• 352 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Yaaaa, sen ne güzel bir kitaptın öyle!

    Serimizin 7. kitabında Artemis'in kardeşi Apollo'nun başından geçenleri okuyup bitirdim. Ve bir kez daha Hoyt bana bir erkek karakterden beklediğimin fazlasını vermiş bulundu.

    Bu kitap bana yazarın önceki serisi olan Legend of the Four Soldiers'taki kitapları anımsattı. Bu kitap, şimdiki serisinin diğer kitaplarına göre daha hafif şekilde yazılmıştı. Ama diğerlerinden aldığım mutluluğu bu da başarılı bir şekilde verdi.

    Bu kitapta ilk kez gördüğüm bir karakter vardı: Lily Stump. Kendisi mizah yönünden oldukça başarılı bir tiyatro sanatçısıdır. Tabi bu güzel hanımefendinin kendince birtakım sırları mevcut fakat bu sırların oldukça hafif olduklarını söyleyebilirim. Onun harici Hoyt'un bize her zaman gösterdiği güçlü kadın karakterlerinden biriydi. Tek sorun kendisini bir kez daha 9. kitapta gördükten sonra hiç göremeyecek olmak.

    Apollo'yu gördüğüm ilk andan beri çok sevmiştim, sonra bayıldım, bu kitapta da hayran kaldım. Seride Winter'dan sonraki favori erkek karakterim Apollo'dur. Lily'e ve oğluna karşı korumacılığı çok şekerdi. Onun dışında sevdiklerine fazlaca değer veren, soylu diye iş yapmaktan kaçınmayan, bahçe düzenlemede oldukça başarılı, oldukça iri yapılı bir arkadaş olur kendisi.

    Buraya ayrı parantez açmak isterim. Kendisinin 2 yönüne bayıldım. Biri, Lily'e duyduğu aşkı hiç eveleyip gevelemeden açık açık söylemesi ve bu söylemlerine devam etmesi gözlerimden kalpler çıkardı. Diğeri de ayı Maximus'a benden daha iyi bir lakap bulmuş olması. Pegasus ne diye çevirdi bilmiyorum ama kitaptaki lakabı oldukça eğlenceli: "His Grace the Ass". Kitap boyunca bu lakapla Max'in kulağını baya çınlattı. Oldukça güldürmesine rağmen yüzüne karşı söylemediği sürece güldürü olarak kalacaktı. O sahnede içimin yağları baya erimişti.

    “Good Lord, His Grace the Ass hiding in the bushes,” Apollo muttered. “Whatever are you doing here?”

    “Ah, Kilbourne, you’ve regained your voice,” Wakefield drawled. “Pity, but I presume my wife is thrilled. And you are?” He looked pointedly at Montgomery.”

    Alıntıda adı geçen Montgomery' e gelince. Önceki kitapta gizemli adam olarak tanımladığım arkadaşımız bu olur, diğer adıyla Valentine Napier. Kendisi aynı zamanda düktür ve toplumda kötü şöhretiyle bilinir. Gerçi ne yaptığı hakkında kitapta bir ipucu yok. Şu an için diyebileceğim tek şey Valentine'yi, Apollo'nun bir nevi işvereni olarak tanıdım.

    Bir de Makepeace kardeşlerin kara koyunu olarak bilinen Asa var. Asa'nın ilk kitaptan beri merak edilen sırrı burada açığa çıkıyor (ailesinin öğrenmesi için daha 2 kitap var). Ayrıca Apollo'nun kankisi olmaktadır. Kitapta en eğlendiğim kısımlar Asa ve Valentine arasındaki laf dalaşmalarından oluşuyor, her ne kadar bu laflar tek yönlü olsa da.

    SONUNA DOĞRU UFAK SPOILER İÇERİR!!!

    James, yatacak yerin yok senin! Allah'tan belanı bulmuşsun, hala kendince bir entrikalar çevirme peşindesin. Gidip korumalığını yaptığın hanıma göz kulak olsana sen! Ayrıca Apollo bebeğimin başına gelenlerden sen sorumluymuşsun ya, iyice düşman belledim seni. Allah'tan geç de olsa yaptığı eşekliği anladı da sonrasında bizimkilere bir nevi yardımcı oldu. Bakalım sonraki kitapta kendini nasıl kurtaracaksın?

    Sonuç olarak James dışında oldukça keyif aldığım bir kitap oldu. Sırada bu çırpıcı arkadaşın kitabı var. James'in kitabını 2 sene kadar okumuştum, bu yüzden kitap hakkında bilgi vermek istemiyorum. Ama isteyenler için Goodreads'ta yaptığım yorum mevcut, oraya bakabilirsiniz.
  • 640 syf.
    Calloway Sister'ların hepsini çok seviyorum, onlarla ilgili her şeyi de çok seviyorum ama en favori çiftim kesinlikle Raisy. O kadar çok şeyle baş ettiler ki, o kadar çok acı çektiler ki onlara karşı büyük bir sevgi duymaktan başka bir şey yapamıyorum. Lily ve Lo'da çok fazla şeyle baş etti ama her zaman birbirlerine sahiptiler yolculuklarında Ryke ve Daisy gibi birbirlerini bulmak zorunda kalmadılar. Bu da Raisy'i benim en sevdiğim Calloway Sisters çifti yaptı tabii.

    Kitap o kadar uzun ve acıyla dolu ki ne söylesem spoiler olacak, spoiler vermekten çok çekindiğimden değil ama bu incelemeyi yazmak için o kadar çok bekledim ki kitabı okurken hissettiğim her duygu bana kalsın istiyorum. Bu yüzden çok da detaya girmeyeceğim.

    Raisy'nin verdiği mücadeleleri okumak gerçekten çok özeldi. Like Us'ı okurken en havada kalan olaylar onlarla ilgiliydi. Kesinlikle bu kitaptaki gibi olaylara mücadele ettiklerini tahmin edemezdim. Ne kadar güçlü olduklarını okumak benim için güzel bir şoktu.

    Anlamadığım tek olay kitapta, hiçbir zaman evlat edinmeyi düşünmemeleriydi. Ne zaman çocuk meselesinden bahsedilse, biyolojik olmayacaksa hiç olmayacak şeklinde baktılar. Neredeyse kitabın sonuna kadar Daisy'nin asıl isteğinin hamilelik tecrübesini yaşama ve bir çocuğun her türlü gelişimine tanık olma istediği olduğundan hiç bahsetmediler. Hatta sonunda bile tam olarak böyle olduğunu kanıtlayacak bir şey olmadı. Ama kitap o kadar uzun bir zaman dilimini anlatıyor ve o kadar dolu ki, çok da üzerinde düşünmek istemedim bu konunun.

    Asıl üzerinde düşündüğüm olaylardan biri Garrison ve Willow'du bu kitapta. Adlarının her geçtiği anda içimdeki fangirl çığlıklar attı. Some Kind of Perfect'i bitirdiğim için neler olduğu ve olacağı ile ilgili bilgim var ama bu deli gibi ezberleyene kadar Whatever It Takes'i okuma isteğimi köreltmiyor. Aynı zamanda bitmesini istemediğim için okuyamıyorum da. Ama bu başka bir kitabın konusu tabii.

    Raisy'nin hikayesi hak ettikleri bir sonla bitti bu kitapta. Bu nedenle hem mutlu hem de çok üzgünüm. Bu aile hakkında yazılmış bin kitapları bile olsa yazarların okurdum, ama yeterince çektiler ve hak ettikleri mutluluğa kavuştular. Sullivan'ın kitabında -Wild Like Us- gelecekleri ile ilgili okumak için şimdiden sabırsızlanıyorum.
  • 364 syf.
    ·4 günde·7/10
    Amerikalı Varisler serisinin birinci kitabı olan bu roman, Sophia'nın annesi ile Amerika'dan Londra'ya gelerek burada kendisine yüksek kademeden birisini bulup evlenmek istemesi üzerine kurulu bir hikayedir. Ancak tabii ki kızımız tam bir Amerikalı'dır. İngiliz görgü kurallarından bi haberdir ve Amerika'nın temsili gibi özgürlükçüdür. Kitap 1881 yılında geçiyor ve Viktoria Dönemi İngilteresini görebiliyorsunuz. Kadın hareketleri 1840 yıllarında başlamış olsa da hâlâ Ortaçağ Avrupasının kadın düşüncesinin izleri fazlasıyla mevcuttur. Kitap da özellikle Sophia'ya sık sık vurgulanan kadının ve bir düşesin görevini yerine getirmesi gerektiği vurguları Viktoria dönemine ait düşüncelerden biridir. Bu dönemde kadın yönetici Kraliçe Viktoria olmasına rağmen kadının erkek tarafından yönetilmesi gerektiği ve en büyük sorumluluğu kocasına karşı görevini yerine getirmesidir. John Ruşkin bununla ilgili gerçek bir eş, kocasının evinde hizmetkâr, kalbinde kraliçe olmalıdır demektedir. Kitap yine dönemin ahlak anlayışını da yansıtmaktadır. Viktoria dönemi anlaki olarak çok kısıtlanmış bir dönemdir. Hem kadın hem erkek için. Hikayenin ilerleyişinde bunu fark edebilirsiniz. Ah Sophia tatlım sadece bir Düşes değil, o dönemin herhangi bir kadını böyle açık sözlü olmamalıdır. Aynı zaman kadın ve erkeğin alanları birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Kadının ve erkeğin görevi, yapabilecekleri belirlenmiştir. Kadın bu dönemde bir erkeğin eşi, kızı, kardeşi olarak anılmaktadır. Kendi adı yoktur ve yine Sophia İngiliz kurallarına karşı gelerek Dük ile ilk tanıştıklarında direk onunla ilgili ve kardeşleri ile ilgili soru soruyor ve bu durum karşısında uyarılıyor. Kadına daima susması gerektiği söylenir. Nezaketsizlik yapamaz. Bu yüzden direk soru soramazsınız, kardeşiniz iyi mi? yerine umarım kardeşiniz iyidir? şeklinde bir konuşma biçimi oluşmuştur. Bu kitapta da bunların hepsini net bir şekilde görebilirsiniz.
    Hikaye romantik bir kitap olmakla çok hızlı okunuyor. Ben okurken eğlendim ancak Lily'nin hikayesi yarım kaldı. Bu kadar ani kesilmesini beklemiyordum. Dinlenmek için okuyabileceğiniz, güzel bir hikayeydi.

    NOT: Viktoria dönemi Florence Nightingale gibi başarılı kadınların da dönemidir. Bu dönemde sağlık alanında gelişmeler olmuştur. Kadınların doğum anında çektikleri acının azaltılması için bir ilaç bulunmuş ancak Kraliçe Viktoria kadının acı çekmesi gerektiğini, bunun Tanrı tarafından verilen, çekilmesi gereken bir ceza olduğunu söylediği için gerçekleştirilmemiştir. Bu İncil ve Tevrat'ta olan ilk günahı işleyen kadının dünya da bunun bedeli olarak doğum acısı verilmiş olduğu inancından gelir.
  • 320 syf.
    ·1 günde·2/10
    Yazarın daha önce bundan 6-7 yıl evvel! Gözyaşlarıma Rağmen Babam adlı yine Martı yayınlarından çıkan kitabını okumuştum. O zaman sevmiştim şimdi okusam sever miyim bilemiyorum ama Keşfetmenin Coşkusu kitabını sevmediğim kesin. Karakterlerin cinsiyetlerini anlamam uzun sürdü. Bu kitabın zor okunabilmesinden ya da anlaşılamaz olmasından değil. Tamamen kurgu saçması olmasından kaynaklı. Zaman kaybı olduğunu düşünüyorum! Başka okunacak güzel eserler varken..
  • Bu damıtılmış ve filtrelenmiş aşk diye düşündü Lily, tuvalini kaldırıyormuş gibi yaparak; nesnesini asla ele geçirmeye çabalamayan aşk; matematikçilerin sembollere, şairlerin sözlere duyduğu cinsten, dünyanın dört bir yanına yayılması ve insanlık için bir kazanç olması gereken aşk.
    Virginia Woolf
    Sayfa 49 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • 690 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Ve her zaman kötülüğün yok olup iyiliğin her zaman kazandığını, tekrardan idrak etmeye.
    "Ölüm Yadigarları" serinin en beğendiğim en etkilendiğim kitabı idi. Her şeyin ortaya çıktığı, kötülerin gerçekte iyi olduğu, sevginin en büyük güç olduğu; kötü niyetin insanı güç uğruna insanı katletmenin gerçek güç olmadığını öğrendik. GERÇEK GÜÇ SEVGİDİR.
    Kitapta çoğu tahminlerim de yanılmadım: Severus'un hiç bir zaman kötü niyetli olmadığını, sevgiye muhtaç olduğunu, nedense hep inandım. Ve voldemortla iş birliği yapmadığını Albusla plan yaptığını düşündüm ve lily ile aralarındaki ilişkiye her ne kadar liliy severus'un duygusu gibi aşk olmasada severus'a büyük sevgisi vardı. Harry'ye gelirsek gerçektende cesur tam bir Gryffindor. Başkalarının hayatı için kendini feda eden karşısındakiden herkesin titrediğini bilmesine rağmen korkmayan büyük bir cesart gösteren Harry ve arkadaşları en yakınları Ron ve Hermione. İkisede harika (hermione'in zekasına çalışkanlığına hayrandım). Seride en şaşırdığım ummadığım yerler ise "Sırlar Odası"nı Giny'in açması orda şok olmuştum çok şaşırdım. Sirus'ın ölmediğin tekrardan geleceğini ummuştum ama omadı. Okuduğum 2. Seriydi ve çok beğendim en iyilerinden olcak eminim sonu harikaydı.