Büyüdüğümüz dönem içerisinde gözlerimize bakıp "Seni seviyorum" denildiğini neredeyse hiç duymayız. Ne anneden, ne de babadan, ancak yaptıkları hareketler ve tavırlarla bizi sevdiklerine kanaat getiririz. Bunu duymamak çok büyük bir eksikliktir içimizde, neredeyse hiç fark etmediğimiz. Bu sebeple işte "Seni seviyorum"u duyduk muydu koşuveriyoruz adamla rın peşinden. Hele bir de hormonlar da desteklediyse durumu eyvaaaah, senelerimizi göz kırpmadan feda ediveriyoruz.
Bok varmış gibi...
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Bence hayat bir sürü hikâyenin toplamından oluşmaktaydı, esas hikâyenin tamamlanabilmesi için bir öncekinin yarım kalması gerekiyordu. Belki de bir sürü küçük hikâye sonunda ana hikâyeyi oluşturuyordu. Ne olursa olsun herkesin bir hikâyesi vardı işte, ama acı ama tatlı bana göre üç aşağı beş yukarı hepsi aynıydı. Çünkü hepsi bir arayışın hikâyesiydi, kalıplara soktuğumuz mutluluğu arama çalışması. Hikâyemin başlarında ve ortalarında bir Birol vardı belki hatırlarsınız? Hah işte biz o Birol'la evlenmek üzereydik, ta ki beni bir telefon mesajıyla nikâhtan bir gün önce terk edene kadar. Yavaş atın çiftesi pek olurmuş hesabıydı benimki, şoka İstanbul'da girdim Norveç'te çıktım. İçime sığmaz mutluluğumu yaşadıkça da iyi ki yaşamışım bu şoku diyorum, iyi ki beni terk etmiş patates çuvalı...
Bir gün "sevdiğimi" söylediğim adam beni sevmekten vaz geçip gitmek istediğinde gidebilsin istedim. Omuzlarındaki bu saçma yükten dolayı gitmekten vazgeçmesini istemedim. Ya da kızıp ağzımdan istemediğim cümleler döküldüğünde ucuz kadınlar gibi "Sana bekâretimi bile verdim" deyip kendimi mal yerine koymak istemedim. Çünkü ben birkaç kılcal damardan ibaret değildim!
Daha sonraları aklım ermeye başladıkça öğrenmiştim. Sağdan soldan kulaktan kulağa gelen bilgilerden anlıyordum. Kızlık zarı diye bir şey vardı, bacak aramızda bulunuyordu ve içine bir şey sokulduğu zaman "bozuluyordu."
Yani mal gibi bir şeydim "bozulunca" değerini kaybeden, televizyon gibi, buzdolabı gibi, evdeki herhangi bir eşya...
Uzun bir süre "İyi ki sadece ellemiş hacı amca" diye düşündüğümü hatırlıyordum, ellemişti ama kızlık zarıma bir zarar getirmemişti. Ne kadar da merhametliydi, bana lütuf etmiş ve bekâretimi bana bağışlamıştı. Çocuk aklı işte tacize şükredilir mi?
Edilirdi işte, Allah beterinden saklamıştı, daha kötüsü ola bilir ve ben "bozulabilirdim."
Ama sapasağlamdı bacak aram, mübarek delik korunmuş çocuk aklım bulanmıştı. Yine egemen zihniyet başarısıydı bu "şükretmek", gri olsa bile beyaz görebilmek.
Sorma, sorgulama, sus ve şükret!