hemen uzaklaşmalı dedi kendi kendine. Birisi bir laf eder. Sonra bir de başımıza ziyafet çıkmasın vallahi hepten rezil oluruz köyde.

    Yediler, içtiler, şöyle bir geriye çekilip halıdan yapılmış yastıklara yaslandılar… Biraz sonra kahveler göründü. En sadesinden ve en okkalısından… Biraz zorlanarak içti. Kahve alışkanlığı pek yoktu. Şöyle bir çay olacak ki, dedi kendi kendine. İçinde otlarının yüzdüğü, açık kırmızı renkte… Tavşan kanı diyorlardı. Gerçi hiç tavşan kanı görmemişti ama, herhalde iyi bir şey demek istiyorlardı. Ancak biraz açık olanı hoşuna giderdi. Çayın damağına sert gelmesinden ürperirdi. Ya ağzına kuru üzüm ya da sert kesme şeker kırıntısı alıp içmek daha keyifliydi onun için. Ama olmadı. Yanındakilere de alçak tarafını göstermek istemedi. Bozuntuya vermedi ama, biraz zor içmişti beyaz tabaklar içinde beyaz fincanlarla getirilmiş kahveleri… Şimdi bir kahve mırra olacak ki dedi yanındaki. O nasıl bir şey? dedi merakla. Çok sert bir kahvedir, içimi bir hayli zordur ama içtikten sonra insanın ağzında uzun süre geçmeyen hoş bir tat bırakır. Anlayacağın tam bir keyif işi. Yok ben almayım dedi. Zaten elindeki sade kahveyi çok zor içmişti. Şimdi bir çay olacak ki, diye geçirdi içinden tekrar...

    *

    Sabahleyin köy odasında toplaştılar… Herkeste bir merak vardı. Nasıl geçti Ağa dediler? Ne yedirdiler, ne içirdiler? Yüzünü ekşitti. Belli ki çok memnun kalmamıştı. Yoksa konağı mı bulamadın Ağa? Yüzünden düşen bin parça. Yoksa seni içeri mi almadılar? 

    Şöyle bir kasıldı, başını yukarı doğru kaldırdı, söyleyeceği şeye uygun bir havaya girerek: “Yahu bir çay bile vermediler” dedi sitem yüklü öfkeli bir sesle…  

    Herkes şaşkındı. Küçük dillerini yutmuşlardı sanki. Kimse bir şey söyleyemedi. Nasıl olurdu? O konağı bilirlerdi. Öyle yedirmeyecek, içirmeyecek insanlar değildi. Birisi zorla toparlandı ve kısık bir sesle, hiçbir şey yedirmeden mi gönderdiler seni Ağa? diyebildi. 

    Biraz daha kabararak kendinden emin ve bir o kadar da kendini haklı göstererek: Yok yok… Çok güzel ağırladılar. İçeri buyur ettiler. Her şeyler vardı sofrada. Gece düşünüze gündüz hayalinize sığmayacak şeyler vardı. Yedim her bir şeyden, patlayacak gibi oldum hatta. En sonunda kahve ikram ettiler, çok acıydı ama onu da içtim…

    Oradan birisi atıldı, şaşkın bir şekilde, ama bir çay bile vermediklerini söylemiştin az önce Ağa, bu nasıl iş? diye sordu. Evet, bir çay bile vermediler, dedi. Bir çayın sözü mü olurdu. İnsan bir çay verirdi. Koca konakta, koca bir ziyafet ver, ama bir çay bile verme! Olacak şey mi?

    Oradan homurtuyla karışık bir ses duyuldu: “Baksanıza bir çay bile vermemişler adamcağıza. Bunlara güvenip yola çıkılmaz…”

    Köyün hocası şöyle bir kıpırdandı. Yeni gelmişti. Köylünün huyunu suyunu çok bilmediği için her lafa girmek istemiyordu. Biraz toydu da doğrusu. Ama ortada büyük bir yanlışlık olduğunun da farkındaydı. Bir şekilde düzeltmeliydi. Kasabayı ve adetlerini çok iyi bilirdi. Orada yetişmişti. İmam-Hatip Lisesini bitirdikten sonra yükseğine gidememiş, geçim derdiyle bu köye imam olarak gelmeye razı olmuştu. 

    Efendiler dedi, bir yanlışlık var. Belli ki, Ağa biraz acele etmiş her nedense. Aslında nezaket icabı beklemesi gerekirdi. Telaş etmiş demek ki, aceleyle çıkmış konaktan. Biraz daha bekleseydi, çay servisi başlardı. Orada adettir, çay servisi biraz geç başlar. Çayla birlikte sohbet olur. Hatta ilave tatlı ikramı da yapılır…

    O sırada bir gürültü duyuldu. Herkes o tarafa baktı. Ağa yan üstü yere düşmüş, yüzü morarmış, çenesi kilitlenmişti…
  • "Zira menekşe, rengi mor olduğu için ne kadar suçlu ise bu insanlar da yanılmaları yüzünden o kadar suçlu idiler."
  • Çilek Mevsimi, adı gibi çilek tadında bir kitaptı :)

    Maalesef bu topraklarda töre denen bir gerçek var, aklın sınırlarını zorlayan , insanların hayatlarını mahveden bir lanet, işin en acı tarafı da varlığını bugün bile devam ettiriyor olması..

    Hikayemizin erkek karakteri Yağız, Mardin'li başarılı bir mimar, yıllar önce sırf bu geri kalmış adetlerden kaçmak için terk etmiş doğduğu toprakları, kendisine yarım bir hayat kurmuş, yarım diyorum zira geride bıraktığı Aşiret'in peşini hiç bir zaman bırakmayacağının ve topraklarını ne kadar istese de tam anlamıyla terk edemeyeceğinin farkında , bu nedenle tam olarak bir yere yerleşememiş, ev diye kaldığı otelleri, aşk diye gecelik ilişkileri tercih etmiş, çünkü bir gün geri çağırıldığında arkasında bağlanabileceği birilerini bırakmak istememiş, ta ki Mira ile karşılaşıncaya kadar :)

    Mira, güzel ve akıllı bir kadın, kendisine ait küçük bir cafe si var, Yağız'ın aklını başından alan çilekli tartların sahibi, tamam tartı geçelim, direk sahibi Yağız'ın aklını başından almış olabilir :))

    Güzel bir bahar günü, Yağız ve Mira'nın yolları çilek kokan bu Cafe'de kesişiyor, kız farkında bile olmadan adamın kalbine bir dilim Çilekli Tart la sahip oluyor, önceleri kaçıyor adam, bağlanmaktan korkuyor, bağlanırsa bırakamayacak, hep sahip olmak isteyecek, ve bu, kızında hayatını, törenin, aşiretin eline bırakması anlamına gelecek,

    Fakat işler hiçte istediği gibi olmuyor, aralarında başlayan tutkulu aşk, onları yakıp kavururken, Yağız'a töreyi de aşireti de unutturuyor ,evleniyor kadınla, ama mutlulukları kısa sürüyor, neden mi, çünkü Mardin'de işler karışmış durumda, Yağız'ın abisi kayboluyor, ve onun öldüğüne karar veren lanet olası aşiret, dul kalan yengesiyle evlenmek zorunda olduğunu söylüyor, üstüne bir de hem köyün hemde Yağız ve ailesinin başına bela olan Berzan Ağa...

    Mardin'e geri dönüp işleri yoluna koyması gerek, nasıl yapacağını kendisi de bilmiyor ama, eğer gitmezse aşiret evlendiğini öğrenip, karısıyla tehdit edip hayatını mevzu bahis yapacak..

    Yağız'ın işi çok zor , Mardin'e dönüp işleri yoluna koyabilecek mi , töreden, kurşunlardan kurtulup geri dönse bile, döndüğünde hiçbir şey söylemeden sadece bir notla terk ettiği kadın onu affedebilecek mi , tüm bu sorular beynini kemirirken, Yağız, Mira'nın kucağındaki minik sürprizi gördüğünde töreye bir kez daha lanet ediyor..

    Kitapta Yağız'ın çocukluk arkadaşı Sidar'da dikkat çeken bir karakter, soğuk ve karizmatik, kötü gibi görünen ama tam tersi olan bir adam, Mira'nın kuzeni Bengi ile tesadüfi karşılaşması ve birbirlerinden etkilenmelerini zevkle okudum, keşke onlarında hikayesini anlatacak ayrı bir kitap yazılsaydı :)

    Kitabın yan karakterlerinden Ela ve Mira'nın abisi Sarp'a pek yer verilmemiş, gerçi onlara ait kitap sırada ve okunmayı bekliyor "Bir Günah Gibi"

    Bu kadar güzel bir kitabın eksileri de vardı tabi söylemeden geçemeyeceğim, öncelikle yazı puntosu, insanı kör bırakmaya yetecek bir ölçüdeydi, üstelikte kitabın başlarında sürekli geçmişe dönülüyor, bu kadar küçük bir puntoyla üstüne bir de el yazısıyla , cehennem azabıydı desem yeridir :)
  • Doğunun en sevmediğim yüzünü anlatan bir kitap Emanet Gelin :(

    Yeşil gözlü Berçem gelinin kendisi ne kadar güzelse kaderi o kadar kötü yazılmış,küçük yaşta ailesini kaybetmiş, kendisinden çokta büyük olmayan dayısı Afran büyütmüş kızı on dört yaşına kadar, Afran bir tıp öğrencisi,güçlü,yakışıklı,ve sağlam karakterli bir genç..

    Bir zaman sonra Mardin'in en güçlü, zengin ve saygı duyulan ağası Raber Ağa, Berçem'i yanına alıyor,ve Afran'ı okuması için yurt dışına gönderiyor,Berçem'i kendi kızı Alaz'dan ayırmıyor, kızlar kardeşten daha yakın anlaşıyorlar, yıllar sonra ağanın oğlu Ciwan kıza aşık oluyor, Berçem, Ciwan'a aşık olmamasına rağmen, aileye olan sevgisinden ve bağlılığından dolayı Ciwan'ın evlenme teklifini kabul ediyor, fakat düğün günü Ciwan vuruluyor ki onun nedenin de karşılıksız bir aşk olduğunu kitabın sonuna doğru öğreniyoruz...

    Asıl hikaye töreler gereği, Berçem'in Ciwan'ın istanbul'da yaşayan kardeşi Barzan ile evlendirilmesiyle başlıyor, Barzan oldukça yakışıklı ve güçlü bir adam, ailesinden bağımsız bir şirket kurmuş, son derece varlıklı,istanbul'da gününü gün eden, evlenmeyi düşündüğü Azra adında uyuz bir sevgilisi olan ve tavırlarıyla beni delirten biri :)

    Fakat Berçem'in bir bomba gibi hayatına düşmesiyle bu kibar eğlenceli adamın içinden adeta bir Hulk çıkıyor :) kıza yaptığı psikolojik işkenceler, her gün seni boşayacağım diye ortalarda dolaşması, sofrasına bile oturtmaması, Barzan'ın gırtlağını sıkma istediği uyandırdı bende,üstelik bunlar yetmezmiş gibi birde sevgilisiyle aynı evin içinde yaşamaya başlayıp kızın gözleri önünde oynaşması bende ve Berçem'de bardağı taşırdı, Berçem ilk zamanlar sessiz kalırken sonrasında çenesiyle Barzan'ı iyice çıldırttı, hiç bir lafın altında kalmadı ve çoğu zaman benden tam puan aldı :)

    Fakat hayatın onlar için farklı planları vardı,Mardin'den istanbul'a uzanan bu hikayenin hiç umulmadık bir şekilde tekrar Mardin'de son bulacağını ikisi de hesaba katmamışlardı :)

    Güzel bir kitaptı,yazarın kalemini sevdim,devam kitaplarını merakla bekliyorum :))
  • 1. Dünya savaşı dönemi insanların yaşadığı zorlukları, kararsızlıkları o dönemin diliyle anlatan yazar karakterlerin psikolojisini o kadar iyi anlatıyor ki adeta kendinizde hissediyorsunuz.
  • Küçükken Cegerxwîn meşhur siyah beyaz portresini birçok evde, işyerinde görmüşlüğüm vardır. Hep aklıma takılan ve öğrenmek istediğim bir şahsiyetti. ( Şahsiyet olduğuna emindim zira sıradan bir insan bu kadar çok kişinin sevgisini kazanamazdı.) Aradan uzun zamanlar geçmesine rağmen küçüklükten aklıma kazınan bu şahsiyeti ne yazık ki yeni yeni tanımaya başladım. Kendisi Kürd şiiri denilince akla gelen ilk isimler arasında olmasına rağmen yalnızca Kürd milletinin değil ezilen tüm halkların savunucusu olmuştur. Kendisi Mardin'de doğmuştur. Küçük yaşta anne-babasını kaybedince ablasıyla yaşamaya başlar. I.Dünya savaşı yıllarının yoksulluk ve sefaletinden o dönemde yaşayan her insan gibi o da nasibini alır ve ablasıyla beraber Suriye'ye taşınır. Hayatının çocukluk ve gençlik dönemini zengin ağa ve beylerin çobanlık ve ırgatgatlığı ile geçtiği için ezilen emekçinin,işçinin, köylünün hakkını bir çok şiiride dile getirir. Cegerxwîn ayıran özellik tabi ki sadece bu değildir. Kendisinde küçük yaştan beri zaman geçtikçe onunla birlikte büyüyen okuma aşkı onu diğer birçok kişiden ayırır. Daha Türkiye'deyken medrese öğrencilerinden okuma yazma öğrenir. Suriye de ablasının yanından kaçarak köy köy medrese gezer ve kendini medreseye kabul ettirir. Hayatı icazet aldıktan sonra tamamen değişir. Kısa bir süre köylerde imamlık yapan Cegerxwîn bu mesleğin kendine uygun olmadığına kanaat getirir ve imamlığı bırakır. 'Okumak günahtır.' diyip cebini ve karnının dolduran insanlari cahil bırakan sözde şeyh ve imamlara karşı bir savaş başlatır. İran ve Irak’taki Kürt köyleri başta olmak üzere birçok bölgeyi dolaşır. Cegerxwin, Celadet ve Kamuran Bedirxan kardeşlerinin çıkardığı Hawar (Çağrı) dergisinin yayın ve dağıtım çalışmalarına da katılır. Cegerxwin’in birçok şiiri bu dergide yayınlanır. Şiirlerinin Hawar’da yayınlanmasından sonra Cegerxwin, artık geniş bir kesim tarafından tanınmaya başlar. Cegerxwîn uzun yıllar Suriyeli komünistlerle birlikte çalışır. Bu yıllarda sol düşüncesini pekiştiren, Marksizmle tanışan Cegerxwin, kurtuluşun sosyalizmde olduğuna inanmaya başlanır. Kendisi hakkında anlatılacak o kadar çok şey var ki bunları toparlamak çok zor. Kendisinin şiirlerine inip baktığımızda kendisini özetleyecek olursak onda Büyük Xâni'nin(Ahmedî Xâni) güçlü dilini ve ruhunu, Melaye Cizîrî'nin ahenkli dizelerini bulacaktır." diyip minik bir özet geçmek sanırım en doğrusu olacaktır. :)