Hesaba katmamıştım o her şeyi dışarıdan seyreden üçüncü Kayra’yı. Hiçbir duyguya, fikre dahil olmayan Kayra’yı unutmuştum. İçimde bir stadyum dolusu adam vardı. Ve ben saymaya daha yeni başlıyordum.
Birinci Kayra, ikinci Kayra, üçüncü Kayra...
Sürekli kilo alıp veren bedenlerdeki sarkmalar, çatlamalar, zihnimin, bilincimin sınırlarıyla sürekli oynamamdan ötürü beynimde oluştu. Geri dönülemez bir noktadaydım o günden birkaç ay sonra.
Beynim bir et parçası olarak dayanamadı bu delirmelerime ve ani geri dönüşlerime. Kaldıramadı genişleyip daralmaları. Ya deli olduğumu itiraf edip tedavi edilmeliydim ya da normal olduğuma kendimi ikna etmeliydim. Bir tercih yapmam gerekiyordu. Ben ikisini de seçtim.
Acıdan mı yoksa başka bir nedenden mi, bilmiyorum. Başım ağrımaya başlamıştı. Göz pınarlarımda yaşların biriktiğini hissediyordum. Dakika dakika delirdiğime tanık oluyordum. Her saniye beynimin kapıları açılıp hızla kapanıyor, hücrelerine birbirleriyle ilgisiz yüzler, olaylar, isimler giriyordu. Ayakta zor durabiliyordum. Belki titremeye bile başlamıştım. Kendi kendime, organik nedenleri olması gereken hastalık belirtilerini nasıl yaşatabildiğime şaşırıyordum. İnsan kendi başını isteyerek ağrıtabilir mi? Midesini bulandırabilir mi? İsteyerek ölebilir mi? Sadece düşünerek hepsi yapılabilir mi?
Kendimi çok karmaşık hissediyordum. İçime baktığım zaman gördüğüm hiçbir şeyi anlamıyordum. On dakika önce harflerin telaffuz edilişlerini ve bunu nasıl öğrenmiş olabildiğimi düşünmüş olmama inanamıyordum. Yararsız, gündelik hayatla
hiçbir ilgisi olmayan bir konuyu kırk dakika boyunca nasıl düşünebilmiştim? Bunları kendime tekrarladıkça yüzüm buruşuyor ve midem bulanıyordu. Tamamen anormal düşünceler içinde olduğumu fark etmek canımı yakıyordu...