• "Memleket bir Kurtlar sofrasına döndü mü, İsyan haktır."
  • Memleket kurtlar sofrasına döndüyse isyan etmek haktır
  • https://youtu.be/Av2oAlAlIgs

    Oy yiğidim, oy civanım
    Tüketme umutlarını
    Zalimlerin tahtlarını
    Yıkamazsan ona yanarım
  • 594 syf.
    ·Puan vermedi
    Yıllar önce Atilla İlhan'ın "Fena Halde Leman"kitabını okuduğumda olay örgüsü ve karakter tahlillerini başarılı bulmadığımı belirtmeliyim.Belki de söz konusu "kaptan"olunca romancı kimliğinin de öncü olması bekleniyordur."Kurtlar Sofrası"kitabıyla iyi bir romancı olarak adını altın harflerle işlemiş desem yanılmış olmam.Olay örgüsü geniş,anlatım basit,karakterler çok fakat üslubuyla kitabı etkileyici ve okunur kılmış.Karakterlerimiz ve tahlilleri yormamış.Okunur!
  • 102 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kitapla ilgili bilgiler bulunabilir.
    Kırık Bir Aşk Hikayesi
    Misafirlerin gidip sadece Sergey Nikolayeviç, Vladimir Petroviç ve ev sahibinin kaldığı bir evde basit bir soruyla başlar her şey.
    "Hadi ilk aşklarımızı anlatalım..."
    Ev sahibi ve Sergey Nikolayeviç'in sıradan aşk hikayelerinden sonra mikrofuna eline alan Vladimir Petroviç'in hüzünlü aşk hikayesini anlatır bize Turgenyev bu uzun öyküde.
    Aslında Petroviç hikaye anlatma becerisi olmadığını söyleyip yazarak daha iyi ifade edeceğini teklif eder ve 15 gün sonra buluştuklarında yazdıklarını takdim eder. Ve böylece başlar bu öykü.
    İlk aşk, ilk heyecan herkes yaşamıştır bunu. Kimi hatırlar, unutmaz bir ömür boyu. Kiminin de hafızasında yer bile işgal etmez. Unutulup gitmiştir kör olasıca bellekten.
    16 yaşındaki Vladimir Petroviç'in ilk aşkı ve ilk yazgısının (belki de son) adı da 21 yaşındaki Prenses Zinaida Aleksandrova. Komşu olarak taşınırlar bizim oğlanın evlerinin oraya. Diyeceksin ki prensesin ne işi var orada. Eskiden varsıllarmış canım, sonradan tuş olmuşlar işte. Hikaye nasıl olsun.

    Genç, kibirli, güzel prensese hayranlık ile başlayan süreç günden günden tutkulu bir aşka dönüşür. Prenses hazretlerine sadece bizim oğlan aşık olmaz. Prensesin evinden çıkmak bilmeyen Kont Malevski, Doktor Luşin, Şair Maydanov, emekli kaptan Nirmatski, asker Byelovzorov ve bizim oğlanın babası da tav olur 21 yaşındaki prensese. Ev bildiğin Şampiyonlar Ligi, kurtlar sofrası. Prenseste kaprisleriyle, kibiriyle hepsini sıkıcı hayatında eğlence olarak görmeye başlar. 16 yaşındaki masum, saf duyguları kimin umrunda?
    Velhasıl kelam bizim oğlanın kara sevdası hayat ile olan bağlantılarını kopartır. Severek yaptığı ata binmeleri, yürüyüşleri yapmaz. Üniversite sınavlarına girmek için ders çalışmalarını yarıda bırakır. Artık gecesinde, gündüzünde, düşlerinde bir tek kişi vardır. Prenses Zinaida Aleksandrovna...
    Ve hayatta çoğu şeyin yolunda gitmediği gibi burda da her şey yolunda gitmez. Bizim eleman, büyük saygı duyduğu, annesinden daha yakın bulduğu babasının prensesle olan gönül macerasını öğrenir ve Cahit Berkay'ın Kırık Bir Aşk Hikayesi adlı fon müziği devreye girer.

    https://www.youtube.com/watch?v=BEr5ww63iyM

    Derken seneler geçer, evler taşınır, semtler değişir. Baba kalpten ölür ve oğluna bir mektup kalır: "Oğlum, kadınların aşkına dikkat et; ondan sakın, o yavaş zehirden."
    Genç prensese ne mi olur? Kimseye yar olmaz, kara toprak hariç!
    "Ölüm haberini duydum merhametsiz ağızlardan,
    Kıpırdamadan, dinledim."

    dizeleri dökülür dilinden.

    Ve ilk aşk, ilk heyecan, ilk keder, ilk sevinç, ilk tutkunun sona ermesi ya da bir ömür boyu akıldan çıkmaması, acının vücuda nüfuz etmesi. Artık hangisi size uyarsa...
    Kitaptan bir pasaj
    "Ah gençlik! Gençlik! Pervasızca, umursamadan gidiyorsun kendi yolunda - dünyanın bütün hazineleri seninmiş gibi; keder bile seni umutlandırıyor, acı bile alnına çok güzel oturuyor. Öz güvenli ve küstahsın ve "Sadece ben canlıyım, bakın!" diyorsun. Kendi günlerin hızla uçup, hiçbir iz bırakmadan yok olur ve içindeki her şey güneşin altında eriyip giderken bile mum gibi... kar gibi... ve belki de senin sihrinin bütün sırrı istediğin her şeyi yapabilme gücünde değil, yapmayacağın hiçbir şey olmadığını düşünme gücünde gizli. Rüzgarlara saçtığın bu, herhangi bir amaç için asla kullanmayacağın hediyeler. Her birimiz, hediyeler konusunda çok savurgan olduğuna inanmışız - şöyle haykırmaya hakkı olduğuna: "Oh, neler yaşamadım, keşke zamanımı boşa harcamasaydım."
    Kitap çok akıcı ve 100 sayfadan ibaret. Kendinizi hemen olayın içinde buluyorsunuz. Bordo Siyah yayınlarından okumayın da nereden okursanız okuyun. İmla ve noktalama işaretlerine hak getire. Okumak isteyenlere keyifli okumalar dilerim.
  • Mustafa Kemal, yakası kürklü gri bir pardösü giymişti. Başı açıktı. Havada, korkar bir yağmur, gizli gizli geziniyordu. Karaoğlan Meydanı'ndaki eski İttihat ve Terakki Kulübü'ne gitmeden, eğilip yanındakilere:
    "-...hayat, dedi mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yanlızca iki şey vardır: Galip olmak."
    Sustu. Sarışın kurt gülümsemesiyle tamamladı:
    "-...ve mağlup olmamak."
  • Bugün sevgili Şair yazar Aydın, kalemi aşkla akan Şair'in hası O mükemmel İnsan Attilâ İlhan'ın, ölüm yıl dönümü saygıyla özlemle Anıyoruz....

    Aykırı bir yolcuyum Dünya Genişti!...
    Attilâ İlhan, 🌹🌹🌹💖💖💖 Yüreğimizdesin....

    Attila İlhan’ın hayatı

    Attila İlhan‘ın tam olarak ismi Attila Hamdi İlhan‘dır. Çoğu kaynakta ismim ”Atilla İlhan” olarak yazılsa da doğru yazılışı Attila’dır. Attila İlhan, 15 Haziran 1925’te Menemen’de dünyaya gözlerini açmıştır. Babası Muharrem Bedrettin İlhan, annesi Emine Memnune İlhan, kardeşi ise Çolpan İlhan’dır. Babası döneminin başarılı savcılarındandır, kardeşi de ilerde çok başarılı bir sinema ve tiyatro oyuncusu olacaktır. Attila İlhan‘ın babası şiire ve şairliğe çok meraklı, okumayı seven, geniş bir roman ve şiir kitabı koleksiyonu olan ve iyi derecede Osmanlıca bilen bir insandır ve Attila İlhan da babası sayesinde çok küçük yaşlardan itibaren edebiyata ilgi duymaya başlamıştır. İlk ve orta okul eğitimini İzmir’de alan Attila İlhan, orta okul yıllarında ilk şiirlerini de yazmaya başlamıştır. Lise çağına geldiğinde İzmir Atatürk Lisesi’nde eğitim almaya başlamış, o yıllarda okulda tanıştığı ve özel bir sevgi beslemeye başladığı bir kıza Nazım Hikmet’in bir şiirini mektup olarak yazmıştır. O dönemlerde Nazım Hikmet’in şiirlerini paylaşmak kesinlikle yasak olduğundan bu mektup öğretmenleri tarafında yakalandığında çok büyük bir yasal suç işlemiş olarak sayılmış ve okuldan atılmıştır. Dahası bu olay hukuksal boyuta taşınmış; Attila İlhan 1941 yılında 3 hafta boyunca tutuklu kalmış ve sonrasındaki 2 ay da hapis cezasına çarptırılmıştır. Tutuklu kaldığı dönem boyunca bol bol kitap ve şiir okuyan Attila İlhan, Fransızcasını da geliştirmek için bol bol çalışmalar yapmıştır. Tutuklu kaldığı dönemde kendisi adına bir daha Türkiye’nin hiç bir yerinde eğitim göremez kararı çıkınca, babası duruma el atmış ve büyük uğraşlar sonucunda bu kararı 1944 yılında ortadan kaldırmıştır. Attila İlhan hapisten çıktıktan sonra 16 yaşında bir çocuğa göre çok daha olgun bir insan olmuş, hayata daha da sıkıca sarılmaya başlamıştır. Lise eğitimini almaya devam etmek istemiş ve 1946 yılında İstanbul Işık Lisesi’nde lise eğitimine başlamıştır. 3 yıl lise eğitimini tamamlayan Attila İlhan, o dönemlerde yazdığı şiirlerden birini amcasının ondan habersiz olarak CHP Şiir Armağanı yarışmasına yollamasıyla ikinciliğe layık görülür. ”Cebbaroğlu Mehemmed” isimli şiiri pek çok şairi geride bırakarak kendisine ikincilik ödülünü kazanmıştır ve bu başarı Attila İlhan için güzel bir dönüm noktası olmuştur.

    Attila İlhan’ın üniversite hayatı,

    1946’da liseden mezun olan Attila İlhan, üniversite eğitimi için İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolmuştur. Üniversite hayatı gayet başarılı geçmeye devam eden Attila İlhan, o dönemlerde ”Gün” ve ”Yığın” adlı dergilerde şair olarak görev almış ve şiirleri yayımlanmaya başlamıştır. 1948 yılına gelindiğinde kendisinin ilk şiir kitabı olan ”Duvar”ı kendi maddi imkanlarıyla derlemiş ve yayımlamıştır. Aynı yılda, yani üniversitenin ikinci sınıfında eğitim görürken Paris’e gitmeye karar vermiş, bu kararı da ”Nazım Hikmet’i Kurtarma Hareketi”ne katılmak için almıştır. Paris’e gidip verdiği karar için aktif çalışmalar yapmıştır. Paris’te kaldığı dönem boyunca bol bol sosyal ve siyasal gözlem yapmış, bu gözlemlerini yıllar içerisinde çıkaracağı romanlarında ve diğer eserlerinde karakterlerini oluştururken ya da anlatacağı olayları bir kalıp içerisine sokarken bol bol kullanmıştır. Hatta eserlerindeki bir çok temel karakteri bu olaylardan esinlenerek yaratmıştır (örneğin ”Bela Çiçeği” eseri bu duruma en iyi örneklerden biridir). Tekrar Türkiye’ye dönen Attila İlhan’ın polislerle arasında bir çok problemler yaşanmıştır. En son 1951 yılında ”Gerçek” isimli gazetede yazdığı bir yazıdan dolayı soruşturma altına alınmış ve bu olaydan sonra Attila İlhan tekrardan Paris’e gitmiştir. Hayatının 1950’li yıllardaki 6 yıllık sürecini sürekli İstanbul-Paris, İzmir-Paris arasında geçiren Attila İlhan; tam olarak Türkiye’ye döndükten sonra üniversite eğitiminin son senesinde okuldan ayrılmış ve ”Vatan” gazetesinde sinema eleştirmenliği yapmaya başlamıştır.

    Attila İlhan’ın meslek hayatı

    1957 yılında askerliğini yapıp İstanbul’a dönen Attila İlhan, senaryo yazmaya başlamış ve senelerce kullandığı rumuzu ”Ali Kaptanoğlu” ismi ile 15’e yakın senaryo yazmıştır. O dönemlerde bu çalışmalarından istediği verimi alamamış ve tekrar Paris’e dönmüştür. Çok geçmeden babasının ölüm haberini alan Attila İlhan, temelli İzmir’e dönmüştür. Burada 8 yıl boyunca yaşamış ve yaşadığı dönemde ”Demokrat İzmir” gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yapmış ve aynı zamanda da başyazarlığını üstlenmiştir. O yıllarda, günümüzde dahi hala merakla okunan ”Yasak Sevişmek” isimli şiir kitabını çıkartmıştır. 1968 yılında ise eşi Biket İlhan’la evlenip 15 yıl süren bir evlilik hayatı geçirmiştir. 15 yıl sonrasında boşanıp Ankara’ya yerleşmiş, orada Bilgi Yayınevi’nin danışmanlığını üstlenmiştir. Ankara’da kaldığı dönemde ”Yaraya Tuz Basmak”, ”Sırtlan Payı” ve ”Fena Halde Leman” romanlarını yazmış, romanlarını yazmayı bitirdikten sonra tekrar İstanbul’a taşınmıştır. İstanbul’da yoğun olarak gazetecilik sektöründe görev almış; Gelişim Yayınları, Milliyet, Güneş, Meydan Gazetesi ve Cumhuriyet gibi gazetelerde seneler boyunca köşe yazısı yazdı. Bu dönemler içerisinde (yaklaşık 20 yıl) gazetecilikle birlikte senaryo yazarlığını da devam ettirip bir çok senaryo yazdı. Yazdığı senaryolardan diziye uyarlanan ”Kartallar Yüksek Uçar”, ”Yarın Artık Bugündür” ve ”Sekiz Sütuna Manşet” çok fazla izlenen diziler arasında yer aldı.

    Attila-İlhan-eserleri,

    Attila İlhan’ın roman anlayışı

    Attila İlhan’ın ilk romanı ”Sokaktaki Adam” olmuş, kendisiyle yapılan bir söyleşide bu romandan önce 10 roman daha yazdığını, ancak bu romanların hiç birini yayınlamadığını; yayınlamamasının sebebini de her yazarın ilk yazdığı romanlarda çoğunlukla kendini anlattığını ve burumun kitabı roman olmaktan çıkarıp bir günlük edasına soktuğunu düşündüğünü belirtmiştir. Romancılıkla uğraştığı dönemlerde diğer yazarlardan farklı olarak Türkiye’nin yakın tarihini, siyasi, sosyal ve ekonomik açılarla ele alan eserler yazmıştır. Romanlarında genel olarak şehir insanının yaşam tarzını romandaki kahramanların gözünden anlatıyor ve bu anlatımla yetinmeyip daha geniş kapsamlı olarak Batı kültürüyle Türkiye’nin yaşam tarzını anlatılarında sentezliyordu.

    Attila İlhan’ın eserleri

    Romanları : Sokaktaki Adam, Dersaadet’te Sabah Ezanları, Aynanın İçindekiler, Zenciler Birbirine Benzemez, Yaraya Tuz Basmak, Kurtlar Sofrası, Bıçağın Ucu, O Sarışın Kurt, O Karanlıkta Biz


    Şiirleri : Sisler Bulvarı, Yasak Sevişmek, Elde Var Hüzün, Tutkunun Günlüğü, Korkunun Krallığı, Bela Çiçeği, Duvar, Böyle Bir Sevmek, Yağmur Kaçağı, Ayrılık Sevdaya Dahil

    Denemeler : Hangi Sağ, Hangi Sol, Hangi Seks, Hangi Atatürk, Hangi Batı, Hangi Edebiyat, Hangi Küreselleşme
  • 50 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Ekim ayı dergilerimin ilkini bitirmiş bulunmaktayım. İçeriği çok iyi düzenlenmiş, bir solukta okunabilen bir dergi. Güncel olaylara fazlasıyla yer vermesi dikkatimi çeken bir başka özelliği benim için. Bu ayki sayı da Atilla İlhan kapağı ve konusuyla yer edinmiş. Derginin bu sayısına tek eleştirim Atilla İlhan’ın hayatını, sanatını, edebiyatını biraz daha fazla ele alabilirlermiş. Ama genel olarak her zaman ki gibi iyi bir sayıydı. Atilla İlhan demişken biraz ondan bahsetmek iyi olur:

    15 Haziran 1925'te Menemen'de doğmuştur. Tam ismi, Attila Hamdi İlhan'dır. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı bölgelerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat'ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı. Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı'nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü pek çok ünlü şairi geride bırakarak aldı. 1946'ta mezun oldu. İstanbul Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Üniversite hayatının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayımlanmaya başladı. 1948'de ilk şiir kitabı Duvar'ı kendi imkânlarıyla yayımladı.
    1948 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Nâzım Hikmet'i kurtarma hareketine katılmak üzere ilk kez Paris'e gitti. Bu harekette aktif rol oynadı. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan birçok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye'ye geri dönüşünde başı sık sık polisle derde girdi. Sansaryan Han'daki sorgulamalar ölüm, tehlike, gerilim temalarının işlendiği eserlerinde önemli rol oynamıştır. Şair bu gerilim havasını ilk şiirlerinde olmasa da özellikle Bela Çiçeği gibi kitaplarında eski günlerini yad ettiği ya da eleştirdiği şiirlerini yayımladı. Birkaç kez gözaltına alındı.
    1957'de gittiği Erzincan'da askerliğini yaptıktan sonra, tekrar İstanbul'a dönüş yapan Attilâ İlhan sinema çalışmalarına ağırlık verdi. On beşe yakın senaryoya Ali Kaptanoğlu adıyla imza attı. Sinemada aradığını bulamayınca, 1960'ta Paris'e geri döndü. Sosyalizmin geldiği aşamaları ve televizyonculuğu incelediği bu dönem, babasının ölmesiyle birlikte yazarın İzmir dönemini başlattı. Sekiz yıl İzmir'de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler dizisinden Bıçağın Ucu yayımlandı. 1968'de evlendi, 15 yıl evli kaldı.
    Yazarın 'olgunluk dönemi' diye tanımlanabilecek edebiyat süreci Kurtlar Sofrası ile başlar. Sokaktaki Adam'da ne istediğini değil, ne istemediğini bilen biri anlatılırken; Zenciler Birbirine Benzemez'de Mehmed-Ali istedikleri ile istemedikleri arasında mütereddit bir karakteri yansıtmaktadır. Oysa Kurtlar Sofrası'nda Mahmud ne istediğini çok iyi bilen bir karakteri çizer. Bu üç romanıyla Attilâ İlhan Türk aydınına farklı açılardan bakar, fikirlerini diyalektik -materyalist bir sentez içinde derleyerek Türkiye için bir sentez önerir- ki sonradan yazdığı yedi kitaplık Aynanın İçindekiler serisi de bu zemine oturmaktadır. Bıçağın Ucu, Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak, Dersaadet'te Sabah Ezanları, O Karanlıkta Biz, Allah'ın Süngüleri: Reis Paşa ve Gazi Paşa bu seriyi oluşturan romanlardır. Her romanda yer alan karakterler, Türkiye'nin tarihinde köşebaşlarını oluşturmuş dönemlere ayna tutan aydınlardır. Tarihi olaylar, politik ve sosyal dengelerle ele alınır. Birbirleriyle bağlantısı olan karakterlerden herbiri bir romanda ön plana çıkar ve olaylar onun gözlemleriyle aktarılır. Bu serinin bütünü irdelendiğinde yine, yazarın Türk aydınına yakın tarihimize bir bakma şansı tanıdığını ve kendi toplumcu-gerçekçi bakış açısıyla önergeler sunduğu görülür.
    Attilâ İlhan ilk kalp krizini 1985 yılında geçirdi. Bu tarihten sonra kardiyolojik sorunları devam eden İlhan'ın 2004'ten itibaren sağlık durumu daha da bozuldu. 11 Ekim 2005'te İstanbul'daki evinde geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu hayata veda ettiğinde 80 yaşındaydı.
    Buradan daha fazla bilgi edinebilirsiniz.

    https://www.antoloji.com/attila-ilhan/hayati/

    http://www.milliyet.com.tr/...erleri-molatik-8189/

    Derginin bütün yazılarını ve yazarlarını severek takip ediyorum. Özellikle Sıddık Akbayır’ın ‘Aşkolojik Açıdan Söz Sanatları’ duygularımı depreştirmedi değil. Ali Lidar’ın Jules Verne yazısıyla onun hakkında çok daha fazla bilgi edindim. Çocukluk hatıralarım canlandı diyebilirim. Mehmet Uzun’un duygularını, Ahmet Kaya’nın aşkını, Nilgün Marmara’nın acılarını, Hayko Cepkin’in öfkesini hissettim. Oktay Rıfat’ın şiirinin konusunu bir de Ömer Erdem’den okumuş oldum. Eh tabi film ve tiyatro sektöründeki çalışmalardan da haberimiz olmuş oluyor. Birde Cumaittin Turap’ın yıllar boyu hayalini kurduğu çalışmasını unutmadan buraya eklemeliyim. Ordu’nun Sayacabaşı köyünde Astro Cumali Gözlemevi’ni kuran ama ne yazık ki bizim cahil milletimizin tacizlerine maruz kalan abimiz umarım hakettiğin değeri, desteği bulur ve yapmak istediğin çalışmaları teker teker gerçekleştirebilirsin.

    Çok uzattım sanırım. Umarım sizinde keyifle okuyacağınız bir sayı olur.