Bir kuş zıplıyor önümde. Ayaklarımın yanına kadar geldi. Cebimi karıştırıyorum. Leblebiler kalmış kimbilir hangi günden. Bir kuşa, bir bana. Sekiz leblebi. Dörder dörder bölüştük.
Bir balkon görüyorum. Ufacık bir balkon. Belki de yıllardır kimse çıkmamış. Kapısı da yok. İşe yaramayan bir nesnenin acısı... Balkonluğunu duymayan bir balkon... Ne olur pencereden biri atlasa, balkonun parmaklıklarına dayanıp sokağı seyretse. Ne görecek? Hiç! Pencereden ne görülürse onu. Ama olsun, bu balkona biri çıkmalı. Soracağım, «Karşıda kim oturuyor?» diye. Kuşkulanacak. Neler neler sezecek? Gitmeliyim, o balkona ilk çıkan insan ben olmalıyım.
Bir kedi çıkardı tezgâhın üstüne. İnsan gibi bir kedi. Yaklaşmazdı öyle çok. Seyrederdi insanlari uzaktan. Şiş kebabından bir parçayı çatala takar uzatırdım.
Genç kız gibi nazlı, açardı ağzını. Çatala dokunmadan alırdı eti. Nerdeyse bir bardak da şarap ver diyecek!