Kitaplarda okuduğu insanlarla beraber aynı masada oturmuş yemek yiyordu. Hatta kendisi de o kitapların içindeydi, cilt cilt basılmış sayfaların arasında büyük bir maceraya atılmıştı.
Hayatı boyunca sevgi açlığı çekmişti. Sevgiye hasretti. Varoluşunun temel talebiydi sevgi. Ama hiç sevgi görmemiş ve zaman içinde katılaşmıştı. Sevgiye ihtiyaç duyduğunu fark etmemişti bile.
Almış olduğu eğitim üstü kapalı, gizemli, çekici ama yanlış oyunların cazibesine kapılıp tehlikeye düşmesin diye kendisini uyarırken; varoluşunun bütün gücüyle çınlayan içgüdüleri, aralarındaki sınıf ve mevki farkını bir yana bırakmasını ve başka dünyalardan gelen bu genci, alışık olmadığı yakasının kıpkırmızı çizdiği boğazı ve yaralı bereli elleriyle bu kaba saba delikanlıyı, belli ki hoyrat bir çevrede varlık kazanması nedeniyle kirlenip lekelenmiş bu ruhu kazanmasını söylüyordu ona. Kendisiyse tertemizdi ve şimdi bu temizlik isyan ediyordu.
Sehpanın üzerindekı kitapları gördü. Açlıktan midesi kazınan birinin yiyecek gördüğü anda gözleri nasıl arzuyla dolarsa, onun da gözleri öyle şevkle, istekle parladı.