• "Adamin yalniz olmasi iyi degildir; kendisine uygun bir yardimci yapacagim" (Tekvin, Bap 2: 18).
    Her seyi öngören Tanri nasil olmusda Adem'in tek basina kalamayacagini önceden hesap edememistir, bilinmez! Fakat Adem'e bir yardimci yaratmadan önce Tanri, hayvanlarin ve kuslarin her birine ne ad verecegini Adem'den sorar. Neden kendisi onlari adlandirmaz da Adem'e adlandirir, bu da bilinmez. Fakat Kitab'in yazdigina göre Adem'e uygun bir yardimci bulunamadigi için Adem'in üzerine derin bir uyku getirir, ve uyku sirasinda onun kaburga kemiginden alip üzerini etle kapliyarak bir kadin yaratir: bu Havva anamizdir ! (Tekvin, Bap 2: 21-22).
    Neden Tanri kadini, tipki Adem gibi topraktan yaratmamistir da Adem'in kaburga kemiginden yaratmistir? Bunun yaniti su: istemistir ki kadin erkege boyun egsin ve erkek kadinin efendisi olsun. Çünkü kadini da topraktan yaratmis olsa, bu takdirde kadin ve erkek es durumda olacaklardir; oysa ki onu Adem'in kemiklerinden yaratmakla Adem'e iftihar ve üstünlük vesilesi saglamistir. Nitekim Adem’in söyle konustugunu okumaktayiz: "Simdi bu benim kemiklerimden kemik, ve etimden ettir; buna Nisa (kadin) denecek, çünkü o erkekten alindi" (Tekvin, Bap 2: 23).
  • s175 Not:
    Tasavvufta 'Simurg veya Anka Kuşu' kamil insanı kast eder.
    Bütün kuşlar Simurg a ulaşmak ve görmek icn yola çıkarlar...
  • Bu dünyada bir dev var.
    Bu devin öyle kolları var ki hiç güçlük çekmeden bir lokomotifi kaldırabilir.
    Öyle ayakları var ki günde
    binlerce kilometre koşabilir. Bu devin öyle kanatları var ki bulutlar üzerinde,
    kuşların çıkamadığı yükseklerde uçabilir. Öyle yüzgeçleri var ki su altında balıklardan daha iyi yüzebilir.
    Bu devin öyle gözleri ve kulakları var ki görülmeyenleri görür, başka bir kıtada konuşulanları işitir. Bu dev o kadar güçlüdür ki dağları delip geçer ve
    dolu dizgin akıp giden suları durdurur.

    Bu dev, yeryüzünü istediği gibi değiştirir; ormanlar diker, denizleri birleştirir,
    çölleri sular. Kimdir bu dev?
    Bu dev insandır.
    Acaba insan nasıl dev oldu,
    nasıl dünyanın efendisi oldu?
  • Yazıyı eklerken doğru başlığı seçmek için çok zorlandım. Konu Ortadoğu mitleri ve inançlarında Simurg (Anka Kuşu) olunca; çağın alimleri, ressamları, mutasavvıf kişileri tarafından sık sık kaleme alınan ve hatta kutsal kitaplarda geçen efsanelerde bile fazlasıyla yer alan Zümrüd-ü Anka (Kuşların Efendisi) için Kral Süleyman’dan, Feridüddin-i Attar’a, Firdevsi’nin Şahname’sinde Bebek Zal efsanesinden, Hamza’nın Ebabil sırtında Kaf dağına yolculuğuna kadar bir çok efsane ve öğreti var.


    http://www.yasamaugrasi.com/...minyatur-sanati.html
  • Hobbitler bir sabah uyandıklarında, Bilbo'nun ön kapısının
    güneyindeki büyük çayırın çadırlar için kullanılan ipler ve direklerle
    dolu olduğunu gördüler. Yola doğru inen eğime özel bir giriş bölümü
    kesilip açılmış, buraya geniş basamaklar ve büyük beyaz bir kapı yapılmıştı.
    Çayırın yanında bulunan Çıkınsaçması Sırakovukları'ndaki
    üç aile dört göz kesilmişti, hobbitlerin çoğu da onlara gıptayla bakıyordu.
    Yaşlı Babalık Gamgee artık bahçede çalışıyor gibi yapmaktan bile vazgeçmişti.

    Çadırlar yükselmeye başladı.
    Çadırların arasında özellikle çok büyük bir çadır vardı;
    o kadar büyüktü ki, çayırdaki ağaç olduğu gibi çadırın içinde kalıyor ve
    tüm azametiyle bir köşede, şeref masasının başucunda yükseliyordu.
    Bütün dallarına fenerler asılmıştı. Bir şey daha vardı ki bu ağaçtan da cazipti
    (hobbitler için, tabii): Çayırın kuzey köşesine kurulmuş, muazzam
    bir açık hava mutfağı. Çıkın Çıkmazı'na yerleşen cücelere ve
    tüm o diğer tuhaf ahaliye ek olarak, bir de civardaki bütün han ve
    aşevlerinden akın akın aşçılar gelmişti. Heyecan doruk noktasına vardı.

    Sonra hava bulutlanıverdi. Bu, çarşamba günü olmuştu, partinin arifesinde.
    Endişe korkunç bir boyuttaydı. Derken, perşembe günü, eylülün yirmi ikisi,
    nihayet geldi çattı. Güneş yükseldi, bulutlar yok oldu, bayraklar çözüldü
    ve eğlence başladı.

    Bilbo Baggins buna bir davet demişti ama aslında birbirine harmanlanmış
    bir eğlenti çeşitlemesiydi bu. Yakın civarda yaşayan hemen hemen
    herkes çağrılmıştı. Kazara çok az birkaç kişi gözden kaçmıştı ama
    her halükârda onlar da geldiğinden, bu pek bir şey değiştirmiyordu.
    Shire'ın başka yerlerinden de birçok kişi çağırılmıştı; hatta sınırların dışından
    bile birkaç kişi vardı. Bilbo davetlileri (ve fazlalıkları) bizzat kendisi,
    yeni beyaz kapıda karşıladı. Girene çıkana –bu ikinciler, arkadan çıkıp
    dolaşıp kapıdan tekrar girenler oluyordu– hediyeler dağıttı.
    Hobbitler kendi yaşgünlerinde başkalarına hediye verirler.
    Âdetlerine göre, pek pahalı, hele hele bu durumda olduğu gibi de
    bol keseden hediyeler değildir verdikleri; ama fena bir sistem değildir bu.
    Normalde Hobbitköy ve Subaşı'nda her gün birilerinin yaşgünüdür,
    öyle ki bu yörelerdeki her hobbit, en az haftada bir, en azından
    bir hediye alma şansına sahiptir. Yine de hediyelerden usanmazlar.

    Bu sefer ise hediyeler olağanüstü güzellikteydi.
    Hobbitçocuklar o kadar heyecanlandılar ki bir süre için az kalsın
    yemek yemeyi bile unutuyorlardı. Benzerini ömürleri boyunca görmemiş
    oldukları oyuncaklar vardı; hepsi çok güzel ve bazıları besbelli sihirli oyuncaklar. Hakikaten de oyuncakların birçoğu bir yıl önceden ısmarlanmış ve
    ta Dağ ile Vadi'den gelmişti ve gerçek cüce işiydi.
    Bütün konuklar tek tek karşılanıp, sonunda herkes kapıdan girince şarkılara,
    danslara, müziğe, oyunlara ve elbette ki yiyecek ile içeceklere geçildi.
    Üç ayrı resmi yemek vardı: Öğlen yemeği, beş çayı ve akşam yemeği.
    Fakat öğlen yemeği ile beş çayını diğer zamanlardan ayıran tek özellik,
    bu zamanlarda bütün konukların oturup birlikte yemek yemeleri idi.
    Diğer zamanlarda ise –on birler öğününden, havai fişek gösterilerinin
    başladığı altı buçuğa kadar mütemadiyen– sadece yiyip içen bir sürü kişi vardı.

    Havai fişekler Gandalf'a aitti: Onları sadece getirmekle kalmamış,
    bizzat kendisi tasarlayıp yapmıştı; ayrıca özel efektleri, kurgulu fişekleri
    ve roket filolarını da kendisi ateşliyordu. Fakat bunların yanı sıra bir sürü fişek,
    bonbon fişeği, kaynanazırıltıları, maytaplar, meşaleler, cücemumları,
    elffıskiyeleri, gulyabanihomurtuları ve gökgümbürtüleri de cömertçe
    dağıtılmıştı etrafa. Hepsi de muhteşemdi.
    Gandalf'ın sanatı yaşıyla birlikte ilerlemişti doğrusu.

    Kıvılcım saçan kuşların tatlı tatlı şakıyışlarını andıran roketler vardı.
    Kara duman gövdeli yeşil ağaçlar vardı: Dalları, bütün bir baharın
    bir anda fışkırışı gibi açıyor ve parlayan dallar, hayretler içindeki
    hobbitlerin üzerine, ışık saçan ve yukarı doğru çevrilmiş yüzlere
    değmeden hemen önce tatlı kokular salarak yok oluveren çiçekler döküyordu. Pırıldayarak ağaçların içine doğru uçan kelebek fıskiyeleri vardı;
    yükselip kartal veya yelken açmış gemi veya uçan bir kuğu sürüsü
    biçimi alan rengârenk alev sütunları vardı; kırmızı bir fırtına ve
    bardaktan boşanırcasına yağan sarı bir yağmur vardı;
    meydan muharebesinde savaşan bir ordunun haykırışı gibi bir haykırış ile
    aniden havaya fırlayan ve tekrar yüzlerce kızgın yılan gibi tıslayarak
    su içine düşen bir gümüş mızrak ormanı vardı.
    Ve Bilbo'nun şerefine, son bir sürpriz daha vardı;
    aynen Gandalf'ın umduğu gibi, hobbitleri aşırı derecede şaşırtan bir sürpriz...
    Işıklar söndü. Büyük bir duman kütlesi yükseldi.
    Bu kütle uzaktan görülen bir dağ biçimini aldı ve zirvesi parlamaya başladı.
    Yeşil ve al alevler fışkırtıyordu. İçinden bir ejderha uçuverdi
    – gerçek boyutta değil, ama korkunç derecede gerçeğe benzeyen
    bir ejderha: Ağzından alevler yükseliyor, gözlerinde şimşekler çakıyordu;
    bir kükreme duyuldu ve ejderha tam üç kez şimşek gibi kalabalığın
    üzerinden geçti. Herkes başını eğdi, birçoğu da yüzükoyun yere kapandı.
    Ejderha ekspres bir tren gibi gelip geçti, bir takla attı ve kulakları
    sağır eden bir patlamayla Subaşı üzerinde infilak etti.

    "Bu, akşam yemeği için bir işaret!" dedi Bilbo.
    O sancı ile korkulu hava aniden yok oldu ve yüzükoyun yatmakta
    olan hobbitler ayağa fırladılar. Herkese yetecek mükellef bir sofra vardı;
    yani özel aile yemeğine çağrılmamış herkese. Bu özel davet, içinde
    ağaç bulunan o büyük çadırda veriliyordu.
    Davetli sayısı on iki düzine ile sınırlandırılmıştı
    (Hobbitler tarafından bir Grosa denen sayıydı bu,
    gerçi bu sayının kişi saymada kullanılması pek münasip sayılmazdı);
    davetliler (Gandalf gibi) akraba olmayan birkaç özel dosta ilaveten,
    Bilbo ve Frodo ile akrabalığı olan aileler arasından seçilmişti.
    Konukların arasında, ebeveynlerin izniyle orada bulunan birçok
    genç hobbit de vardı; çünkü hobbitler, geç yatma konusunda
    çocuklarına müsamahalı davranırlar, özellikle de ucunda bedava
    bir yemek imkânı varsa. Genç hobbitleri büyütmek için gerçekten
    de bol yemek gereklidir.

    Bagginslerle Boffinler, bir sürü de Took ile Brandybuck;
    birkaç Grubb (Bilbo Baggins'in büyükannesi tarafından akrabaları),
    birkaç Chubb (Took büyükbabasının akrabaları) ve Barınaklardan,
    Toluklardan, Belkuşaklardan, Porsukevlerden, İyikişilerden,
    Boynuzüfleyenlerden ve Ayağıkibirlilerden özenle seçilip davet edilmiş
    bir grup vardı. Bunların bazıları Bilbo'nun sadece uzak akrabalarıydı
    ve bazıları Shire'ın uzak köşelerinde oturuyor olduklarından
    Hobbitköy'e daha önce hemen hemen hiç gelmemişlerdi.
    Torbaköylü Bagginsler de unutulmamıştı.
    Otho ile karısı Lobelia da davetteydi.
    Bilbo'dan hoşlanmaz, Frodo'yu hiç sevmezlerdi ama davetiye hem
    yaldızlı kalemle yazılmıştı, hem de o kadar şaşaalıydı ki bu davetiyenin
    geri çevrilemeyeceğini düşünmüşlerdi. Ayrıca kuzenleri Bilbo,
    geçen yıllar içinde yemek konusunda son derecede ustalaşmış ve
    sofrası da etrafa ün salmıştı doğrusu.

    Yüz kırk dört davetlinin hepsi, her ne kadar evsahibinin
    (kaçınılmaz bir şey olan) yemek sonrası nutkundan korkuyorlarsa da,
    hoş bir davet beklentisi içindeydi. Nutkuna şiir dediği şeylerden
    parçalar katma eğilimi vardı Bilbo'nun; bazen de, bir iki kadehten sonra,
    esrarengiz gezisinin saçma sapan maceralarından bahsetmeye başlardı.
    Davetliler hayal kırıklığına uğramadılar: Son derece hoş bir ziyafet,
    hatta çok dolu bir eğlenceydi: Zengin, bereketli, çeşitli ve uzun
    süreli bir eğlence. Daveti takip eden haftalarda bütün civardaki
    erzak alım-satımı hemen hemen durdu; fakat etraftaki dükkânların,
    kilerlerin ve depoların çoğunun stoğunu Bilbo'nun yemek servisi tüketmiş
    olduğu için buna önem veren olmadı.

    Ziyafetten sonra, (ya da hemen hemen ziyafetten sonra) Nutuk başladı.
    Mamafih misafirlerin çoğu artık o latif aşamadaydı;
    yani "köşeleri doldurma" adını taktıkları hoşgörülü bir havaya girmişlerdi.
    En sevdikleri içkilerini yudumluyor, en sevdikleri yemeklerden
    çöpleniyorlardı; korkularını unutmuşlardı.
    Her şeyi dinlemeye ve her nokta işaretinde tezahürat etmeye hazırdılar.

    Sevgili millet, diye başladı Bilbo bulunduğu yerde ayağa kalkarak.
    "Konuş! Konuş! Konuş!" diye bağırdı herkes ve bunu koro halinde
    tekrarlamaya devam etti; belli ki kendi sözlerine kendileri kulak asmıyordu.
    Bilbo yerini terk etti, gidip ışıklandırılmış ağacın altındaki bir sandalyenin
    üzerine çıktı. Lambaların ışığı Bilbo'nun gülümseyen yüzüne düşüyordu;
    işlemeli ipek yeleğindeki altın düğmeler parlamaktaydı.
    Bir eli havada, diğerini pantolonunun cebine sokmuş, ayakta,
    herkesin görebileceği bir yerdeydi.

    Aziz Bagginsler ve Boffinler, diye yeniden başladı, ve
    aziz Tooklar, Brandybucklar, Grubblar, Chubblar, Barınaklar,
    Boynuzüfleyenler, Toluklar, Belkuşaklar, İyikişiler, Porsukevler ve
    Ayağıkibirliler. "AyakLARıkibirliler!" diye bağırdı yaşlıca bir hobbit
    çadırın arkasından. Adı elbette ki Ayağıkibirli idi ve tam adının hobbitiydi;
    ayakları hem büyük, hem de fevkalade tüylüydü ve her ikisi
    birden masanın üzerinde duruyordu. Ayağıkibirliler, diye tekrarladı Bilbo.
    Aynı zamanda, nihayet Çıkın Çıkmazı'na tekrar hoşgeldiniz diyebildiğim
    iyi yürekli Torbaköylü Baggins'lerim.
    Bugün benim yüz on birinci doğum günüm:
    Bugün yüz on bir yaşındayım! "Yaşasın! Yaşasın! Daha nice yıllara!"
    diye bağırıp masaları neşe içinde yumrukladılar.

    Bilbo harika gidiyordu doğrusu. Bu, tam onların hoşuna giden cinsten bir şeydi:
    Açık seçik ve kısa. Umarım hepiniz en az benim kadar eğleniyorsunuzdur.
    Kulakları sağır eden bir tezahürat. Evet (ve hayır) haykırışları.
    Borazan, boru, flüt ve diğer müzik aletlerinin gürültüleri.
    Çadırda, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi bir sürü genç hobbit mevcuttu.
    Yüzlerce müzikli fişek dağıtılmıştı. Fişeklerin birçoğunun üzerinde
    VADİ işareti vardı; bu hobbitlerin çoğu için bir şey ifade etmiyordu
    ama hepsi bunların fevkalade oldukları konusunda hemfikirdi.
    Fişeklerde müzik aletleri saklıydı, küçük ama mükemmel yapılmış,
    büyüleyici ezgilere sahip müzik aletleri. Hatta bir köşede genç Tooklar'ın
    ve Brandybucklar'ın bir kısmı, (zaten gerekli olan şeyleri açık seçik
    bir şekilde söylemiş olduğuna göre) Bilbo Amca'nın sözünün bittiğini
    zannederek ani bir ilhamla bir orkestra kurmuş, canlı bir dans ezgisine
    başlamışlardı. Efendi Everard Took ile Bayan Melilot Brandybuck
    ellerinde zillerle bir masanın üzerine çıkarak Coşkuhalkası'nı
    oynamaya koyuldular: Güzel, ama ziyadesiyle de hareketli bir danstı bu.

    Fakat Bilbo sözünü tamamlamamıştı. Yakınındaki bir küçüğün
    elinden borusunu kaparak üç kere baykuş gibi öttürdü.
    Gürültü yatıştı. Sizi çok tutmayacağım, diye haykırdı.
    Bütün meclisten bir alkıştır koptu. Sizleri belli bir Amaç için bir araya topladım.
    Bunu söyleyiş tarzındaki bir şey, oradakiler üzerinde bir etki yaratmıştı.
    Hemen hemen tam bir sessizlik hâkim oldu etrafa; bir iki Took da
    kulaklarını diktiler.Aslında üç ayrı Amaç nedeniyle!

    Her şeyden önce, hepinizden ne kadar çok hoşlandığımı,
    yüz on bir yılın böylesine mükemmel ve şayanı takdir hobbitler arasında
    yaşamak için çok kısa bir süre olduğunu söylemek için.
    Müthiş bir onay galeyanı. İçinizden en az yarısını, arzuladığımın yarısı kadar
    bile tanımıyorum; ve yarınızdan azını hak ettiğinizin ancak yarısı kadar
    sevebiliyorum. Bu pek beklenmeyen ve biraz da anlaması zor bir şeydi.
    Orada burada birkaç alkış sesi oldu ama çoğunluk ne dendiğini ve
    bunun bir kompliman olup olmadığını çıkartmaya çalışıyordu.

    İkinci amacım, yaşgünümü kutlamaktı. Tekrar tezahürat.
    Aslında yaşgünüMÜZÜ demeliyim. Çünkü elbette, bugün varisim
    ve yeğenim Frodo'nun da yaşgünü. Bugün rüştüne ve
    veraset hakkına erişiyor. Yaşlılar tarafından birkaç ilgisiz alkış;
    gençler tarafından da "Frodo! Frodo! Bizim kerata Frodo!" haykırışları.
    Torbaköylü Bagginsler ise kaşlarını çatarak "veraset hakkına erişiyor"
    ile neyin kastedildiğini düşünmeye koyulmuştu.

    İkimiz birlikte yüz kırk dört sayısına ulaşıyoruz.
    Sizin sayınız da bu harikulade toplama uysun diye ayarlandı:
    Affınıza sığınarak, bir Grosa. Hiç tezahürat yok. Bu maskaralıktı.
    Konukların birçoğu, özellikle de Torbaköylü Bagginsler, belli ki,
    aynı bir paketteki mallar gibi gerekli olan sayıyı tamamlamak
    için çağırıldıklarını düşünerek alınmışlardı.
    "Bir Grosa ha! Terbiyesizce bir tabir."

    Aynı zamanda, eğer fi tarihine değinmeme müsaade buyurursanız,
    bugün benim bir varilin içinde Uzun Göl'deki Esgaroth'a varışımın
    yıldönümü; gerçi o zaman yaşgünüm olduğu gerçeği aklımdan çıkmıştı.
    O zamanlar sadece elli bir yaşındaydım ve yaşgünleri o kadar
    önemli gelmiyordu bana. Gene de, ziyafet mükemmeldi,
    o zamanlar çok üşütmüş olduğum ve sadece "tok teşekkür ederib,"
    diyebildiğim halde bunu hatırlıyorum. Şimdi bunu daha düzgün
    bir biçimde tekrarlayabilirim: Verdiğim bu küçük ziyafete geldiğiniz
    için çok teşekkür ederim. İnatçı bir sessizlik.

    Hepsi artık bir şarkı veya bir çeşit şiirin an meselesi olmasından
    korkuyor ve sıkılıyordu. Neden konuşmayı bırakıp, onun sağlığına
    içmelerine izin vermiyordu sanki? Fakat Bilbo ne şarkı söyledi,
    ne de şiir okudu. Bir an için durdu.

    Üçüncüsü ve sonuncusu, dedi, bir şey İLAN edeceğim.
    İlan sözcüğünü o kadar yüksek sesle ve o kadar ani söylemişti ki,
    ayakta durabilecek kadar ayık olan herkes yerinde dikildi.
    Daha önce de söylemiş olduğum gibi yüz on bir yıl
    sizlerin arasında geçirmek için kısa bir süre olduğu halde
    bunun SON olduğunu bildirmekten müteessirim.
    Gidiyorum. ŞİMDİ ayrılıyorum. HOŞÇA KALIN!
    J. R. R. Tolkien
    Metis Yayınları - The Fellowship of the Ring