• Zahter'in nazarında "seçilmiş" liğin "sınanmış" lıkla da güçlü bir irtibatı vardı. "Sınamadan seçmezler kimseyi" der, acıyla gülerdi...
  • "Seçilmenin şartı istifa etmekten geçer" derdi Zahter. "Dünyanın fenalıklarından, kötü ve kirli olan şeylerden istifa ederek Tanrı'ya yaklaşmak ve yakınlık kazanmaktır seçilmişlik.
  • 304 syf.
    ·10/10
    İbni arabinin arayışı ..
    Araf..
    Rüyalarından yola çıkarak hayalin içindeki gerçeği ve kendini bulma mücadelesi.
    Yağmur damlarının usulca yaprağa düşmesi gibi bir anlatım..
    İbni arabinin mi hâl dili yazara tesir etmiş yoksa yazarın hâl dili mi böyle naif bilemedim.
    İbni arabinin koşurken havayı bile incitmekten korkması gibi yazarın da okuyanı incitmekten korkması ve incelikle seçtiği kelimeleri ahenk içinde dizmesi usulca dokunuyor içinize.
    1.Bölümü okurken bir yağmur ferahlığı hissettim nedense..
    Birinci bölüm alıntıları:

    Uyku bakmaya perde görmeye bir ışıktı. Hakikate açılan bir pencere.. Göz uyurken uyanırdı bazen kalp. Gönlüne düşecek ilhamları toplamak için önce uykuya, sonra rüyaya ihtiyacı vardı.
    Gaflet değildi bu uyku. Duyular aleminin ötesine uzanan gönül gözüydü.

    elinde kitap, kapandı gözleri. Gözlerindeki perde, hakikate açıldı. Bir rüya gördü ibni arabi. Şerh etmek için ömrünü harcayacağı sembollerle örülü bir rüya.
    Kendi aydınlığını içinde taşımayanın gündüzü beklemesi beyhudeydi. Karanlığın örtüsüne bürünene gün ne yapabilirdi ki?
    İnsan en çok yurdunda kendisi olabiliyordu. Çocukluğundan itibaren toplayıp getirdiği ne varsa, sinesinde bohçalanmış bütün anıları, annesine sarıldığında ve onun kokusunu içine çektiğinde daha çok depreşti.

    ” Rüyalar, ruhumuza kaydedilen bir yazıdır. Onun şekilsiz alfabesini çözebilmek için, nefsimizi saflaştırmamız ve dünyevi hislerimizden arınmamız gerekli” dedi.
    insanın kendi yalnızlığında büyüteceği çiçekleri olmalıydı. Bahar’ın tazeliğini, içe akıtılan gözyaşı diriltebilirdi bazen..
    “Uzakları yakın eden Rabbim beni sana yabancı kılacak uzaklara savurma.! İçimde büyüttüğüm sevgimi, arayışıma perde kılma.. Hakikatin gölgesiyle avutma beni Rabbim! Sırrını göster, rüyamı hayra yor, ömrümü ardı sıra süreceğim bir işaret göster bana..”
    Bulmak için aramak gerekiyordu.

    1146 yılında El İdris’i tarafından çizilen haritanın farklı sebeplerle el değiştirmesi ve haritanın İbni Arabinin de rüyasına girmesiyle “Kuş nedir ? Sel nerede? Harf neyi gösterir? Ayna kimi sırlar? Ya harita ? “
    diye diye rüyasının peşinden diyar diyar gezerek bir yandan içindeki hakikati arama yolculuğu diğer yandan da gittiği yerlerde etrafındakilere hakikati anlatma yolculuğunun başlangıcı..
    O haritanın başına gelenler diyar diyar gezmesi şimdi kavuşacak derken her seferinde kıyısından dönmesi bu kadar da olur mu dedirtiyor insana.
    Diğer bölümlerde uğradığı şehirlerin coğrafi özellikleri içinde yaşayan insanların halleri ve siyasi durumlarına da değinilmiş. İskenderiye, Kudüs, Mekke ve Anadolu toprakları, Konya ve en nihayetinde Şam hafızama en çok kazınan şehirlerden. Oraların topraklarında gezmiş çarşılarından geçerken baharat kokularını duymuş gibi hissettim kendimi. Akıcı ve duru bir dille anlatıldığı için romanın içinde kaybolmamak mümkün değil. Kitapta verilen tüm duygular çok dozunda abartısız olağan ve doğal olması sizi okuduklarınızın tamamını gerçek olarak algılamanıza sebep oluyor.
    ... o zamandan günümüze haritanın yolculuğu ve günümüzde alanı tarihi haritalar olan bir doktorla haritanın buluşması sizi en çok hayrete düşürecek olan şeydir.
    Kitap sonuna kadar sizi sürüklüyor, merak ettiriyor, kendi içinizde sizi yoruma sürüklüyor. En etkilendiğimden kısımlardan biri de İbni Arabi, Abbas ve Mecuddini İshak dostluğu ve aralarındaki manevi bağı. “Evvela yoldaş sonra yol” kavramının altını fazlasıyla çizmiş. Birbirlerine bağlılık ve sadakatleri göz yaşartan cinsten. Her birinin dokunaklı hikayeleri ve vakti geldiğinden dünyadan göçmeleri.
    Etkisinden ne kadar sürede çıkabilirim bilmiyorum lâkin uzun süre rüyalarımda okuduğum yerlerde dolaşacak gibiyim. Ve bir haritayı inceleme ihtiyacı hissettim nedense.

    “Ölüm sönmüş bir hayat.. Ruh bir kuş gibi kanatlanıp Semaya yükseldiğinde, geride bıraktıklarına bir bak. Ne görüyorsun? İnsan hiçliği görmeden varlığın sırrını bilemez. Ölüm bir uyanıştır, varlığa uyanış...”

    2.3.4. Bölümden de yine ufak alıntılar:

    Kalpler iyilik ve kötülüklerin yazıldığı kağıtlardır. Kimi bu kağıtları yazarak uyanır rüyadan, kimi okuyarak.
    insanın imtihanı kıtlıkla değil, kendisiyle. Ölmek değil bazen yaşamak zor.
    Suyun rengi, kabın rengindendir. Eğil, bir bak kendine, kalbin hangi renk?
    Gönül toprağında neyi mayaladığına dikkat et!
    Ahiret, insanların adeta düş gibi olan hayatlarının tabir edildiği yerdir. Herkes yaşamının tabirinin ne olduğunu, neye takabül ettiğini ahirette bulacaktır.
  • Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (sav), bu gece iki aziz ve leziz yolculuk gerçekleştirdi: Önce Kudüs’e götürüldü. Ardından Arş-ı A’lâ’ya, Sidretü’I-Müntehâ’ya, yani, nihâi, “son nokta”ya...

    Kudüs’e yapılan ilk yolculuk, yani İsrâ hâdisesi, Hakikat Yürüyüşü’nün başlangıç noktası’ydı. Yol’a çıkıştı. Yol’a çıkılmıştı...

    İkinci hâdise, yani Mirac, İlâhî Huzur’a Yüksel/ti/liş’ti. Yolculuk’tu. Asıl yolculuk buydu.

    İki hâdise de, olağanüstüydü, beşerüstüydü; zamanlar ve mekânlarüstüydü. Mülk âleminden melekût âlemine yapılan yolculuklardı.

    İnsanı, beşerî putlardan ve dünyevî kirlerden arındırarak, insanlığa insanlığını hatırlatacak, bütün varlığa ve insanlığa İslâm’ın rahmet kanatlarını gerecek yeniden doğuş ve yenilenerek doğruluş yolculuğuydu Efendimiz’in bu iki beşerüstü, zamanlar ve mekânlarüstü yolculuğu.

    Bu iki yolculuğun bize öğrettiği ve hediye ettiği şey, Yol ve Yolculuk hakikatleriydi.

    Yol’un adı: Hakikat’ti. Yolculuğun adı, Hakikat Yolculuğu. Meyvesi ise Yükseliş’ti.

    Beşerî olan’dan İlâhî olan’a, mülk âlemi’nden melekût âlemine yükseliş. Ve melekût âleminden süt emerek yenileniş, arı-duru, tertemiz bir kişiliğe bürünüş. Yeniden doğuş ve yenilenerek doğruluş.

    Deyim yerindeyse, Kudüs yolculuğu, yeniden doğuş’un başlangıcı, Mirac yolculuğu ise yenilenerek doğruluş’un adıydı.

    ÖNCE “L”, SONRA “İLL”

    Başka bir ifadeyle, Efendimiz (sav), İsrâ / Kudüs Yolculuğu’nda, “Lâ” demiş, bütün beşerî ve dünyevî putları elinin tersiyle itmiş ve yeniden doğuş’un formülünü vermişti; Mirac Yolculuğu’nda ise, insanın nereye ve nasıl yönelebileceğine işaret etmiş, “İllâ” demiş yani “yalnızca O’na” yönelinebileceğini göstermiş, O’na yükselmiş ve yenilenerek doğruluş’un yüce formülünü ilan etmişti.

    Önce “Lâ”/ “Hayır!” diyerek bütün putları reddedeceksin ve ayartıcı mülk âlemi’ni terkedeceksin ki, yeniden doğuş gerçekleşsin. Melekût âlemi’ne açılan kapılar, sonuna kadar önüne serilsin!

    Sonra, “İllâ”/ “Yalnızca O’na!” yönelmek imkân dâhiline girsin, insan, zaman-mekân sınırlarını aşsın, İlâhî Kaynak’a ulaşsın, orada yunsun, yıkansın, arınsın ve yenilenerek doğrulsun, melekût âleminden devşirilen leziz ve diriltici meyveleri bütün insanlığa sunsun, insanlığa ve varlığa hakikat aşısı yapsın.

    İSRÂ VE MİRAC, NAMAZ’DA ÖZETLENMİŞTİ

    Mirac’da, Efendimiz’e ve ümmetine namaz hediye edilmişti. “Namaz, mü’min’in miracı”ydı.

    Aslında, bu iki gece yolculuğu, namaz’da özetlenmişti: Namaz’a başlarken alınan iftitah tekbiriyle mü’min, beşerî ve dünyevî olan herşeyi “Lâ” diyerek eIinin tersiyle iter: Sanki Kudüs / İsrâ Yolculuğu’nu tekrar eder; bütün putları reddeder.

    Secde’de ise, “illâ” / “yalnızca O’na” yönelir ve yalnızca O’na secde ederim, der: Böylelikle, miracını / yükselişini gerçekleştirir. Sağa ve sola, meleklere selâm vererek dünyaya arınmış, temizlenmiş ve dirilmiş olarak döner, yenilenerek doğrulur ve hayatın hakikatle buluşması yolculuğuna bizzat tanıklık eder.

    Namaz, hakkıyla ve huşû ile kılındığında, kişiyi, bütün kötülüklerden uzaklaştırır ve mülk âlemi’nde, melekût âlemine ulaştırır ve dolayısıyla Rabbine yaklaştırır. Ne büyük lütuf ve kerem bu!

    Mirac’ımız, yükselişimiz olsun; Rabbimiz, bu mübarek gecede hepimize rahmetiyle muamele etsin ve yüreğimizi öyle bir genişletsin ki, bize kem gözle bakanları bile yürek ülkesi’nin rahmetiyle kuşatsın. Vesselâm.