• Kum Kitabı yazarı Borges ve Adolfo Bioy Casares'den dünya edebiyatında iz bırakmış ünlü masalcılar ve masallardan bölümlerin kendilerine ait yorumlarla bir araya getirdiği bir eser.
    Adından da anlaşılacağı gibi masalların tamamına yakını mitlere ve olağanüstü kahraman ve gerçek dışı olaylara dayanıyor.
    Borges zaman zaman küçük oyunlarla bir masalın içinde gelgitler yaşatıyor ve keyifli bir kafa karışıklığına sebep oluyor.Kum kitabını okuyanlar onun tarzını bilir ve ne denli karmaşık olduğunu bilirler.

    Bir hikayenin Borges tarafından herkesin anlayacağı sadelikte yazılması yada anlatılması çok mümkün değildir zaten.

    Dikkatimi çeken bir değir husus dünya edebiyatına mal olmuş bu 103 masal, kaynağı itibari ile doğru bildiğimiz yanlışları da ortaya döküyor.Masallar, kıssalar, hikayelerde kahramanlık, hamaset, duygusallık ve hatta sebep sonuç ilişkisiyle aynı noktalara varılsa ve hepimiz tarafından çok bilindik ve aşina olsa da zaman ve kahramanları açısından ezber bozuyor. Yani özetle çok iyi bildiğiniz bir masalın kahramanlarının, zamanının ve mekanının aslında hiç de sizin bildiğiniz gibi olmadığını görüyorsunuz.
    Tabii konu mitler olunca aslında bizimkinin mi yoksa onlarınkinin mi doğru olduğu tartışılır.Daha da doğrusu mit olunca zaten doğruluğu tartışılır.O zaman ne yapmak lazım takılmadan okumak ve kıssadan hisse almak.
  • Ermişler ve peygamberler diyarı bir toprağın çocuğuydu o: uygarlığın beşiği ve üç büyük dinin yeşerip yaygınlaştığı bir toprağın çocuğu. Asi bir ruha sahip olan Cibran yazılarında Lübnan’ın eski feodal ağalarının yaptığı gaddarca haksızlıkları ortaya döküyor, dinsel bağnazlığı eleştiriyor, ruhban sınıfına karşı çıkıyor ve kadınların özgürlüğünü savunuyordu. Ruhban sınıfını acımasızca eleştirmesi bakımından, on dokuzuncu yüzyıl şairi Blake ile benzerlik gösterir. Nitekim ünlü heykeltıraş Rodin, Cibran’ı “20.yüzyılın Blake’i” diye tarif eder. Cibran, Hristyan olmasına karşın insanlığı bir bütün olarak düşünmüş, dinlerin evrensel özünü öne çıkarmış, Doğu ile Batı felsefelerinin güçlü bir sentezini yapmaya çalışmış ve çeşitli dinlere mensup toplulukların birarada yaşadığı ülkesi Lübnan’da Arap birliğini ateşli bir biçimde savunmuştur.

    Cibran, dinin, kişiyi özgürleştiren bir ruhsal yükseliş sistemi olarak algılanması gerektiğini ve dinsel hakikatin vicdan ve sezgiye dayanması gerektiğini savunur. Kendine yeterlik, kendini bularak yükselme düşüncesine dayanarak hem din adamlarının sultasına dayalı klasik kilise Hıristiyanlığına, hem de devlet tarafından topluma dayatılan bütün öğretim sistemlerine karşı çıkmıştır. İnsanın kendini bulması, kendi dünya görüşünü oluşturabilmesi için, kendine dayatılan bütün eğitim sistemlerinden, bütün kalıplaşmış geleneklerden kurtulması gerekir. Ancak o zaman insan kendini ve içindeki inancı bulabilir.

    Cibran’ın fikirleri üzerinde hem Sühreverdi gibi İşrakî ekolünden gelen Müslüman filozofların hem de Ralph Waldo Emerson, Nietzsche ve William Blake gibi Batılı düşünürlerin izleri vardır.

    Cesur fikirlerinden dolayı devletin sansürüne uğrayıp kilise tarafından aforoz edilince Cibran’ın sürgün hayatı başladı. “Bir dağın değil, bir şiirin ismidir” dediği memleketi Lübnan’dan sürgün edilen Cibran’ın, edebi anlamda da sürgüne maruz kaldığından ve hep palto altında okunan bir yazar olduğundan bahseder, memleketlisi olan Amin Maalouf. Fakat Cibran ileride “Doğrusu sürgünde geçirdiğim yıllar için pişman değilim” diyecektir.

    Göç ettiği ABD’de Mehcer (Göç) edebiyatının öncülüğünü yapan Cibran çok geçmeden eserleri ve düşünceleriyle geniş yankı uyandırdı. Amerika’nın 28. Başkanı olan Woodrow Wilson’un da dediği gibi, “O, Batı’yı kasıp kavuran ilk Doğulu fırtına” oldu. Bir Yakın Doğu’lu şair/yazar/filozofun Batı dünyasında bu denli etkili olabilmesi şaşırtıcı görülebilir. Ancak kutsal kitapların dilini andıran bir dille, keskin ironik ve sembolik tonlar taşıyan romantik bir havada evrensel temaları işlemesi ilgileri üzerine çekmesine yetti. İngiliz dilini kullanmaktaki ustalığınını da unutmamak gerekir.

    60’lı ve 70’li yıllarda Batı Avrupa ve ABD gençliği arasında en yaygın okunan ve tartışılan yazarlardan biri oldu Halil Cibran. En ünlü kitabı Ermiş 1923’ten bu yana ABD’nin en çok satanlar listesine İncil’in ardından ikinci kitap olarak, bir daha çıkmamak üzere girdi. Öyle ki Cibran 20.Yüzyılın dünyasında Shakespeare ve Lao Tze’yle beraber en çok okunan 3. ozan olmuştur. Ayrıca Elvis Presley’in de sıkı bir Cibran hayranı olduğu ve Ermiş’in binlerce kopyasını dağıttığı bilinmektedir. Zikrettiğimiz kitap 68 kuşağının özgürlük rüzgarlarının da beslendiği kaynaklardan biri olmuştur.

    Cibran’ın Kum ve Köpük isimli kitabında geçen “Söylediklerimin yarısı anlamsızdır, ama diğer yarısı anlaşılsın diye söylüyorum bunları” şeklindeki mısrasını, John Lenon biraz değiştirerek Beatles grubunun 1968 tarihli The Beatles albümünde yer alan Julia şarkısında kullanmıştır.

    Şiirleri yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Cibran aynı zamanda başarılı bir ressam idi. Resimlerinin bazıları günümüzde dünyanın birçok şehrinde sergilenmektedir.

    Kutsal topraklardan ilham alan, Akdeniz’in maviliğine boyanan, Lübnan vadilerinin esintilerini taşıyan, uygarlığın hikmetiyle yoğrulup mesellerden süzülen özlü sözlerin ustası olan Halil Cibran için son sözü Claude Bragdon’a bırakalım: “Onun gücü ruhsal hayatın o büyük kaynağından; dilinin görkemi ve güzelliği, onu kendi ruhuyla giydirmiş olmasından gelir. Yoksa nasıl bu kadar evrensel ve etkili olabilirdi.”

    Orhan Düz
    17 Ocak 2011
    Beşiktaş, İstanbul
  • Kum ve Köpük, Halil Cibran’ın en sevdiğim kitabı, defalarca kez okudum. Kitabı okumama vesile olan alıntı ile başlamak istiyorum incelememe :
    “Ruhumu yedi kez aşağıladım:

    İlki, onu yükseklere ulaşmaktan kaçındığını gördüğüm zamandı;

    İkincisi onu topalın önünde topallarken gördüğüm zamandı;

    Üçüncüsü kolayla zor arasında seçim yapması gerekip de, kolayı seçtiği zamandı;

    Dördüncüsü bir yanlış yaptığı ve kendini başkalarının yanlışlarıyla avuttuğu zamandı;

    Beşincisi güçsüzlüğe sabrettiği ve sabrını güce yorduğu zamandı;

    Altıncısı bir yüzün çirkinliğini hor gördüğü ve onun aslında kendi maskelerinden biri olduğunu anlamadığı zamandı;

    Ve yedincisi bir övgü şarkısı söyleyip de, bunun bir erdem olduğunu sandığı zamandı.”
    Bu alıntıyı gördüğümde o kadar etkilendim ki hemen okumak istedim kitabı. Kitap aforizmalardan ve mesellerden oluşuyor. Çok ince bir kitap olmasına rağmen içinde o kadar derin anlamlar yüklü ki okumak zaman alıyor, üzerinde yoğunlaşmak gerekiyor. Alıntı yazmaya kalksam kitabı baştan eklemem gerekir sanırım buraya, o kadar çok beğendim :) En çok hediye ettiğim, okutmak istediğim kitapların da başında geliyor bu kitap. Okuyunuz efendim.:)
  • Deniz, kum, güneş, havuz ve klima beşlisinden selam veriyorum size. Şeytan Ayrıntıda Gizlidir kitabı da bu sıcakta dekor amaçlı kullanılan şöminenin önünde buldum; Ahmet ÜMİT’ten okuduğum ikinci kitap. İlki tabiki de İstanbul’un En Güzel Abisi’ydi. Ödünç alarak okumuştum bir arkadaşımdan, iştahla bahsettiğim için kuzenim kendi kütüphanesindekini bana vermişti. Karşılaştırmak doğru olmaz tabii ama o daha güzel ve özeldi. Uzun cinayet romanları bence bir tık daha iyi oluyor konunun önemi olmaksızın. Kitapların içine çeken büyüsü romanlarda var bolca. Öykülerden oluşan kitaplar bana biraz insanların ergen dönemi gibi geliyor; gününü yaşamak için. Ötesini düşünmeden, doğaçlama, rahat, devam kaygısı, ince ayrıntısı olmadan.
    Kitap 12 cinayet öyküsünden oluşuyor; ana karakter olarak komiser Nevzat ve yardımcısı Ali’nin çözdüğü cinayetleri okuyoruz. Birer cümle içinde öyküleri açıklamak isterim.
    Kardeşim Ölüm birçok dizide, filmde, kitapta işlenen bir konu; tahmin etmesi zor olmayan sıradan denebilecek bir öyküydü. Herhalde tek yumurta ikizi olan herkes bu şekilde bir şeyler düşünmüştür..Çin İşkencesi tatlı bir öyküydü en azından farklıydı ve bence bir öykü olarak harcanmamalıydı. Hatta okunacak ve izlenecekler olarak not aldım bu öyküden; Bergman’ın Yaban Çilekleri, Pasolini ve öğrenmek için Frankfurt Okulu..Jinokoloğun Ölümü öyküsünde Jinokoloğun adının Rahmi olması inceydi..Vampirler öyküsü en sevdiğim öyküydü sanırım..Orman Katilleri ve Çok Bilen Az Yaşar daha bir sosyaldi; Faylar Kırılmadan ve Ölüm, Aşkı Kutsamaz, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir en ilginç öykülerdendi, kitabı okumayı zevkli kılan onlardı. Şeytan Ayrıntıda Gizlidir’i benim için zevkli kılan tabiki de öykü okumayı özlememdi, ilaç gibiydi. Keşke bütün dertlere, hastalıklara çare olsaydı bir kitap.
  • Yorumuma başlamadan önce bazı kitaplara karşı olan ön yargılarımızdan bahsetmem doğru olacak belki de. Gerek lisedeki edebiyat öğretmenimin “Tanpınar zor okunan bir yazardır.” demesi gerekse sosyal medyada okuduğum muhtelif yorumlar nedeniyle Tanpınar romanlarına biraz mesafeli durmuştum bu vakte kadar. Huzur, 2014 yılından beri kitaplığımda olan ama elimin bir türlü gitmediği bir kitaptı. Tatilde olmam sebebiyle tüm ilgimi, tüm dikkatimi tatil boyunca Huzur’a ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın roman diline vereceğime inandığımdan küçük sahil kasabama yalnızca Huzur’u getirdim. Gerekirse bir ay boyunca elimde tek kitap olacak ama anlayarak okuyacağım düşüncesindeydim.

    Bir otobüs yolculuğunda başladım ilk sayfaları okumaya Mehmet Kaplan’ın “Tanpınar Hakkında Birkaç Söz” yazısı güzel bir başlangıç oldu. Son cümlesinde, diyor ki Mehmet Kaplan: “Tanpınar’ı onun istediği gibi, dura dura, içlerine sindire sindire okuyanlar, onu sevecekler, yalnız ona karşı değil, bütün sanata, bütün insana ve kâinata başka bir gözle bakacaklar, kendilerini ebediyete götüren esrarlı ışıklarla dolu bir yolda bulacaklar.”
    Bu cümleyi okuduktan sonra “inşallah Tanpınar’ı onun istediği gibi okuyabiliriz.” duası geçti içimden.

    Sonra çekinerek başladığım kitabı elimden bırakamadım. İstanbul’dan uzakta deniz, kum, güneş üçlüsü dışarıda beni beklerken ben eski İstanbul sokaklarında Mümtaz ve Nuran’ın peşindeydim. Kitabın arkasında da yazdığı gibi İstanbul kitapta ayrı bir roman kahramanı gibi, bir İstanbul bir de musiki. Bu yıl Handan İnci anlatımıyla gerçekleşen “Tanpınar ve Müzik” konulu bir sohbete gitmiştim oradan aslında biliyordum kitabın içindeki eserleri ama okurken aldığım lezzet bambaşka. Bana Neva Kâr gibi muazzam bir eseri tanıttığı için de teşekkür ederim Tanpınar’a. : )

    Kitapta beni en çok etkileyen karakter İhsan. Onun insana olan inancı öyle kuvvetli ki kitabı tekrar karıştırdığımda İhsan’ın insana dair olan tüm cümlelerinin altına çizmişim.

    “İnsan birdir. Çalıştıkça ve bir şey yarattıkça kendisini bulur, iş mesuliyeti, mesuliyet düşüncesi insanı doğurur.” (264)

    “Zannetme ki sana kabuğunu kır, diye cevap vereceğim… O zaman dağılırsın! Sakın kabuğunu kırma; genişlet ve kendine mal et, kanınla işle ve canlandır. Kabuğun kendi derin olsun…” (272)

    Hatta İhsan’ın yaşamından olan kesitler ve düşünceleri bana Yahya Kemal’i hatırlattı. Yorumu yazarken etkilenmemek için araştırmadım ama Mümtaz’ın Nuran’a İhsan’ı anlattığı bölümde İhsan’ın Paris’e gitmesi, İstanbul’a dönüşünde kendi kaynaklarımızın etrafında döndüğünü söylemesi Yahya Kemal’i getirdi aklıma.

    Karakterlerin hepsi ince ince işlenmiş hiçbiri birbirine benzemeyen ama özlerinde aynı olan karakterler bütünü gibi. Herkesi sesiyle değerlendiren Macide, insana inanan İhsan, kırık bir Nuran, kırılmış bir Mümtaz, iki yol arasında kalmış Tevfik Bey, unutulmayacak bir sonla gidiveren Suat…
    Macide’nin Mümtaz’a kurduğu: “...çok örtünenler çok hülya kurarlar” cümlesi ile kendi hayalciliğime de bir selâm aldım Macide’den. Şu alıntıdan dâhi nasıl ince ince dokunmuş kahramanları içinde barındıran bir roman olduğunu tahmin edebilirsiniz.

    Romandaki tüm kahramanları bir masa etrafında toplayan yemek sahnesi romanın kalbi gibiydi. Dinlenilen musiki ile ruhlarının üzerindeki tozu silken kahramanlarımızın hayata dair, gelecek Türkiye’ye dair, insana dair, kendi hayatlarına dair konuşmaları ve Tanpınar’ın kahramanlarının duygularını, iç dünyalarını ilmek ilmek işleyişi hem damağınızda hem de dimağınızda lezzet bırakıyor.

    Zor okunan bir kitap olmadığını öğrendiğim Huzur genel olarak sevdiğim ve okumaktan edebi bir lezzet duyduğum bir kitap oldu. Elbette ki okuduğumuz romanlarda öfkelendiğimiz bölümler, kabul etmediğimiz fikirler vardır herkes okuduklarından payına düşeni alır, kendi düşüncesi ile kitaptakini tahlil eder zaten bir kitap bu şekilde okunuyorsa size bir şeyler katıyordur kanaatindeyim. Bunun için her kitabı okurken orada yer alan düşünceleri direkt almak yerine ‘kabuğu derimiz yaparak’ yazılanlardan öğrendiklerimizi tahlil ederek, kendimize katarak ilerlemeliyiz.

    Uzattığım için özür diler, herkese iyi okumalar dilerim.
  • İlk paragraf incelemenin teşekkür bölümü olduğundan okumayabilirsiniz!

    Halil Cibran ikinci okul ziyaretimde çok değerli felsefe hocamın Einstein'dan ve John Berger'den sonra önerdiği üçüncü yazar oluyor. Arzu Hocama bana ayırdığı zamanlar ve her zaman bir şeyler öğrendiğim ve düşündüren sohbetleri için teşekkür ediyorum.

    Her ne kadar Cibran için de yine çokça inceleme yapmış olsalar da Cibran'ın kendi gözümden görünüşü ve anlamını yazmak istiyorum.

    Ermiş kitabında Halil Cibran; Ermiş'in, gittiği bölgede halkın Ermiş'e sorduğu sorular ve onun verdiği cevaplar ile örülmüş bir akış tercih etmiş. Ayrıca Ermiş sorulan bu sorulara çok yönlü cevaplar vermiş. Sorular farklı açılardan farklı benzetmelerle cevaplandırılmış.

    Gezgin kitabında da anlatmak istediklerini bir öyküye bağladığından bu farklı bir özellik kazandırmış bu eserine Cibran. Hikayeden ana fikri ve değeri alıp üzerinde düşünmek için Gezgin kitabı okunabilir. Ve hikayeler bazı konularda metafor işlevi görmüş. Böylece fikir örnekle bağdaşıp akılda kalıcılığını artırmış oluyor.

    Kum ve Köpük kitabı ise Cibran'ın aforizmalarını topladığı eser oluyor. (Tam karşılar mı bilmem ama aforizma yerine serbest düşünce demek istiyorum -çünkü düşünceler soru cevap yoluyla veya hikaye yoluyla aktarılmıyor; doğrudan veriliyor) Kum ve Köpük boyutuna göre (sayfa sayısı) küçük olmasına rağmen içerik olarak büyük ve derin bir kitap. İşaretlediğim ve işaretlemediğim diğer aforizmaların üzerine tekrar tekrar düşündükçe ve yeni yeni anlamlar keşfettikçe kitabı tam anlamıyla okuduğumu söyleyebileceğim.
  • Borges ve öyküleri... Kimi kendine hayran bırakıyor, kimi sadece soru işareti oluşturuyor. Yine de okunuyor, çünkü okutuyor. Bu kitapta da birbirinden ilginç tam 13 öykü bulunuyor, bu rakam tamamen tesadüf diyor üstad (gerçekten öyle mi acaba). Benim favorilerim kitabın yarısında ortaya çıkmaya başladı, sonuna kadar da o şekilde devam etti. #dünyaedebiyatıokuyoruz etkinliğimiz vesilesiyle ben Borges'e doydum, biraz ara verdikten sonra okumaya devam edeceğim bir yazar olarak da notumu aldım. Tavsiyemdir. =)