• Sosyalizm de komünizm de bir nevi "içtimaî liberalizm". İnsanlara karşı hürmüşüz de, özel mülkiyet canımıza okuyormuş. Özel mülkiyet kalktı mı hürriyetimiz tamamlanırmış. İstedikleri bütün insanların yoksul, bütün insanların dilenci olması. İçtimaî liberalizmin insanlara vaadi: Cihanşümûl dilencilik. (Nitekim siyasî liberalizmin armağanı da cihanşümûl kölelik olmuştur.) Her şey herkesin olacakmış. Herkes kim? Toplum. Daima bir tecrit, daima hayalî bir varlık, hayalî ve ezici...
  • Liberalizm, yalnızca ekonomik içerikli olmayan, siyasal ve sosyal bir çerçeveyi de içeren bir kavram olmasına karşılık neoliberalizm, daha çok "bırakınız yapsınlar" yaklaşımına dayalı ekonomik felsefeye geri dönüşü temsil ediyor.
  • Mutlaka okunması gereken bir kitap. Kadının durumunu Turkiye, bölge ülkeleri ve dünya ekseninde inceleyen eser; Kadının yeri? sorusunu cevaplamaya çalışıyor. Kitaptaki tek beğenmediğim husus ise; inançlardaki, ideoloji lerdeki, demokrasi ve diktatörlük teki kadının durumunu eleştiriyorsun ki bu eleştirilerin bir çoğuna katılıyorum ama konu Marksizme gelince komünist bir yapı da kadın özgür olabilir diyorsun. Kadın ancak örgütlü bir Kadın yapısında ' özgür kadını ' yaratabilir.
  • Naziler insanlıktan tiksinmiyordu. Liberal hümanizmle, insan haklarıyla ve komünizmle, insanlığa hayranlık duydukları ve insan türünün çok büyük potansiyeli olduğuna inandıkları için savaştılar. Fakat Darwinci evrim mantığında olduğu gibi, doğal seçilim yoluyla uygun olmayanların elenmesine ve uygun olanların da hayatta kalarak üremesine izin verilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Zayıf insanların yardımına koşan liberalizm ve komünizm, hem uygun olmayanların hayatta kalmasını desteklemiş, hem de bunların üremesine izin vererek doğal seçilimi bozmuştu. Böyle bir dünyada en uygun olanlar ister istemez bozuk insanlardan oluşan havuzda boğulacaktır ve insanlık her nesilde daha da zayıf hâle gelerek sonunda yok olacaktır.
  • Son üç yüz yıl sıklıkla, dinlerin giderek önemini kaybettiği ve sekülarizmin yükseldiği çağ olarak betimlenir. Teist dinlerden bahsediyorsak bu tanım büyük ölçüde doğrudur, ama eğer doğa dinlerini de dikkate alacaksak modern çağ yoğun dini öfkeye, daha önce görülmemiş ölçekte misyonerlik hareketlerine ve tarihteki en kanlı din savaşlarına ev sahipliği yapmıştır. Modern çağ liberalizm, komünizm, kapitalizm, milliyetçilik ve Nazizm gibi yeni birtakım doğa dinlerinin yükselişine tanık olmuştur. Bu inançlar kendilerine din değil, ideoloji adını verirler ama bu sadece anlambilimi ilgilendiren bir çabadır. Din insanüstü bir düzene olan inanca dayanan bir insani değerler ve normlar sistemiyse, Sovyet Komünizmi İslamdan daha az din değildir.
  • Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    "Hiç durmadan sorunu hayırlı bir sonuca ulaştırmak için çabalıyorduk, ama sürekli olarak kaçıp kurtulmak istediğimiz meselenin içine daha fazla gömülüyorduk." Franz Kafka

    Kaç haftadır bu kitaba inceleme yazabilmek için Kafkaesk bir hava renginin olmasını bekledim. Ulaşmak istediğim mekanla arama havanın rengini koydum, ne kadar koyuysa o kadar iyiydi.

    Şato, yarım kalmış bir kitaptır. Dava kitabındaki olumsuz ve distopik hava yerine Şato nedense kitap boyunca sizi umut verici şekilde bir mekana ulaştırma güdüsü içerir. Düşünceler, insan ile bir mekana ulaşma amacı içerisinde ortada bu denklemin eşitliğe ulaşmasını sağlayan havanın rengini belirler. Ne kadar yakınlaşırsan o kadar uzaklaşırsın Şato'da, çünkü Kafka'nın mekanları insanlarla mekanlaşır ve Kafka'nın insanları ise mekanlarla insansılaşır. Böylece bulanık ve muğlak da olsa bir Kafka silüeti edinmiş oluruz. Yetmedi mi? Peki.

    Dönüşüm kitabındaki id basamağını geçmiş, egosuyla sorgulamış fakat süperegosunda kısılı kalmış Gregor Samsa'nın, Dava kitabındaki id basamağını çok çetin yaşayan, ego basamağındaki sorgulamalarından sonra süperegoya geçmeye fırsatı kalmamış K.'nın aksine Şato kitabındaki K. id döngüsünden çıkamaz. Her zaman tutkuyla, azimle, şevkle otoriteye, şatonun heybetli mimarisine, kişi odaklı bir iktidara ulaşmayı çabalar. Fakat sanırım bu noktada Gotik mimariden bahsetmek gerekecek biraz.

    Şato mimarisi denince Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Masal Şatosu yerine bu romanda akla sivri uçlu kuleleri, dominant renkler olan siyah, beyaz ve gri renkte tonları, göğe doğru yükselme hevesi gösteren bölümleri içeren bir Gotik mimari gelir. Bu sivri uçlar ve göğe doğru yükselme hevesi otoritenin heybetini, ihtişamını göstermek amacı içerisinde gelişir. Gotik mimaride binalar yatay yerine dikey yönde uzamak isterler. Aynı insanın karşısına dikilen otoritenin alt kesimden olan farkını ortaya koymak için onun üzerindeki ezici üstünlüğünü, görkemini ve ulaşılamazlığını göstermek isteyen bir yansıtış gibi değil mi? İnsanların ihtiyaçlarına ve sorunlarına, insan ölçülerinin proporsiyonlarına eğilen mimari Rönesans ve Barok zamanlarındadır, kanaatimce eserde insan sorunları üzerine düşünülen bir mimari ve roman yapısı olsaydı K. da bu "id" aşamasında sıkışmış kalmazdı diye düşünüyorum.

    Bu roman 1926 yılında yazılmıştır, yani Gotik mimari dönemi asırlar öncesinde kalmıştır diyebiliriz. Yani roman ve içinde barındırdığı dönem itibariyle roman insanlarını anakronik diye tanımlarsak yanlış olmaz kanaatindeyim. Kafka, Şato'da bürokrasiler ve otoriteye ulaşma çıkmazları arasında aynı zamanda kimsenin de bu ulaşma yolu içerisinde yardımını alamadan kalmış insanın ne kadar çağa uymaz ve eskimiş olduğunu da göstermeye çalışmış olabilir.

    Olabilir, düşünüyorum, yapabilir, edebilir, şöyle olabilir, böyle düşünülebilir. Bir ortamda Kafka konuşuluyorsa orada kesinlik belirten yargılar kullanmak tehlikelidir, bunun yerine sürekli olarak kaçıp kurtulmak istediğimiz meselenin içine daha fazla gömülmeyi tercih ediyorum.

    *Ekstra ve kendi yaptığım bir tespit olarak şu an faşizm üzerine okumalar yaptığım kitapta faşizm hakkında "Liberalizm, muhafazakarlık ve sosyalizm 19. Yüzyıl'ın ideolojileriyken, faşizm 20. Yüzyıl'ın, bazılarının dediği üzere özel olarak da iki dünya savaşı arasının çocuğudur." diye bir kısım geçiyor. Ve bu kitap 1926 yılında yazılmış, ve bu tam olarak iki savaşın arasında yayınlanmış olduğunu gösterir! Durun birkaç şey daha söylemem gerek.

    "Modern medeniyet insana daha çok özgürlük sağladı ama beraberinde de yalıtılmışlık ve güvensizlik tehlikesini de getirdi. Dolayısıyla, kriz dönemlerinde bireyler özgürlükten kaçıp, güvenliği tüm erki elinde bulunduran bir LİDERE veya bir TOTALİTER DEVLETe boyun eğmekte arayabilmektedirler."

    Bu romandaki K, faşizmin yaşandığı dönemler arasında bir kolunun 1. Dünya Savaşı tarafından, diğer kolunun ise 2. Dünya Savaşı tarafından çekildiği bir eski-yeni çıkmazlığına bürünür. Bunu çizimini yapmaktan başka bir şekilde doğru dürüst açıklayamıyorum :
    https://i.ibb.co/0GnxF3M/IMG-1518.jpg
  • Hüsnü Mübarek ile Suzan Saleh Sabet 1958'de evlendi.
    Hüsnü, orta sınıftan geliyordu; babası zabıt katibiydi.
    Suzan, daha burjuva ailedendi; babası Kahireli doktor, annesi İngiliz hemşire idi.
    İki oğulları oldu: Alaa ve Cemal. (Evde çocuklara “Alan” ve “Jimmy” diye seslenildiği dedikodusu Mısır'da yaygındı.)
    Çocuklar, Kahire'deki St. George's Koleje gitti; Amerikan Üniversitesi'nden mezun oldu. Alaa, Kahire'de kaldı ticarete atıldı; Cemal, Bank Of America'da çalışmak için Londra'ya gitti.
    Enver Sedat'ın 1981'de öldürülmesinden sonra iktidar koltuğuna oturan Hüsnü Mübarek ilk on yılında ölçülü, aşırıya kaçmayan, ağırbaşlı, “mükemmeliyetçi” yöneticiydi. Para henüz ailenin takıntısı değildi…
    1990'lar… Neo-liberalizm/vahşi kapitalizm; sadece iktisadi hayatı değil, siyaseti ve kültürü de Mısır'da kökten değiştirdi…
    Kahire'de çok işyerinin kasası önünde rüşvetçi Alaa Mübarek'in sembolik fotoğrafı kondu; “Kasamızın ortağı var!” Fıkralarda Alaa'nın yolsuzlukları anlatıldı.
    Londra'dan dönen Cemal de ticarete atıldı. Önce yatırım şirketi ve ardından vakıf kurdu.
    Cemal, babasından çok annesinin gözdesiydi. İktidarın tek varisiydi…
    Hüsnü Mübarek, Londra'da “bilgi tecrübe” edinmiş oğlu Cemal'i, özelleştirmelerin yapıldığı “iktisadi reformların” -gayrı resmi olarak- başına getirdi.
    Cemal, büyük şehirleşme projesi başlattı. Hedef, “2050 Büyük Mısır” idi…
    – Dış politikadan Cemal sorumluydu…
    – Bakan değişiklerinden Cemal sorumluydu…
    – Parti kadrolarının dönüşümünden Cemal sorumluydu…
    – Medyadan Cemal sorumluydu…
    Mısır'da “Hüsnü mü, Cemal mi daha zengin” sözleri konuşulmaya başlandı. Forbes'e göre, Cemal'in 17, Hüsnü'nün 15 milyar doları vardı!
    Parayla iktidarlarını koruyacaklarını düşünüyorlardı!
    Cemal, -hasta babası yerine- Eylül 2011 seçiminde aday olmayı planladı. Ama…
    Halk ayaklanmasıyla yıkıldı iktidarları; Kahire Tora Cezaevine kapatıldılar…
    ŞAŞIRTICI DEĞİŞİM


    Size…
    Bir aileyi daha tanıştırayım: Esatlar!
    Hafız Esat ile Enise Mahluf da 1958'de evlendi.
    Hafız Esat, köy kökenliydi.
    Enise Mahluf, önde gelen Lazkiyeli Nusayri ailesine mensuptu. İlkokul öğretmeniydi; politikti; Baas'ın rakibi Suriye Milliyetçi Sosyal Parti'de etkindi.
    Esat ailesinin siyasal varisi en büyük oğulları Basil idi. Kendinden emin, dışa dönük, ışıltılı bir isimdi Basil. İyi bir askerdi, pilottu. Ancak…
    Spor arabalara meraklı, hız düşkünü 32 yaşındaki Basil, 1994'de trafik kazasında öldü. Ve tahtın varisi Beşşar Esat oldu! Oysa…
    En küçük kardeş Mahir güçlü, atılgan, karizmatikti. Ama Basil yerine Mahir değil, İngiltere'de göz doktorluğu yapan sessiz Beşşar varis seçildi.
    Suriyeliler şaşkındı. Çünkü onlara göre Beşşar, çocukluğundan beri güçsüz, utangaç, silik, kekeme biriydi. Öyle ki…
    Suriyeliler, Deutsche Bank'ta çalışmaya başlayan JP Morgan'da kariyer yapmaya başlayan; annesi diplomat, babası Londra'da doktor olan çifte vatandaş Esma Esat'ın, yumuşak karakterli Beşşar Esat ile evliliğine de zaten anlam verememişti!
    Fakat…
    Babasının ölümü ardından Beşşar Esat'ın iktidar koltuğuna oturup, kendinden emin ülkeyi yönetme becerisine herkes şapka çıkardı. Hele 2011'de başlayan Batı destekli iç çatışmalardaki cesareti, stratejisi ülkede kahraman olmasına neden oldu…
    Suriyeliler yanılmışlardı… Kardeşlerinin aksine özel şoför kullanmayan, polisten tokat yemesine rağmen babasının kim olduğunu söylemeyen ve daha sekiz yaşında İsrail'le yapılan Kippur Savaşı sırasında El Nusayri Dağları'ndaki cesur hali hatırlanmaya başlandı.
    Beşşar Esat, ülkesinin tartışılmaz tek lideri oldu.
    TARİHİN YARGICI

    Önce Mübarek ailesinin çocuklarını…
    Sonra Esat ailesinin çocuklarını hatırlatmamın sebebi var:
    Dünden bugüne liderler; çocuklarını, damatlarını, yeğenlerini siyasi varis olarak seçti/seçiyor.
    Ya da çocuklar kendilerini siyasal varis sanıyor!
    Bazen, büyük beklentiler düş kırıklığı yaratıyor.
    Bazen, elinden bir iş gelmez sanılan kişi, kendisinden beklenilmeyen önemli işler yapabiliyor.
    Fatih Erbakan siyasete soyundu, yeni parti kurdu: Yeniden Refah Partisi.
    Başarılı olacak mı?
    İnönü, Menderes, Türkeş, Özal ailesinin çocukları başarılı olamadı. Fatih Erbakan hakkında iki söz söylemeliyim:
    Bir) Türkiye'de liderler yaşlı, Fatih Erbakan'ın 39 yaşında genel başkan olması iyidir…
    İki) Askeri darbeler döneminde partiler kapatılıp mallarına el konulduğu için (ki Erbakan'ın ilk partisi Milli Nizam bunu yaşadı), Milli Görüş hareketi, MSP'den itibaren örgüt mallarını kişiler üstüne yapmaya başladı. Yani…
    Rahmetli Erbakan'ın üzerinde görünen genel merkez binası Milli Görüş'e aitti. Fatih Erbakan'ın bunu bilmesine rağmen Saadet Partisi'ne haciz göndermesi etik olmadı.
    Bu durum Fatih Erbakan'ın liderliğine ölçü olur mu?
    Değerlendirmeyi, tarihin büyük yargıcı zamana bırakmak en iyisi…