• 520 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap okuma alışkanlığını vampir romanları sayesinde kazanmış birisi olarak Dracula isminin bendeki yeri oldukça ayrıdır. Nitekim daha önce bir başka yayından kitabı alıp okumaya başlamış ancak devam edememiştim. Fuarı fırsat bilip sevdiğim bir yayınevinden aldım ve zamanı gelince de okudum.
    Sarımsaklar, kutsal sular ve ekmekler, tabutta uyumalar, kazıklamalar (gerçek anlamıyla), aşırı çekicilik, yabancı bir eve izin almadan girememe.. Günümüz "vampir" kavramının içerisinde ne varsa hepsi ve daha fazlası bu kitapta mevcut.
    Günlük yerine günce kelimesinin kullanımı dikkatimi çekmiş olsa da kitap, karakterlerin tuttukları notlardan oluşuyor. Aynı günü birden fazla kişiden okumak bazen sıkıcı gelse de kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. Dün gece bırakıp gündüz tekrar elime alacak olduğum zaman, sanki olaylar kenarda beni bekliyor da kitabı açtığım an oralara gidip hepsini yaşayacakmışım gibi hissettim. Dışarıdan bir gözlemci, bir hayalet gibi her şeyi görerek, duyarak ve hissederek Jonathan ile, Mina ile, Lucy ile, Dracula ile ve diğerleri ile beraber yaşadım. Dili sade, yeri geldiğinde edebi. İnsanların nezaketleri göz kamaştırıyor ve duygulandırıyor biraz da.. En çok da dostluk hissini ve aşkın ruha yansımasını doruklarında yaşıyorsunuz. Güven, emek, zeka, anlayış, sevgi, birliktelik, yardımlaşma, düşünceli oluş.. Özlem duyulan kavramlar malesef ve insan imrenmiyor değil yaşananlara.
    Günümüz vampir güzellemelerinden uzak bir şekilde işlenmiş Ölü Olmayan'ın hikayesi. Keyifli okumalar dilerim :)
  • 96 syf.
    ·Puan vermedi
    Zabitler , toplan emrine itaat etmeyen askerlerin yanına yaklaştıklarında ürpertici gerçeği fark ederler ; biçare askerler , o korkunç gece ayazında ayakları donmasın diye çam ağaçlarının üzerlerine tırmanmışlar ve ağaç dallarında öylece donarak heykelleşmişlerdir.

    “Manzara hiçbir ressamın tablolaştıramayacağı kadar dehşet vericiydi. “
    Bu sözcükler okumaya yürek dayanmayan şehitlerimizin o duruma nasıl katlandıklarını ve şehitlik makamının ne kadar kutsal bir görev olduğunu bir kere daha hatırlatmıştır .
    Nereden nasıl bugüne gelebildiğimizi görebilmek ve kendi istekleri uğruna binlerce insanı telef eden , cahil cesaretli kişileri görebilmek ve bir daha aynı hataları yapmamak için OKUMALIYIZ.
  • Genç Hegel "Glauben und Wissen" [inanç ile Bilgi] (1802) adlı yazısının sonunda "Yeni çağın dininin dayandığı duygu şudur; Tanrı öldü..." diye yazar. Hegel'in sözü,
    Nietzsche'ninkinden farklı bir şey düşünür. Bununla birlikte ikisi arasında, kendini bütün metafiziğin özünde gizleyen, özlü
    bir bağ bulunur. Paskal'ın Plutarkhos'tan aldığı “Le Grand Pan est Mort" [Yüce Pan öldü!] (Pensees, 695) sözü, karşıt bir te-
    melden çıksa da, aynı alana aittir. Biz önce "Fröhliche Wissenschaft" yazısının 125 nolu parçasındaki tüm metne kulak
    verelim. Bu parça "Der Tolle Mench" [Kaçık Adam] diye adlandırılmıştır.

    Kaçık adam- Öğle öncesi aydınlığında bir fener yakan, pazar yerinde koşarken durmadan "Tanrıyı arıyorum! Tanrıyı arıyo-
    rum!" diye bağıran kaçık adamı duymadınız mı? Oradakilerin çoğu tanrıya inanmayanlar olduğu için onun böyle davranması büyük bir kahkahanın patlamasına yol açtı, onu kışkırttılar ."Ne,
    yolunu mu şaşırmış?" diye sordu biri. Bir başkası "bir çocuk gibi yolunu mu kaybetmiş" dedi. “Yoksa saklanıyor mu?”,
    “Bizden korkuyor mu?”, “Yolculuğa mı çıkmış?”, “Yoksa göçmüş mü?” Onlar birbirlerine böyle bağırarak güldüler. Kaçık
    adam onların arasına sıçrayıp bakışlarıyla onları delip geçerek
    "Tanrı nerede?" diye sorar, "şunu da söyleyeceğim, onu biz öldürdük -sizlerle ben! Onun katiliyiz hepimiz. Ama bunu nasıl yaptık? Denizi kim içebilir? Bütün çevreni silmemiz için bize bu süngeri kim verdi? Onu güneşinin zincirlerinden kurtarır iken ne yaptık biz yeryüzünde? Nerede gidiyor şimdi dünya, biz
    nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli, boş yere geriye, öne, yana, bütün yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst alt kaldı mı? Sanki sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu hissetmiyor muyuz? Hava giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok, daha çok gece gelmiyor mu?
    Öğleden önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrıyı gömen mezar kazıcılarının yaygarasından başka bir ses duyuyor mu-yuz? Tanrısal çürümeden-Tanrının çürümesinden başka koku duyuyor muyuz? Tanrı çok çürüdü. Tanrı öldü! Tanrı öldü!
    Tanrı öldü! Tanrı öldü gitti! Onu öldüren de biziz! Bütün, katillerin katili olan biz nasıl avunacağız? Dünyayı şimdiye dek
    elinde tutan, en kutsal, en güçlü olan bizim bıçaklarımızla kana bulandı. Kim temizleyecek bu kam bizden? Hangi suyla arıtabiliriz kendimizi? .Nasıl bir kefalet törenini düzenlesek, hangi kutsal oyunu oynasak? Bu eylemin büyüklüğü bizim için fazla büyük değil mi? Bu ancak eylemi gerçekleştirene yaraşır sayıldığı için bizim tanrı olmamız gerekmiyor mu? Hiçbir zaman daha büyük bir eylem olmadı, şu da var ki, bizden sonra doğacak olan, bu eylem uğruna şimdiye kadarki tarihlerden daha yüksek bir tarihin bir parçası olacak!" kaçık adam burada susar,
    dinleyenlere bakar: Onlar da suskun, söylenenleri yadırgamış halde ona bakarlar. Sonunda kaçık adam elindeki fenerini yere atar, fener söner, parçaları çevreye dağılır. Sonra "çok erken
    geldim, daha zamanı değildi. Bu tekinsiz olagelme daha yolda, yolculuğunu sürdürüyor. O daha hâlâ insanların kulağına ulaşmadı. Şimşeğin de gökgürültüsünün de zamanı var. Yıldızların ışığının zamanı var, siz yaptıktan sonra bile, görülmüş, duyul-
    muş olmak için işin zamanı var. Bu eylem onlara hâlâ en uzak yıldızdan bile uzak, ama yine de bunu onlar yaptı!" Kaçık ada-
    mın aynı gün farklı kiliselere daldığı, içerde Requiem aeternam deo’yu söylediği anlatılıyor. Dışarı sürülmüş, sorguya çekilmiş; ama o şu yanıtı vermiş hep "Neden hâlâ buradasınız, niçin tanrıların türbesinde ya da mezarının başında değilsiniz?
  • Venedikli bir kemancının hasta çocuğu olarak doğan Antonio Vivaldi (1678-1741), 1703’te ruhban okuluna girdi. Çok hızlı bir şekilde bir keman hocası, bir şef ve Pio Ospedale della Pieta’da yetim kızlara yönelik bir Venedik konservatuarında yatılı kalan bir besteci oldu. Genç kadınlar sıkı bir müzik eğitimi alırlardı ve Vivaldi’nin genellikle kendi orijinal eserlerinden oluşan konserleri, şehrin müziksever dinleyicilerince çok popülerdi.
    Vivaldi, ömrü boyunca, tanınmış herhangi bir besteciden daha fazla, 500’ün üzerinde konçertoya imza atarak, insanı şaşkına çevirecek bir üretkenlik sergiledi. Vivaldi vokal eserler bestelemesine rağmen, parçalarının çoğu enstrümantaldir ve en çok da bu alanda ün yapmıştır. Son derece güzel bir etkileyiciliğe sahip olan konçertoları, incelikli hüzünden heybetli coşkuya uzanan bir dizi duyguyu içinde barındırır.
    Vivaldi’nin eserlerinin çoğu bir hikâyeyi anlatan, bir duyguyu çağrıştıran veya genelde doğal döngüdeki gerçek hayattan olayların bir izlenimini veren bir program niteliğindeydi. Konçertolar çoğunlukla üç bölümden oluşuyordu: bir allegro (canlı tempo) bölüm, aynı veya benzer bir tonda yavaş bir bölüm ve ilkinden bile daha canlı olabilen son bir allegro bölüm.
    Vivaldi’nin “Gece”, “Denizdeki Fırtına” ve “Sakakuşu” gibi besteleri arasında en ünlüsü, bugün klasik Batı müziğinin en popüler eserlerinden biri olarak kolayca hafızalarda yer eden ve dört konçertoluk bir diziden oluşan “Dört Mevsim”dir. Bu ve diğer parçalarıyla Vivaldi, solocunun rolüne olağanüstü bir drama ve gösteriş duygusuyla benzeri görülmemiş bir önem yükleyerek devrim yapmıştır. Vivaldi, aynı zamanda Johann Sebastian Bach ve klasik dönem bestecileri üzerinde, hatırda kalan temaları, maceracı ritmik motifleri ve bestelerinin duruluğuyla büyük bir etki bırakmıştır.
  • MÜZİĞE

    Müzik: Heykellerin nefesi. Belki:
    İmgelerin sükutu. Ey dil dillerin son bulduğu
    yerin dili. Ey göçüp gitmekte
    olan yürekelre doğru dikey duran zaman.

    Duygular, kimin için? Ey, duyguların sen'i
    Dönüşüm, neye? -: kulağa dolan manzaraya.
    Sen, yabancı: Müzik. Sen içimizdeki kökten serpilmiş
    kalp boşluğu. En mahremimiz,
    bizi aşan, taşan bizden dışarı, -
    kutsal veda:
    en aşina uzaklık olarak, öteki
    olarak kuşatan içimizi
    Havanın yanı:
    saf,
    devasa;
    oturulmaz artık orada.

    11-12 Ocak 1918
    Münih
  • Bir kurt görün bu gece, rüyanız parçalansın
    Bir kutsal ışık görün, riyanız parçalansın
    Bir Bozkurt pençesiyle mayanız parçalansın
    Ali Kınık
    Sayfa 13 - Ötüken neşriyat