• KURAL 1: “Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.”

    KURAL 2: “Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır. Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz. ‘Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı’ gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımızher olay, mükemmeldir.”

    KURAL 3: “İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır. Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır.”

    KURAL 4: “Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir. Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir.”
    (alıntı)
  • Arkadaşlar, ilginç ve yer yer komik bir yazı biraz uzun ama vakit olunca okunabilir Pierre Flener, bir süre Ankara'da çalışmış Lüksemburglu genç bir akademisyen. İnternet'te gezinirken Türkiye'ye ve Türk insanına dair tuttuğu "sosyolojik günlüğü" gördüğümüzde, Evrensel Pazar için uygun bir malzeme yakaladığımızı düşündük. Yaklaşık on gün süren uzun bir "elektronik mektuplaşma" faslının ardından günlüğü kısaltarak Türkçeye çevirdik. Okuyacağınız günlük, yer darlığı nedeniyle orijinalinin yaklaşık dokuzda biri ve bu nedenle Flener'in bir çok ilginç gözlemi dışta bırakıldı; ama kalanlar okumaya değer...

    Bir Yabancının Türkiye Günlüğü - Pierre Flener

    8 Eylül 1993 İşte Ankara'dayım.
    Venedik'e gidiş sorunsuzdu, Korinth Boğazı üzerinden vapurla İzmir'e geçiş ise bir zevk. Ardından otomobille olağanüstü Batı Anadolu topraklarını geçtiğimi ve yol boyunca Anadolu türküleri çalıp yüksek sesle eşlik ettiğimi söylemeyeceğim, herhalde duymuşsunuzdur! Mucize eseri, sadece bir lastiğim patladı ve 25 ölümcül kazadan kurtuldum (burada deli gibi sürüyorlar)... Ankara iki yüzü olan bir şehir; bir tarafta kendinizi bir Batı metropolünde hissetmenizi sağlayan süper-modern bölgeler, diğer tarafta ise tek adımda yüz yıl geriye gittiğiniz yerler. Birçok park var, sokaklar ise her zaman insan kaynıyor. Türk ürünleri/taklitleri ülkemdeki fiyatlardan üç kat daha ucuz, ithal mallar ise üç kat daha pahalı. Peki hava? Gündüz saatlerinde 28 derece civarında, gökyüzü masmavi, akşamlar hoş, geceler ise serin. Türk mutfağı dünyanın en iyi üç mutfağından biri sıfatını hak ediyor; hele mezeler ve tatlılar müthiş.

    30 Eylül 1993 Burada en önemli sıkıntı dil elbette; radyo, televizyon, gazete, reklam, paket vesairede söylenenleri/yazılanları anlamamak sinir bozucu. Türkçe hazırlık kurslarına yazıldım; bu hem ev sahibi ülkeye borcum, hem de bir ölüm kalım meselesi...

    16 Aralık 1993 Bir gün hem havaalanının nerede olduğunu ve geri nasıl döneceğimi öğrenmek, hem de dostlarım geldiğinde onları nasıl karşılamam gerektiğini görmek için havaalanına gittim. Yol, etkileyici bir zaman tüneli gibiydi: Önce Ankara'nın modern tepeleri, ardından da uzun süre boyunca gecekondudan köyler... Buralarda evler bir gecede yapılıyormuş; çünkü yüzyıllar önceki eski bir Osmanlı yasası, böylesi evlerin yıkılamayacağına hükmetmiş. Dolayısıyla, bu devasa banliyölerde şehir planlaması yok, hayat koşulları ise şehrin geri kalanıyla karşılaştırıldığında berbat. Üst sınıflardan bazı Türkler bu evlerden utanç duyuyor ve sizin onları görmenizi engellemeye çalışıyorlar. Buralarda bir yürüyüş yapmaya gittiğinizi söylediğinizde ise şok oluyorlar (çünkü onlar böyle yerlere asla gitmez). Buralara kenar mahalle diyorlar, ama bence şehir kenarındaki köyler olarak da görülebilirler. Ayrıca, ortalama Türk'ün yaşam tarzını, tüm hayatımızı geçirmemizi istedikleri o Beverly Hills gibi yerlerden kesinlikle daha iyi yansıtıyorlar. Türkiye'ye çalışmaya gelen hiçbir Batılının, çok az sayıda olan ihtişamlı zenginlerin nasıl yaşadığını (özetle, Batı'da olan biteni yorulmak bilmez bir şekilde taklit ediyorlar) görmek istediğini sanmam. Çünkü bu onlar için yeni bir şey değil; böylesi bir yaşamı, hatta daha iyisini ülkesinde de bulabilirler. Burada ilginç bir çıkar çatışmasıyla karşı karşıyayız: Çalıştığım yerdekilerin durumu oldukça iyi (bazılarınınki acayip iyi) ve ülkenin geri kalanı umurlarında değil gibi. Oysa yabancıların burada olma nedeni tam da bu! Türk toplumu hâlâ Batılı toplumlardan çok farklı; özellikle de nüfusun yüzde 1'ini oluşturan zenginleri düşerseniz. İnsanlar sevecen ve konuksever; size yardım etmek için kendi işlerini güçlerini bırakıyorlar ve henüz şu para kazanma/çağdaşlaşma/rekabet çılgınlığına boyun eğmemişler... Elbette, üstteki yüzde 1 bu durumu geri kalmışlık/azgelişmişlik olarak tanımlıyor, ama bir Ortadoğu ülkesine Batılı yöntemleri dayatmak zorundalar mı? Bu dünyayı McDonalds ve MTV'ci keşlerden oluşan küresel bir köye çevirmek zorunda mıyız? Bu fikirlerin "kendini besleyen ele tükürmek" olarak algılanabileceğinin farkındayım, ayrıca bir gecekonduda da yaşamak istemem, ama durun biraz, Ortadoğu'daki sayısız çelişkiye teslim oluyorum galiba... Artık bir televizyonum var; ama henüz kablolu yayın yok. Yine de apartmandaki çatı anteni 14 kanalı izlememe olanak tanıyor; MTV dışındaki hepsi Türk kanalları. Ben de oturdum ve insanları neyin çektiğini kavramak için bol bol zapping yaptım. Bir spor tutkunu olarak istediğimden fazlası var ama, maçların dışında elde ettiğim sonuç, diğer tüm ülkelerde olduğu gibi, oldukça üzücü. İthal edilip dublajlanmış film ve pembe diziler dışında birçok Türk yapımı ve müzik şovları (bazılarında o mükemmel sanat müziği var)... Ayrıca, hiçbir içeriği olmayan, tek varoluş nedeni her fırsatta Amerikalı amigolar gibi hoplayıp zıplayan taytlı kızları göstermek olan bazı aptal şovlar. Türkiye'ye ilk gelişimden (1986) bu yana ülke bir uçtan diğerine kaymış gibi: O zamanlar erotizme hiç izin yoktu (?), şimdi ise denetim sıfır ve kadınlar medyada aşağılanıyor (oldukça hassas konulara geldik, ama yine de devam edelim). Tüm bu şovlardaki çelişki şu ki, kamera seyircilere döndüğünde sadece erkekleri görmeyi bekliyorsunuz ama bir bakıyorsunuz birçok kadın var; hepsi de iyi vakit geçiriyor! Üstelik, bu kadınların çoğunun başı örtülü (türbanlı değil); yani erkeklere saçlarını göstermek istemiyorlar. Yine de, sahnedeki diğer kadınlar saçlarından çok daha fazlasını gösterdiği halde, oldukça eğleniyor gibiler... Bunu açıklayın bakalım! Bazı Türk kadın arkadaşlarla tartıştıktan sonra oluşturduğum tek teori şu: Türk toplumu kadınların sınıflandırılması konusunda ikiye bölünmüş. Birinde aile dünyası var; burada kadınlardan sadakat bekleniyor, itaatkâr eş, anne, aşçı ve temizlikçi. Diğeri ise erkeklerin dünyası; burada kadınlar "eğlence" için. Bu iki dünya kesişmiyor ve eş- kadın, eğlence- kadınını değersiz bir nesne (!) olarak görüyor. Bu nedenle, erkeklerin kendi dünyasında eğlenmesini hoşgörüyor, hatta teşvik ediyor. Aynı nedenden ötürü, polis ve doktor gözetimi altında fahişelik yasal; çünkü nesne-kadın, eş-kadının kıymetinin bilinmesini sağlıyor. Kapak kızları (birçok ciddi günlük gazetede bile varlar), birçok reklam ve televizyon şovunda çıkan kızlar, kadın şarkıcılar, aktrisler, dansözler vs., sadece erkeklerin dünyasına ait. Televizyon kanallarıyla ilgili kafamı kurcalayan bir başka şey de, genellikle zenginlere yönelik yayın yapmaları (birçok reklam, çoğu insanın sadece hayal edebileceği şeyleri tanıtıyor, stüdyolardaki dinleyiciler de oldukça zengin gösteriyorlar). Yapılanlar ise Batılı televizyonların bir taklidi sadece: Gruplar Batı enstrümanları çalıyor, Batı ritmleri besteliyor, gençler konserlerde Batı dansları yapıyor ve kızlar tıpkı bizim oralardaki isterik "groupie"ler gibi çığlıklar atıyor. Orkestralar Batı senfonileri çalıyor, herkes Batılı gibi giyiniyor vs. vs. Bu insanlar kendi kültürlerini fırlatıp atıyorlar, herhalde hepsi de MTV bağımlısı. Batı kültürünün, dünyanın hangi köşesinde olursa olsun herkese hitap etme anlamında evrensel olduğunu reddediyorum. Batı kültüründen zevk almamaları gerektiğini söylemiyorum (ne de olsa ben de Türk klasik müziğini çok sevmekteyim), ama bu işi öyle pervasız bir teslimiyetle yapıyorlar ki beni korkutuyorlar (bizim oralarda insanlar Klasik Türk Müziği dinlemek için kuyruk olmaz). Dedikleri gibi "en iyisi Batı" ise, Batılılar neden kaçıp buralara geliyor? Batıda herşey mükemmel değil. O zaman, insanın, bazı kusurları olsa da kendi kültürünü terkedip başka kusurları olan başka bir kültüre sarılmasının anlamı ne? Kabul ediyorum, hataları olduğuna ikna olmak istemiyorlar. Ayrıca Kemalizm, gidilmesi gereken yolun bu olduğunu söylüyor (Mustafa Kemal'in çıkardığı ilk yasalardan biri, o sıralarda geriliğin simgesi olarak kabul edilen bazı geleneksel giysilerin yasaklanmasına ilişkindi). 24 Mart 1994 Dolmuş Ortadoğu'nun her yerinde kısa bir süre içinde "kollektif taksi" kavramını keşfedeceksiniz. Bu, genellikle büyük bir otomobil veya bir minibüs; şehir içinde veya iki komşu şehir arasında sabit bir hatta gidiyor. Otobüsten farkı ise, biraz daha pahalı olmasına rağmen, uyması gereken bir tarife olmadığı için, dolar dolmaz kalkması ve yol sırasında istediğiniz yerde durdurup inebilmeniz. Üstelik, bu hatlardan neredeyse dakikada bir kollektif taksi geçiyor! Bunlar Orta ve Güney Amerika'da "collectivo", bazı Arap ülkelerinde ise "servis" diye adlandırılıyorlar, ama ben, çok anlamlı olan Türkçesini yeğlerim: Dolmuş! Gerçekten de, dolmuş sürücüleri, aldıkları yolcu sayısı ile Guiness Rekorlar Kitabı'na girmeye kararlı görünüyor. Şoförler tek başına çalışıyor, ama yolculuk, çok toplumsal bir olay. Yeni yolcular binip, gidecekleri yerin ücretini vermek istediklerinde öndeki yolculardan biri gönüllü kasiyer oluyor ve para elden ele geçiyor. Öndeki yolcu, şoförün para kutusunu açıp para üstünü alıyor ve arkaya uzatıyor! Bu para nakillerinde herkes işbirliği içinde ve Türkler, dolmuşun içinde bir yabancı görünce pek keyifleniyorlar, özellikle de ne yapacağını bilen ve iyi yapan bir yabancıyı. Bütün bu süreç, şoförün yola konstantre olmasını sağlıyor ve bu şoför freni sadece yolcu indirip bindirmek için kullanmakta. Dolmuş şoförleri, gözükara sürücülükleri ile ünlü... Bu dezavantajı dışta tutarsak, kollektif taksilerin, trafiğe boğulmuş ülkeler için çok mantıklı ve çevreci bir çözüm olduğuna inanıyorum. Batılı ülkelerde de dolmuşlar olmalı. Hamam Birkaç diğer "yabancı" ile birlikte bir "hamam hayranı" grup oluşturmuş durumdayız. Orta/üst sınıf Türkler, bugünlerde hamama, "hijyenik değil" (!) diyerek burun kıvırıyor. Dolayısıyla, hamamı şehrin daha yoksul bölgelerinde aramak durumundayız. Bulduğumuz hamama yaklaşık 5 haftada bir gidiyoruz. Belirtmek gerekir ki, Türk hamamlarındaki masajın, rehberimin deyimiyle "Kaliforniya'nın dokun- hisset yöntemleri" ile ilgisi yok. Daha çok ortaçağdan kalma askı-tekerlek yöntemlerine benziyor... Bu benzetme bir abartı değil, ama insan sonra kendini öyle iyi hissediyor ki! Tellak derinizi ve kaslarınızı yoğuruyor, her bir kemiğinizle tek tek ilgileniyor, izin verirseniz üzerinizde yürüyor, kol ve bacaklarınızı her yöne kıvırıp şekilden şekile sokuyor, göğsünüzü ve ensenizi tekmeliyor vs... Tabii bu sırada siz de bağırıp bayılmamak için direniyorsunuz. Tipik Bir Cumartesi Hafta sonları ne mi yapıyorum? Geçirdiğim başarılı bir hafta sonundan örnek vereyim. Evimden 12 kilometre uzaklıkta olan Sıhhiye Köprüsü'ne giden sabah otobüsüne biniyorum. Buradan geçen doğu-batı demiryolu, Ankara'yı kabaca güney ve kuzey olarak ikiye bölüyor. Kuzeyde eski Ankara ve gecekondular, güneyde ise modern Ankara ve orta/üst sınıf yerleşim bölgeleri bulunmakta. Sıhhiye Köprüsü'nnü altındaki boşluğu, tuhaf bir zar olarak görüyorum: Sadece yerinden yurdundan göçüp gelmiş Ankaralılar güneyden kuzeye geçiyor (birçok orta sınıf/zengin Türk kuzeye gitmez; kuzeydeki bazı lokantalara gitmek dışında). Alt sınıf Türkler ise sık sık güneye geçiyor; alışveriş veya sadece zenginlerin nasıl yaşadığını görmek için; tıpkı gerçek hayattaki bir Dallas gibi. Tahmin etmişsinizdir; ben elbette ki kuzeye gidiyorum. Burada insanlar daha farklı giyiniyor; başörtüleri, çarşaflar ve bıyıklar giderek çoğalmakta. Yollarda işportacılar, güneydekinden daha farklı şeyler satan dükkanlardan yükselen müzik ve yaşam var; müezzinlerin sesi artık daha yakından geliyor. Bir anlamda, Türkiye hakkında önyargılarımızın doğrulanması: Tipik bir Ortadoğu ülkesi! Atatürk Bulvarı'nı bırakalım ve sağımızdaki tepeye tırmanalım: İşte eski Ankara. Sokaklar daha dar ve eğri büğrü, eski Osmanlı mimarisi her yerden sizi gözlüyor ve her yer koca bir pazar. Her sokak bir üründe uzmanlaşmış; giysi, bakır, kilim, elden düşme mobilya, baharat, meyve- sebze... Sık sık kebapçılara, pastanelere veya çayhanelere rastlıyorsunuz (çayhane, içi duman dolu, sadece erkeklerin girebildiği ve politika ile futbolun tartışıldığı bir yerdir). Anadolu Uygarlıkları ve Etnografya müzelerinde birkaç saat geçirdikten sonra, medyada hiçbir zaman çalmadıkları türden gerçek Anadolu türküleri duyuyor ve sesi takip ediyorum. İşte saat kulesi; politikacının biri, herhalde belediye başkanlığına aday, kalabalığı toplamak için müzisyenler kiralamış, konser verdiriyor. Konser ve alkışlardan sonra politikacı işini yapmaya başlıyor ve okul, kanalizasyon, daha fazla ağaç vaadediyor... Kapılardan geçiyorum ve işte Ankara Kalesi'ndeyim. Kudretli duvarlarla çevrili. Sakinleri, bir mucize eseri, kırsal yaşam tarzlarını korumuş. Bir yüzyıl geçmişe adım atıyorum sanki; tek değişen, bazı Osmanlı yapımı ahşap konakların, sınıf atlattırılıp güzel manzaralı orta sınıf lokantalarına dönüştürülmesi. Yuppilik emareleri yok (henüz?) ve koşullar oldukça kötü. Çocuklar sokaklarda futbol oynayıp surların ötesine uçurtmalar salıyorlar. Hemen ileride duvarın üzerine çıkmış koca bir halıyı aşağı yukarı sallayıp tozunu atıyor. Ben geçerken büyük bir incelikle (belki de alçakgönüllülükle?) duruyorlar. Dar sokakların oluşturduğu labirentte kaybolmamaya çalışıyor ama sık sık geri dönmek zorunda kalıyorum, çünkü farketmeden bir bahçeye girmişim... Yeniden güzel bir müzik işitiyor ve "İşte bir politikacı daha" diyorum kendi kendime, ama öyle görünüyor ki bu, sokaklara taşmış özel bir eğlence (belki bir sünnet düğünü?). Ağaçlara yerleştirilmiş hoparlörler, ritmik el çırpmalar, dans ve şarkılar. Yakınlarda bir çayhane var ve sahibine, dışarıya bir masa çekebilir miyiz, diye soruyorum. "Tabii". İşte oturmaktayım, elimde lale şeklinde, güneşin ısıttığı bir bardak; müziği dinliyor ve dansedenleri seyrediyorum. Yoldan geçen meraklılar, bir Türk gazetesindeki haberleri okumaya çalışan, gelip geçeni seyreden bu sarışın yabancının aralarında ne aradığı hakkında fısıltılı tahminler yürütüyor. Bir namaz vakti daha geldi ve konumum mükemmel; üç camiden aynı anda üç müezzin birden ezana başlıyor. Gizemli bir an. "Güney"deyken çok aradığım o Ortadoğu havasını yakalıyorum... Türkler Hakkında Bazı Gözlemler Orta Anadolu'da binlerce yıl süren ağaçsızlandırma (bronz ve demir çağları, odun fırınlarına, tarımsal araziye ve limanlara büyük talep yaratmıştı) nedeniyle Türkiye'nin bu bölgelerinde pek fazla doğal orman kalmamış. Bu durumun farkında olan Türkler birçok ağaçlandırma programı yürütüyor ve yavaş büyümelerine rağmen, birçok ağaç dikilmiş. Ne yazık ki, tuhaf bir "sapma" nedeniyle bu yeni ağaçlar dama tahtası gibi dizilmiş; bu nedenle nereden bakarsanız bakın ormanın diğer ucunu görebiliyorsunuz! Türklerin, doğal haline bırakılması gereken şeyleri örgütlemesi ve öte yandan örgütlenmesi gereken şeyleri (örneğin şehir planlaması) kendi haline bırakması oldukça komik. Genel olarak, simetri ve mükemmellik kavramları Türklerin kafasında pek yer etmiyor gibi görünüyor (dama tahtası gibi dizilmiş ağaçlar hariç). Bu nedenle tasarım, mühendislik, inşaat, elişi vs. işleri oldukça kötü: Paralel duvarlar, tuğlalar ve kiremitler seyrek, kapı ve pencereler yuvalarına oturmuyor, su ve elektrik tesisatı her nasılsa dış duvarlardan geçiyor, yazılan şeyler düseltimiyo, vs. Ama Batı'nın simetri ve mükemmellik anlayışının geçerli tek yaklaşım olduğunu savunmuyorum elbette. Çoğu Türk için yüzde 80 doğruluk ve işlerlik yeterli; bu da kafayı kaliteyle bozmuş "Batılılar"ı umutsuzluğa sürüklüyor. Bir şey çalışmazsa, bir sonraki ve kaçınılmaz bozulmaya kadar alelacele onarılıyor. Türkler sorunun belirtilerine boşveriyor, nedenlere ise çok az eğiliyorlar. Bazı uluslar için geçerli olan "kaya öyküsü" burada da geçerli. Varsayalım ki kocaman bir kaya yolu tıkamış. Türkler kayanın çevresinden dolaşır ve zamanla bir patika yaratırlar. Ama kayanın bir tehlike olduğu, ayrıca istendiğinde kaldırılabileceği akıllarına gelmez! Elbette, bu Türk tarzı esneklik ve doğaçlama yeteneğinin işe yaradığı durumlar da var. Örneğin Türk tamirciler, otomobilinizi yeniden yola çıkacak hale getirmekte eşsiz, yedek parça veya aletleri olmasa bile! Bu onarım; aracın sadece biraz daha dayanmasını sağlıyor, ama yeterli. Olanaksızı tamir etme gibi gizemli bir yeteneğe sahipler! Bir başka nokta da, işlerin kurallara göre yürümemesi... Ne örgütlenme, ne program, ne öngörü, ne disiplin, ne kalite kontrol, ne optimizasyon var; ama çok sıkı çalışıyorlar. "İş gururu" ve "iş etiği"nin bu kadar belirgin yokluğunun nedeni ne acaba? Göçebe özellikler hâlâ devam mı ediyor? Yoksa işçiler çok düşük ücret aldıkları ve aşırı çalıştırıldıkları için iyi iş çıkarmaya aldırmıyorlar mı? Yoksa sorun devlette mi, yani insanlar belirsiz bir geleceğe yatırım yapmak mı istemiyor? Türk toplumu çok "sınıf bilinçli" bir toplum; yüzlerce sınıfsal tabaka vardır herhalde. Lokantalardaki garsonlardaki rütbe sistemine, veya kendisini temizlikçiden çok daha üstün gören çaycıya bir bakın! Türkiye'de orta sınıf neredeyse hiç yok. Zenginler daha da zenginleşiyor, yoksullar daha da yoksullaşıyor ve orta sınıf büyük bir hızla yokoluyor. Gelir dağılımı berbat: En düşük maaş ile en yüksek gelir arasındaki oran korkunç. Bazı insanlar "Batılı" standartlara göre bile zengin; yoksa son model bir Mercedes alamazlar. Dürüstçe çalışan hiçbir kişinin bir hayat süresince Mercedes alabileceğini sanmıyorum. Zenginleşmenin hızlı bir yolu ise zenginleri kazıklamak (ve zenginler her fırsatta kazıklanmaktan hoşlanıyor gibiler). Ne iş yaptığını sorduğunuzda, her Türk size "işadamıyım" diyecektir. Bu "işadamlığı" oldukça geniş bir kavram; çünkü kaldırımda (yasalara aykırı olarak) çakmak satan kişi bile kendini "işadamı" sayar. Ancak ortalama Türk'ün oldukça kötü bir işadamı olduğunu eklemeliyim. Açıklayayım: Birçok işyeri küçük, tek kişi veya tek ailelik işyerleri ve böyle oldukça mutlular. Tıpkı Osmanlı zamanındaki gibi, karşıdaki dükkan aynı şeyleri satıyor. Tek bilmeniz gereken, eski şehrin hangi bölümünün hangi üründe uzmanlaştığını bilmek. Bunu bilirseniz artık müşteri cennetindesiniz, çünkü tek yapmanız gereken "rekabete oynamak". Ama rekabet duygusu da pek yok; bir manava girip portakal istediğimde, bana portakalının bittiğini, ama komşu manavda olduğunu söyleyen çok oldu. Üstelik benimle birlikte komşu manava gelip, ben alışveriş yaparken komşularıyla sohbet ettiler! Avrupa'da manav kendi malını över ve komşusunun adını bile ağzına almaz. Ben bu nedenle Türk işadamlarını, Avrupa'daki hırs küplerine tercih ediyorum! Türk işadamlarının bir diğer ilginçliği de, paket delisi olmaları. Her nedense bir şeyleri gazete kağıdına sarmadan onu satılmış saymıyorlar. Sarılmasını istemediğinizi söyleseniz de boşuna... Trafik Buradaki trafik kuralları teoride Batıdakilerin aynısı, ama kimsenin bunlara uyduğu yok. Sonuçta, yollarda doğal seleksiyon kuralları işliyor. En büyük/en hızlı/en acımasız olan öncelikli; hangi yönden ve hangi hızla gelirse gelsin! Bu da yayaların en şanssızlar olduğu anlamına geliyor. Onlardan beklenen, bu durumu ve ezilmekten kurtulmak için hızlı olmayı bilmeleri. Sürücüler yayaların son saniyede önlerinden çekilmesine öyle alışmış ki, bunu "bekliyorlar". Kısacası burada tek bir trafik kuralı var: Başka kural yoktur! Birisinin dediği gibi: "Batılılar" kazayla ölür, Türkler kazayla yaşar! Ankara'daki yabancılar olarak, "Kritik Kütle Teorisi" (KKT) olarak adlandırdığımız bir şey var: Yayalar, 15-20 kişi olmaları koşuluyla, her yerden her zaman geçebilirler. Bu geçiş daima kendiliğinden, açık bir anlaşma olmadan, kitle, kritik kütle durumuna gelindiğini "hissettiğinde" gerçekleşir. Böyle büyük bir kalabalığın önlerinden yeterince hızlı çekilmeyeceğini, yani frene basmak zorunda kalacaklarını (aman tanrım!) bilen kızgın, kornaya basan sürücüleri ve o kaosu düşünün! Evet, "bu kadar". Lütfen bu izlenimlerimin, "Batılılar"ı Türkiye hakkında eğitmeyi amaçladığını, Türkler hakkında (olmayan) nefretimi dile getirmenin bir aracı olmadıklarını (nefret etseydim beş yıl burada kalmazdım) unutmayın. Eğer bazı Türklerin dikkatini bazı tuhaf yönlerine çekebildiysem, onları eğlendirmeyi bile başarmışım demektir! Hoşçakalın...
  • 278 syf.
    ·4 günde
    Bitti...Evet,sonunda bitti.. Farklı türde kitap okuduktan sonra zihnimin yaşadığı dengesizlik ve sonrasında yeniden adaptasyonu sağlamama şükrediyorum. Bu nasıl bir kitaptı da beni allak bullak etti..! Kadınlığın rengini bulmamızı sağlayan 8 adımla müthiş fantezilere götürüyor sizleri.. Yazar, nefesinizi kesip "yok artık" dedirtecek kadar uç şeylerden bahsediyor. Yaşanılan ilişkilerin sonunda insanlar özellikle kadınlar diyor,ciddi anlamda güvensizlik yaşamaya başlıyorlar. İşte yaşanılan bu güvensizlik hayatlarının her adımın da karşılarına çıkıyor. Bu aşılmazsa asla kimseyle evlenme diyor Adeline.. Önce bunu çöz ve sorunu ortadan kaldır ondan sonra özgürsün.. Bunu yapabilmek içinde S.E.C.R.E.T ailesine üye olmak lazım. Üşenmemiş,yorulmamış bize 8 aşama yaratmış ve bu aşamanın başlangıcı size verilen bir bileklik ve bu bilekliğe aşama konularından oluşturulmuş takılar yer alıyor. Tabii en önemlisi aşamaların kahramanı:adamlar.... Evet,tek bir kadın ve her aşamada farklı adamlar.. Tam bi çılgınlık! Örneğin; Kural 1: Cesaret. Bunun için bir adam yanınıza geliyor ve söylediklerini yerine getirme özgürülüğünü sunuyor: Aşamayı kabul ediyor musun Cassie? İster yaparsın ister yapmazsın.Ama yaparsan iyileşeceksin. Adamın teklifi ansızın soyunmanı isteyecek kadar büyük.. Ya da metal bir tezgahın üzerinde seni yerle bir edecek kadar acımasız... Seni boğulmaktan kurtarıp,öpücüklere boğan adamın şefkati kadar büyülü... Kabul ediyorum dedikten sonra o aşamanın içindeki gizli fanteziyi yaşıyorsun. Biten aşamanın sonunda bilekliğine cesaret takısını ekliyorsun. Bu böyle büyüyor. Sonra,güven,şefkat vesaire takıları geliyor. 8 Takıyı da bilekliğine ekledikten sonra S.E.C.R.E.T'in gizli dünyasının kıdemlisi oluyorsun. Asla zorlama yok tamamen özgür iradenin verdiği cinsellik dürtüsü.. ! Bu kitap bana,grinin elli tonunu anımsattı. Tamamen benzemese de yer yer aynı şeylere değiniyor. Sadece farkı:kurallar zorlayıcı değil ve birden fazla insanlar tarafından gerçekleştiriliyor. İşin özü şu: Kadınlar ne olursa olsun kendi güzelliklerinin,büyüsünün her zaman kendi cazibelerinde ve ruhunda olduğunu unutmasınlar. Sadece bir kıvılcım yaratmaları lazım o kadar..
    Bu kitapta yaşanılan olaylar gerçekte uygulanması mümkün olmayan şeyler değil. İncelemelerden birini okuduğumda "güzel anlatmış ama yapılmaz"demiş Aslında yapılıyor bu tür şeyler ama biz yapamadığımız için yapılmaz ya da yapılmamalı diye tahliller yapıyoruz. Saygı duyuyorum.
    Özgür olmak lazım ama sapıtmadan,kırmadan,incitmeden..
    Yaşamayı severek.. Öneri olarak okuyun ya da okumayın demiyorum. Hassas bi tür.. Aşamalar,takılar ve kendini gerçekleştirme serüveni..
    Sevgilerimle,
  • 247 syf.
    ·5 günde·9/10
    Evet sevgili Cerrah Asya nın Murat Ç ve Gül ile birlikte düzenledikleri etkinlik sayesin de tanıştım bu kitabla. Hepsine teşekkürlerimi iletiyorum.


    Evet başlık dikkatinizi çekti değil mi? Bence öyle, çünkü benim de dikkatimi çekmişti.


    Kitabın konusuna geçmeden önce biraz sizi yazar ve kitap hakkın da bilgilendirmek istiyorum. Yaptığım araştırmalara göre; Fahrenheit 451, Ray Bradbury’nın 1951'te ilk defa basılan ünlü bilim kurgu romanıdır. Anadilinde ise ilk basımı 1953’te yapılmıştır. Aynı zamanda ünlü fransız, sinemacı, François Truffaut tarafından da sinemaya uyarlanmıştır. ancak Truffaut kendi yorumunu katmayı tercih etmiş ve kurguda bazı değişiklikler yapmıştır. Bu film Türkiye'de “Değişen Dünyanın İnsanları” adıyla gösterime girmişti. İzlemek isterseniz filmi de buraya bırakıyorum https://www.filmmodu.com/...t-451-altyazili-izle


    Ray Bradbury ile tanıştığım ilk kitap bu benim. Yazar hakkında da pek fazla bir bilgiye sahip değildim. Kitabın bu baskısın da ise hikayeye geçmeden önce yazarın “ön söz” başlıklı satırlarını okuyoruz. Bu satırlar da yazarın kendi hayat hikayesinden ve kitabın nasıl basıldığı ile ilgilide bize yeterli bilgi sunuluyor. O satırları okumakta beni fazlasıyla memnun etti. Yazarı daha yakından tanımış oldum. Size de yazarı tanımak adına okumanızı tafsiye ederim.


    Evet gelelim kitaba. Şimdi size daha dikkatinizi çekicek bir şey söyleyeyim mi? Bizler, insanlar, bu devir de itfayiyeyi niye çağırır? Bu ne saçma bir soru, tabiki yangın çıktığı vakit dediğinizi duyar gibiyim. Bu soruyu niye sordum biliyormusunuz? Çünkü bu kitapta itfayeciler, yangını söndürmek için gelmiyor evlerinize, aksine yangın çıkarmak için geliyor!


    Şaşırdınız değil mi? Tabi normal şaşırmanız. Şimdi soruyosunuzdur itfayeciler neden yangın çıkarıyorlar? Neyi yakıyorlar? Sıkı durun o zaman cevap geliyor.


    Şimdi devlete çalışan itfayeciler düşünün, ve insanların kitap okumasına izin vermeyen bir devlet düşünün. Alarmlarla insanların evine gidip yangın çıkaran, kitaplar yakan itfayeciler düşünün. Evet yalnış duymadınız, kitap yakıyorlar. Sebepleri mi ne? Sebepleri: insanlar şiir okuyup üzülmesinler diye, deneme okuyup düşünmek zorun da kalmasınlar diye, roman okuyup hayal güçlerini kullanmasınlar diye, kısacası kendilerince insanların üzülmesini önlüyorlar. Evet bu düşünceye sahip olan bir devlet var. ve onların işini gören de itfayeciler var.
    “KURAL 1. Alarma çabuk cevap ver.
    2. Ateşi çabuk başlat.
    3. Her şeyi yak.
    4. Derhal itfaiye merkezine gidip rapor et.
    5. Başka alarmlar için tetikte bekle.”
    Evet o dönem itfayecilerin, kuralları aynen böyleydi.

    Bu bilgiyide şöyle bırakalım;
    “Kolonilerde, İngiliz etkisinde kalan kitapların yakılması için 1790’da kurulmuştur. İlk İtfaiyeci: Benjamin Franklin.”


    Bir nesneyi yakıyorsun, ama daha neyi yaktığının farkın da bile değilsindir...
    Evet yazar bu hikaye de, tam olarak böyle alıyor konuyu ele. Karakterimiz Montag.
    Montag 20 yıldır itfayeci olarak çalışıyor. Yani uzun zamandır kitap yakıyor. Ama daha neyi yaktığı hakkın da ise bir bilgiye sahip değildir. Bir gün, yine bir evi ve kitapları yakmak için yola koyulmuştu. Ve bu sefer evi ve kitapları yakarken bir kadının, kitaplarıyla birlikte yakılmayı göze alışı montagı etkiler. Yangın sırasın da bir kitap gözüne çarpar ve o kitabı alır saklar. Sonra ise montagın kitaplarla ilgili yolculuğu başlar. Devamını ise okuyun öyle öğrenin :) Kitabın heyecanını kaçırmak istemem.

    “Ve kitapları düşündüm İlk kez anladım ki bütün kitapların arkasında bir insan vardı. Her birini bir insan düşünüp yaratmıştı. Bir insan onları kâğıda dökmek için günlerini veriyordu. Ben bunları düşünmeyi bile daha önce asla düşünmemiştim.”


    “Adamın ömrü boyunca çevresine ve etrafına bakarak, yaşamı izleyerek yazdığı şeyi, ben geleyim iki dakika içerisinde bum diye yakıp bitireyim.”


    Kitapta, kitap okumanın yasak olmasını bilmelerine rağmen bazı insanların, hayla gizlice kitap, okumaya devam etmeleri ise beni çok etkiledi. Hatta kitaplarıyla birlikte yakılan insanlar bile vardı...


    Evet kitapın, türü bilim-kurgu, ise şahsi fikrim, yazarın bu işin hakkından fazlasıyla geldiği yönünde. Ben kendi adıma kitaptan güzel bilgiler edindim. Ve kitap içerisinden bir çok şeyi not ettim.


    Kitap hakkında ki incelemem bu kadar. Okumayı düşünüyorsanız, bir bakın derim. Şimdiden keyifli okumalar...
  • Japonya yı Japonya yapan adam
    DR. DEMING'IN 14 TEMEL KURALI

    Toplam Kalite Yönetiminin Temellerini atan Dr. Deming bu alandaki deneyimlerini 14 temel kural halinde özetlemiştir. TKY uygulamalarındaki başarı büyük oranda bu kurallarda anlatılan hususların yerine getirilmesiyle yakından ilgilidir. Bu kuralları ana başlıklar halinde özetleyelim :

    1. Ürün ve servislerde iyileştirme amacını sürekli kılın. (Sürekli iyileştirme birim alandan alınacak ürün miktarının arttırılması için toprağın, tohumun ve üretim yöntemlerinin geliştirilmesi çalışmalarıdır.)

    2. Yeni bir yönetim felsefesini uygulamaya koyun. (Günümüz koşullarında beklenen hata, gecikme, kabul edilebilir hata gibi kavramların yeri kalmamıştır. Herşeyin daha iyisini yapma olanağı vardır.)

    3. Kalitenin sağlanması için denetimlere güvenmeyin. (Kalite kontrol edilemez.Üretilir. Sonuçlara bakmak hiçbir anlam ifade etmez.)

    4. Işinizdeki başarıyı sadece fyatlara göre değerlendirme alışkanlığınızdan vazgeçin. (Fiyatı en ucuz olan malın maliyeti en ucuz olmayabilir. Kalite kavramı ile birleştirilmemiş fiyat bilgileri anlamsızdır.)

    5. Sürekli iyileştirmeyi tüm süreçlerinize yayın ve devamlılığını sağlayın. (Sürekli iyişleştirme aynı yangının defalarca söndürülmesi değildir. Süreç yeterliliğinin belirlenmesi ve değişkenliğin kontrolü ile daha iyinin hedeflenmesi ve uygulanması olarak algılanmalı, uygulanmalıdır.)

    6. Eğitimi kurumlaştınn. ( Yeterli eğitim programları ile desteklenmeyen projelerin başarı şansı yoktur.)

    7. Liderlik mekanizması oluşturun. (Liderlik yönetimin doğal işidir.)

    8. Korku engelini yok edin. (Doğruların konuşulması engellenmemeli, çalışanların yaratıcılığı desteklenmelidir.)

    9. Çeşitli birimler ve yönetim arasında engelleri yokedin. (Birimler arasındaki hedefler açısından çelişkiler olmamalı.)

    10. Çalışanları zorlamaktan, onlara sloganlar ve nümerik hedefler vermekten vazgeçin. ( Hedef "sıfır" hatadır ve hataların büyük miktarı (%95 ) yönetimden kaynaklanmaktadır. İyi bir süreçten kötü ürün çıkmayacaktır. Bırakın çalışanlar kendi sloganlarını, hedeflerini kendileri belirlesin.)

    11. Işyerlerine özgü nümerik hedefve kotaları yok edin. Kişileri bu rakama göre değerlendirmeyin. (Kalite ile birlikte değerlendirilmedikçe miktarlar anlamsızdır. Önce kalite felsefesi egemen kılınmalıdır.)

    12. Çalışanların işyerinden gurur duymalarını önleyecek engelleri yok edin. (Hızlı değil doğru çalışmak, rekabet değil işbirliği anlayışı yerleştirilmelidir. Çoğu ıaman yanlış yönetim, hatalı teçhizat ya da malzeme iyi performansı engeller.)

    13. Kişi geliştirmeye yönelik eğitim çalışmalarını destekleyin. (En iyi yatırım insana yapılan yatırımdır. Gücünüzü insanlarınız oluşturur. Yönetim ve diğer çalışanlar özellikle takım çalışması ve istatistik teknikler eğitimleri almalıdır.)

    14. Dönüşümü gerçekleştirecek somut işleri yapın. (Değişim de bir süreçtir.Yukarıdaki 14 kural doğrultusunda yönetim somut işleri planlamalı ve gerçekleştirmelidir. )
  • KURAL 1. Alarma çabuk cevap ver.
    2. Yangını çabuk başlat.
    3. Her şeyi yak.
    4. Derhal itfaiye merkezine gidip rapor et.
    5. Başka alarmlar için tetikte bekle.
    Ray Bradbury
    Sayfa 64 - İthaki
  • 1980 yılının 30 Ekim günü "bir olay yeri tespiti" için Fatsa'nın Çullu Tepesi ne götürülür Sadi Ekiz. Ağzında kan kokusu, temiz havayı ciğerlerine çekerken göğüs kemikleri sızlar. Karadeniz'in üstünde özgürce uçan martılara bakar, Fatsa'nın tüten bacalarına. Ve bir ses: "Hadi, hemen, koşarak git buradan!" Birkaç adım atar ki, ne olacağını anlar. "Kaçmaya çalıştı biz de vurduk" diyeceklerdir.
    Durur ve yüzünü katillerine döner...
    Eli tabancalı adamlardan biri Sadi Ekiz'in mavi gözleriyle göz göze gelir. Oysa, futbolda bir kural vardır: Penaltı atarken asla kalecinin gözlerine bakmayacaksın. Bakarsan golü kaçırırsın.
    Birbiri ardına kurşun sıkılır Fatsaspor'un kalecisi Sadi Ekiz'e...
    Derler ki, ateş etmeden önce, kaleci Sadi Ekiz'in gözlerine bakan aklını kaçırır... Ve sürekli olarak haykırır acı içinde: "Git dediğimiz anda, birkaç adım atarak geri dönmesini ve mavi gözleriyle bize çaresizce bakmasını hiç unutamıyorum."