• başkaları söylemekten vazgeçtiğinde
    bildim, yetişemeyecektim hiçbir zaman onlara
    öyleyse ne işim vardı aralarında?
    bir bildiği vardır elbet allah'ın, amenna
    benim yok!

    kırlarınızdan, masalarınızdan ve yalanlarınızdan
    sıkılıp her eve dönmek istediğimde
    tokat gibi vurdu yüzüme gerçek
    her yer deplasmanken bana
    ev nere?

    ellerimle alçı çekerken içime
    parkta soyut kuşları kutu birayla sularken
    yoktunuz hiçbiriniz
    şimdi bu kalabalık
    niye
    eve dönmek istiyorum
    ev yok!
    niye?

    oysa bir zamanlar herkes kadar güzeldim
    evim diye girerdim kovulduğum her yere

    kimin ahını aldıysam n'olur çıksın ortaya
    alsın omuzlarımdan bu ağrımak yükünü
    anladım, mümkün değil başka türlü eve dönmek
    bir azatlık canım kaldı söyleyin
    helal etsin hakkını.
  • Gece yarısından çok sonra odasından çıktı, küçük bir soruna takıldığı için yardım isteyen öğrencinin alçakgönüllü utangaçlığıyla beni içeri çağırdı, masasının başına. Hiç çekinmeden, "Yardım et," dedi bana. "Beraber onları düşünelim, tek başıma ilerliyemiyorum." Bir an, bunun kadınlarla ilgili bir şey olduğunu düşünerek sustum. Boş boş baktığımı görünce, "aptallar üzerine düşünüyorum," dedi ciddiyetle. "Niye o kadar aptallar?" Sonra, benim cevabımı biliyormuş gibi ekledi: "Peki, aptal değiller, ama kafalarında bir şey eksik." "Onların," kim olduğunu sormadım. "O bilgiyi kafalarının içinde tutabilecekleri bir yer yok mu?" dedi, sanki bir kelime arıyordu, çevresine bakındı. "Kafalarının içinde bir kutu, kutular, şu dolabın gözleri gibi, karışık şeyleri içine yerleştirebilecekleri bir köşe olması gerekir, ama sanki yok öyle bir şey. Anlıyor musun?” Bir şeyler anladığıma kendimi inandırmak istiyordum, ama pek başaramıyordum bunu. Uzun bir süre karşılıklı sustuk. "İnsanın niye öyle, ya da böyle olduğunu kim bilebilir ki zaten?" dedi sonunda. "Ah, keşke gerçek bir hekim olsaydın da bana öğretseydin," dedi sonra, "gövdelerimizi, gövdelerimiz ve kafalarımızın içini." Sanki biraz utandı. Beni korkutmak istemediği için takındığını sandığım sağlıklı bir tavırla açıkladı: Teslim olacak değilmiş, sonuna kadar gidecekmiş, hem sonunda ne olacak diye merak ettiği için, hem de yapılacak başka bir şey olmadığı için. Anlamıyordum, ama bütün bunları benden öğrendiğini düşünmek hoşuma gidiyordu.
  • Kaç zamandır yüzüm traşlı
    Gözlerim şafak bekledim
    Uzarken ellerim kulağım kirişte
    Ölümü özledim anne...
    Yaşamak isterken delice!
    Ah.. verebilseydim keşke
    Yüreği avcunda koşan her bir anneye
    Tepeden tırnağa oğula ve kıza kesmiş
    Bir ülkeye armağan
    Düşlerimle sınırsız
    Diretmişliğimle genç
    Şaşkınlığımla çocuk devrederken sırdaşıma
    Usulca açıverdi yanağımda tomurcuk
    Pir sultan'ı düşün anne, Şeyh bedretinn'i
    Börklüce'yi Torlak Kemal'i...
    Insanları düşün anne!
    Düşün ki yüreğin sallansın,
    Düşün ki o an güneşli güzel günlere inanan
    Mutlu bir yusufcuk havalansın...


    Beni burada arama, arama anne
    Kapıda adımı, adımı sorma
    Saçlarına yıldız düşmüş
    Koparma anne, ağlama.

    Yani benim güzel annem
    Ala şafağında ülkemin yıldız uçurmak varken
    Oturup yıldızlar içinde kendi buruk kanımı içtim
    Ne garip duygu şu ölmek?
    Öptüğüm kızlar geliyor aklıma,
    Bir açıklaması vardır elbet giderken darağacına...
    Geride, masa üstünde boynu bükük
    Kaldı kağıt kalem.
    Bağışla beni güzel annem
    Oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana.
    Elleri değsin istemedim
    Gözleri değsin istemedim
    Ağlayıp kokluyacaktın
    Belki bir ömür taşıyacaktın koynunda.
    Yaşamak ağrısı asıldı boynuma, oysa türkü tadında yaşamak isterdim...
    Ölmek ne garip şey anne!

    Bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı,
    Sedef katmal bir kutu içinde, vermek isterdim çocukların ellerine.
    Sonra, sonra benim güzel annem
    Damdan düşer gibi(!), vurulmak isterdim bir kıza...
    Gecenin kıyısında durmuşum, kefenin cebi yok
    Koynuma yıldız doldurmuşum, koşun çocuklar koşun
    Sabah üstüme üstüme geliyor!
    Kısacası güzel annem,
    Bir çiçeği düşünürken ürpermek yok,
    Gülmek, umudetmek, özlemek...
    Ya da mektup beklemek, gözleri yatırıp ıraklara...

    Ölmek, ne garip şey anne!
    Artık duvarlari kanatırcasına tırnağımla
    Şaşkın umutlu şiirler yazamıyacağım!
    Mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamıyacağım,
    Baba olamayacağım örneğin!
    Toprak olmak ne garip şey anne...
    Ölmek ne garip şey anne...
    Uçurumlar ki sende büyür
    Dağdır ki sende göçer
    Ben bayrak derim çiçek derim
    Çam diplerine açmış kanatlarını kozalak derim
    Gül yanaklı çocuğa benzer
    Yinede oğlunu yitirmek kim bilir ne garip şey anne!..

    Her kavgada ölen benim,
    Bayrak tutan, çarpışan...
    Her kadın toprağı tırnaklıyarak doğurur beni.
    Özlem benim, kavga benim, aşk benim...
    Bekle beni anne, bir sabah çıkagelirim
    Bir sabah anne bir sabah
    Acını süpürmek için açtığında kapını
    Bir sabah anne bir sabah
    Acını süpürmek için açtığında kapını
    Adı başka, sesi başka
    Nice yaşıtım koynunda çiçekler, çicekler içinde bir ülke getirirler...

    Ahmet Kaya
  • 64’lerin Feriköyü’ne dönelim…

    - Dönelim… Nüfus az. Herkes birbiriyle dost, arkadaş. Daha çok azınlıkların yaşadığı bir muhit. Mahalle kültürü hakim. Irk, din, dil ayrımı yok. 12 yaşındayım. Cumbalı bir evde yaşıyoruz. Babam, Nestle Fabrika’sında çalışıyor, annem ev hanımı, bir kardeşim var. Annemle babamın en yakın arkadaşları Rum ve Ermeni. Hep birlikte, güle oynaya yaşıyoruz. Ve Kostas… Ah Kostas…

    Kostas kim?

    - Benim ilk aşkım… Sonsuz aşkım… Benden dört yaş büyük. O kadar yakışıklı ki, ona bakarken yüzüm kızarıyor. 16 yaşında, çok iyi bir futbolcu, bütün mahalle onu seviyor, motoru var, hep bizim evin önünden geçiyor, ben camdan ona bakıyorum. Sevdiğini camdan seyrettiğin, masum ve güzel yıllar... Ve tabii aşkıyla kavruluyorum.

    Sizin varlığınızdan haberi var mı?

    - Olmaz mı? Bu kadar güçlü duygular ancak karşılıklı yaşanır. Bir gün top sahasında, avucumu açıyor, içine bir kağıt bırakıyor. Heyecanla açıp bakıyorum. Bir kalp çizmiş, “Benim olur musun?” yazıyor. Çok uzun süre o minik notu hiç yanımdan ayırmıyorum, kim bilir kaç kere bakıp, sonra tekrar katlamışımdır.

    Platonik aşk…

    - Dibine kadar. Ama daha güzel değil midir platonik aşklar? Arkadaş doğum günleri oluyor, orada bir-iki dans ediyoruz, heyecandan ikimiz de titriyoruz. “Bakkala ekmek almaya gidiyorum” diyorum, Kostas köşede bekliyor beni. Bir-iki dakika onu görüyorum. Onun için yaratılmış olduğumu ruhumun taa en derinlerinde hissediyorum. Ben Kostas’nın Gülçin’iyim, o da benim Kostas’ım, biz birbirimize aidiz. Geri kalan herkes, her şey bu evrende teferruat. Üç yıl bu böyle devam ediyor…

    Kostas’nın ailesi…

    - Onlar da seviyor beni, bizi, mahallemizi. Babasının Beyoğlu’nda 'Şık Excelsior' diye bir kumaş dükkanı var, evlendirme dairesinin karşı köşesindeki güzel binanın altında. Ama işte gel zaman, git zaman, ülkenin siyasi iklimi değişiyor. “Ermenidir, Rumdur” gibi ayrımlar başlıyor. Tedirginlik, korku, üzerimize bir kara bulut gibi çöküyor. Yavaş yavaş, alttan altta bir düşmanlık yayılıyor, Kostas’nın ailesi bir süre direniyor ve sonunda, “Burada artık bize ekmek yok” diye tüm aile göç ediyor. Bir gece, aniden toplanıyor, gidiyorlar…

    BANA ÖLDÜĞÜNÜ SÖYLEDİLER

    Sonra?

    - Sonrası benim için kabus. 15 yaşındayım, bir sabah uyanıyorum ki 'varlık sebebim' gitmiş, Kostas’ım artık yok! O kadar büyük bir acı yaşıyorum ki, yemeden, içmeden kesiliyorum. Ailem hayata devam edebileyim diye, “Duyduk ki Kostas Yunanistan’da trafik kazası geçirmiş ve vefat etmiş” diyor. O daha da büyük darbe oluyor. Mahvoluyorum. Bir çiçek gibi küsüyorum dünyaya. Ve bir daha Kostas’tan hiç haber alamıyorum. Tam 20 yıl! Karşılıklı izimizi kaybediyoruz. Ama kalbimin bir yerinde o tertemiz gülüşlü genç adam duruyor! Benim ebedi aşkım olarak…

    Ve siz kızlarınızın babasıyla tanışıyorsunuz…

    - Evet. İyi bir insan, efendi bir insan. Tanışır tanışmaz, “Benim niyetim ciddi” diyor. O yıllarda önemli olan bu, iyi bir izdivaç yapmak. Kızların 20’sine gelmeden evlenmesi uygun bulunuyor. Ailem de onaylıyor, altı yıl nişanlı kalıyoruz ve evleniyoruz.

    Üzülmüyor musunuz?

    - Üzülmez olur muyum? Ama Kostas yoksa, kiminle evlenmişim ne önemi var? Eşime ilk günden anlatıyorum, “Bak başkasından duyma, böyle böyle biri vardı hayatımda” diyorum.

    Eşinizi seviyor musunuz?

    - Elbette. Ama iyi bir arkadaş gibi. Gerçek aşk, başka bir şey. Dünya güzeli iki kızım oldu eşimden, çocuklarımın üzerinde de çok emeği var ama ona aşk hissettiğimi söyleyemem.

    Ne işi yapıyor çocuklarınızın babası?

    - Türk Hava Yolları’nda çalışıyor. Ben liseyi bitiriyorum, bana hosteslik formları getiriyor. “Sen de çalışırsan, aile bütçesine katkın olur, bir an evvel evlenebiliriz” diyor, nişanlıyız o yıllarda. Gerçekten de sınavlara giriyorum ve kazanıyorum…

    Kaç sene hosteslik yapıyorsunuz?

    - Uçmaya başlamam 71. Evlenince, yer hizmetlerine geçiyorum. O zamanlar öyle, evlileri uçurmuyorlar. Dokuz yıl dış hatlarda, yerde çalışıyorum. Bir süre sonra eski hostesleri tekrar geri çağırıyorlar, yine imtihan, tekrar uçmaya başlıyorum. Evliliğimizin 13'üncü yılında ayrılıyoruz çünkü anlaşamıyoruz. Annemin evine taşınıyorum…

    Arada Kostas düşmüyor mu aklınıza?
    Düşmez olur mu? Sanırım herkes için geçerlidir: İlk aşk unutulmuyor. O ilk heyecanlar, korkular, kalp çarpıntıları… Tarifi olmayan bir masumiyet ilk aşk. Belki de masumiyetimizi, çocukluğumuzu özlüyoruz…

    BİR TEPSİ BAKLAVA

    Sonra?

    - Sonra… İşimi yapmaya devam ettim. Otomatiğe bağladım. Hayat şartları, iş, güç, maddi zorluklar, hep bir mücadele. Aşk, çooook geride kalan güzel bir masal oldu. O zamanlar nereden bilebilirdim ki, bir gün bir şey olacak ve benim ikinci hayatım başlayacak…

    O şey neydi?

    - Bir kutu baklava! Atina’ya uçuşum vardı. Havaalanında birlikte çalıştığım insanlardan biri dedi ki, “Atina’daki bir arkadaşıma baklava göndermek istiyorum. Götürür müsün?” “Tabii” dedim. O kadar sıradan, olağan bir talep ki. İnince, “Sizi dışarıda biri bekliyor” dediler. Aval aval oraya doğru yürüdüm. O beyefendinin karşısına geldiğimde, dizlerimin bağı çözüldü! Düşecek gibi oldum. Bu bir mucize! O adam, karşımda duran adam, Kostas, benim Kostas’ım! Yıllar önce öldüğünü söyledikleri Kostas’ım! O kadar büyük bir şok yaşadık ki karşılıklı! “Gülçin sen misin?” dedi. “Evet” dedim. “Gerçekten sen misin?” Ağlamaya başladık. Aradan 20 yıl geçmişti ama Kostas fazla değişmemişti. Aynı güzel yüz, gözler, o sıcak gülümseme. Korka korka birbirimize sarıldık.

    bir şey demediniz ki?

    - O bana sordu: “Evli misin?” “Ayrıldım” dedim, iki kızım olduğunu söyledim. O da demesin mi, “Ben de ayrıldım. Benim de iki oğlum var!”

    Sormadınız mı, “Beni bunca yıl neden aramadın? Niye gelip beni bulmadın?” diye…

    - Sormadım. Onu yeniden bulduğuma o kadar memnundum ki, mutluydum ki, sormadım, aklıma bile gelmedi. Zaten kendisi anlattı, aramış, izimi bulamamış, o da benim gibi kendine zaman içinde yeni hayat kurmuş…

    Peki nasıl izah ediyorsunuz 20 yıl sonra tekrar karşılaşmayı…

    - Edemiyorum. Allah’ın bir lütfu. Hediyesi. Şansı. Nimeti. Yarım saat sohbet edebildik ancak çünkü benim geri İstanbul’a uçmam gerekiyordu. Üç-dört gün sonra ben yine bir uçuştan dönerken, baktım Atatürk Havalimanı’nda karşımda. “Seni bir kere kaybettim. Bir daha kaybedemem. Hayatımın geri kalanını seninle geçirmek istiyorum. Benimle evlenir misin?” dedi. Ve evlendik. Ben ikinci hayatımı yaşıyorum, hep beklediğim hayatı. 25 yıldır diz dize, el eleyiz sevdiğim adamla…

    Son 25 senedir Yunanistan’da mı yaşıyordunuz, Türkiye’de mi?

    - Hep gittik geldik, iki ülkede de yaşadık. Bir gün Atina’dayız, hiç unutmuyorum dedim ki, “Kostas iyi güzel ama sonunda biz yine ayrılacağız!” Gözlerimin içine baktı: “Hayrola?” dedi. “Sen Hıristiyansın, ben Müslümanım” dedim, “Benim mezarım İstanbul’da olacak, seninki Atina’da.” Durdu, durdu, “Merak etme, biz o zaman da ayrılmayacağız!” dedi. O hafta da İstanbul’da fıtık ameliyatı olacaktım. Aynı hastanede, ben fıtık ameliyatı olurken, o sünnet oldu. Birlikte yan yana yataklarda yattık. Benim için bunu bile yaptı, 39 yaşında sünnet oldu. Sonra Müftülüğe gittik, Müslüman da oldu, Koray ismini aldı. Kostas Koray.

    Zamanı geldiğinde ikimiz de artık doğduğumuz yere, Feriköy’e gömüleceğiz…
  • Merhaba Çocukluğum,

    N’apıyorsun, iyisindir umarım. Beni hiç sorma. Ne zaman tamamen dağılacağım diye merak ediyorum.

    “Hayırdır durduk yere neden şimdi beni anımsama ihtiyacı hissettin,” diye soruyorsun. “Sinirlendirme oğlum şimdi adamı, ne var yani insan sadece en çaresiz kaldığında mı geçmişine sığınıp, küçüklüğünü hatırlar?” diyeceğim ve kafana da şöyle bir vuracağım, şakacıktan tabii, alınma hemen.

    Dur şimdi anlatacağım birer birer…
    Bülent Ortaçgil dinliyordum canımcığım. "Benimle oynar mısın?" diyordu Ortaçgil şarkıda. Ben de eski günleri şöyle bir yâd edeyim dedim.

    Bu arada, senin gibi kasetten falan da dinlemiyorum. Teknoloji epey ilerledi burada. İnternet diye bir şey var. Sen ise otur orada, atarinin başında küçücük boyunla elindeki oyun silahıyla atış yap kuşa doğru. Gerçi hep karavana. Gıcık köpek yine köşelerden fırlayıp gülüyor. Şimdilerde başkalarının yaptığı gibi. Değişmiyor yani. Hep aynı şeyler. Neyse ne diyordum. Heh! hatırladım.
    İstediğin şarkıyı, istediğin an açabiliyorsun. Bir tıkla hem de. Öyle kaseti kalemle falan sarmak da yok. Dinlemek istediğin şarkının kaseti yoksa öyle teybin başında bekleyip radyodan çıkınca kayıt etmek falan da yok. Hatta sunucu tam şarkının ortasında öyle pat diye girip tüm kaydın içine de etmiyor.

    Bugün pazar. Hava açıksa, sokakta deli danalar gibi topun peşinde koşturup terliyorsundur. Dur bir soluklan evlat. Üşütüp hasta olacaksın. Sonra gece hastaneyi boylayacaksın. Sabaha kadar oksijen zerk edecekler bünyene. Burada hava kapalı, orada da kapalı olsun lan! Koşama! Evde otur tüm gün. Sıkıntıdan patlayarak ödevlerini yap! Gerçi üşengeçsin oğlum sen. “Amaaaan, kim takar şimdi ödevleri, pazar banyomu yaptıktan sonra Şahane Pazar’ı izlerken yaparım ödevlerimi,” diyerek erteleyeceksin. Elinde kumandayla tüm gün zap yapıp durursun kanalları Sonra da hiçbir şeyi yetiştiremeden uyuyup kalacaksın. Annen(m) gelir battaniyeyle örter üstünü. Şanslısın yine, burada şimdi uyuya kalırsan öyle üstünü örtecek biri falan da yok yani. Şimdiden hazırla kendini hafiften yalnızlığa.

    Uyandığında para isteyip, cips almak istediğini söyleyeceksin evdekilere. Aslında cips bahane. Senin tek nihai amacın, cipsin içinden çıkacak taso. Ben senin cemaziyelevvelini bilirim!
    “Sevgili büyüğüm, affına sığınarak araya giriyorum ama sormam lazım. Cemaziyelevvel nedir ve hızlı okuyabilir misin?” diye soracaksın. Elimi sallayıp, kaşlarımı çatarak: “Şşt, sus bakayım! Dil de pabuç gibi maşallah bu yaşta. Öyle büyüklerine her soru sorulmaz,” diyeceğim.

    Şimdi burada öyle cipslerden taso falan da çıkmıyor canısı ama yine iyisin. Kutu kola çıkıyor. Şaşırıyorsun tabii, “Nasıl yani, bildiğimiz kutu kola mı?” diye soruyorsun. Evet, bildiğin kutu kola. Hani şu okula gitmeden Miço dergisi ve Çokonatla beraber aldığın, içtikten sonra bununla okulda maç yaparız diyerek kutusunu ezip çantana koyduğun 1.000.000 TL’ye aldığın kutu kola. Gerçi şimdi altı sıfır da atıldı be ufaklık ama sen hiç düşünme. Ekonomi falan büyüklerin işi.

    Yaşadığın her anın kıymetini bil sevgili çocukluğum, büyüklerine ziyareti hiç ihmal etme. Şimdi burada, orada kanlı canlı gördüğün insanların birçoğu hayatta değiller. Büyüyünce toprağa konuluşlarını seyredeceksin sonra sen de benim gibi. Elinden hiçbir şey gelmeyecek. Öyle sessizce birkaç damla gözyaşın akacak. Büyük olduğun için kimseye göstermemeye çalışarak gözyaşlarını hemen elinle sileceksin.

    Işıklı ayakkabılarınla eve doğru yürüyorsundur belki de şimdi, terli terli. Kolundaki Cassio marka kol saatinin ışığını yakıp bakıyorsundur tabii fırından almış olduğun sıcacık somun ekmeğin ucunu kopartıp ağzına atarken.
    Neyse çocukluğum saat geç olmadan ben gideyim. Daha ütü yapıp, yemek yapacağım. Kendine çok iyi davran. Gece yatmadan, ballı sütünü içmeyi unutma! Atarinin adaptörünü muhakkak fişten çek, annengile de çok selam söyle, oldu mu yavrucuğum?
  • İnsanları itmemizin nedenini kimse bilmez
    Yakar ruhları parmaklarımızı, atarız
    Tütün basarız boşalan yerlerine
    Cam bir çocuk bırakırız gözlerinde
    Günbatımı, boş bir kutu, ya da negentes. Oktay Rifat Horozcu
  • İnsanoğlu bir kapalı kutu. İçinde ne gizli köşeler, ne mahrem mekânlar var.