• Sonsöz (veya Cesur Yeni Dünya Üzerine) David Bradshaw (syf: 371-282)
    İlk olarak 1932'de yayınlanan Cesur Yeni Dünya "F.S. 632'de, bu istikrar yılında" geçmektedir -yani Amerikan araba kodamanı Henry Ford (1863-1947)'un gelişinden 632 yıl sonra; Henry Ford ki onun çok başarılı olan T Modeli (1908-1927) taşıma bandı ve uzmanlaşmış emek gibi salt toplu üretim yöntemleriyle üretilmiş ilk otomobildi. Ford, Dokuz Yıllık Savaşla büyük Ekonomik Bunalım'ın çifte felaketinden sonra kurulmuş bir küresel kast sistemi olan Dünya Devleti'nin önde gelen ilahıdır, onun endüstri felsefesi de bu düzen içindeki hayatın her yönüne hükmeder.
    Dünya Devleti'nin istikrarı, biyolojik mühendislik ve insanı her yönden koşullandırmanın terkibiyle sağlanır. Bu devletin standartlaştırılmış ikimilyar yurttaşı sadece onbin soyadını paylaşır, dünyaya da doğarak gelmemişlerdir, önceden belirlenmiş rollerini yerine getirmek üzere 'kuluçka'dan çıkarılmışlardır. Politik gövdedeki hücrelerden öte bir şey değillerdir. Çocuklukta edilgen itaatin, maddi tüketimin ve önüne gelenle düşünmeden yatıp kalkmanın erdemleri hipnopedya (uykuda öğretim) yoluyla telkin edilir. İleriki yaşamlarında Dünya Devleti'nin yurttaşlarına ücretsiz somalar, hükümetçe onaylanmış haplar verilir ve sürü halinde Cemaat Terennümleri ve Dayanışma Ayinleri için (ki rutin olarak bir sefahat alemiyle sona ererler) toplanırlar; bu toplantılar Dünya Devleti'nin savsözü olan "CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR" değerlerini daha derin biçimde aşılamak için düzenlenir. Hayatın her yönü toplumsal yarar düzeyine indirgenmiştir, hatta cesetlerden kullanışlı fosfor kaynakları olarak yararlanılmaktadır.
    Dünya Devleti'nin on bölgesinden her biri Yerel Dünya Denetçisi tarafından yönetilir. 'Ford-hazretleri' Mustafa Mond, Londra merkezli Batı Avrupa bölgesinin Denetçisidir ve en altta ayak işleri için döllenmiş Epsilon-Eksi Yarı Moronları ile onların üstünde gitgide artan yetenek kastlarının sıralandığı bir kitle bulunan hiyerarşik, fabrika benzeri bir firmanın başını çeker. Mond'un hemen altında bir Alfa-Artı entelektüeller kastı vardır. Bernard Marx ve Helmholtz Watson bu elitin üyeleridir, ama her ikisi de yalnız kalmak ve cinsellikten sakınmak gibi sapkın nazlardan hoşlanan eğilimler geliştirmişlerdir. Çok iyi bilmektedirler ki "görevleri çocuksu olmak'tır ve "birey duygulandığında, toplum yalpalar"; her ikisi de Alfa-Artı uyumsuzları için sığınak işlevi gören adalardan birine sürülmeye yazgılıdır.
    Dünya Devleti'nin sınırları dışında yaşamasına izin verilen diğer tek insanlar da çeşitli Vahşi Ayrıbölgeleri'nde yaşayanlardır. Kendilerini çevreleyen Fordgil cehennemden elektrikli tellerle ayrıldıkları için vahşiler hâlâ evlenmekteler, sevişip çocuk doğurmakta ve eskisi gibi ölmektedirler.
    İşte New Mexico'daki Ayrıbölge'yi ziyaret ederken Bernard Marx, John adlı vahşiye rastlar ve onu Londra'ya getirir. John ilkin kendisini çevreleyen yeni dünya karşısında coşkuya kapılır ve Londra'dan büyük ilgi görür; fakat kısa süre sonra Dünya Devleti'nce hayal kırıklığına uğratılır ve Jonh'ın perspektifinden F.S. 632'nin eksiksiz, totaliter dehşeti teyit edilir.
    Cesur Yeni Dünya, uzun zamandır, Zamyatin'in Biz'i (1920-21), Koestler'in Gün Ortasında Karanlık' ı (1940) ve Orwell'in Bindokuzyüzseksendört'ü (1949) ile birlikte yirminci yüzyılın başlıca kara ütopya (dystopia) veya karşı-ütopya (anti-utopia) romanlarından sayılır. Adı; aşırı-modern, anlatılamayacak derecede saçma ve gülünç görülen ya da insan özgürlüğüne yönelik potansiyel bir tehlikeyi barındıran herhangi bir gelişmeyle bağlantılı olarak kendiliğinden akla gelen yaygın bir medya kalıpsözü şimdilerde. Ne var ki, romanı yazarken Huxley kafasında "kâbusumsu" gelecekten başka şeyler de taşıyordu ve romanın tasarlanıp yazıldığı koşulları bilmek bize, birçok okuyucunun Cesur Yeni Dünya'da sezdiği kararsızlığı açıklamakta yardımcı olabilir.
    Kardeşi Julian'a Ağustos 1918'de yazdığı mektupta Aldous Huxley 1.Dünya Savaşı'nın en kötü sonuçlarından birinin "Amerika'nın dünya egemenliğinin kaçınılmaz hızlanışı" olacağını tahmin etmişti. Birçok başka entelektüel de aynı şeyi sezinlemişti; 1920'ler, önceki yüzyılda Fanny Trolope'un Domestic Manners of the Americans'ıyla, Dickens'ın aşağılayıcı American Notes'uyla ve Alexis Tocqueville'in Democracy in America'yla. Örneğini verdiğini Amerika'yı kötüleme modasının yeniden canlanışına tanıklık etti. Amerika'nın groteskliğine ilişkin dirilen bu ilgi, ülkeyi 1926'da ilk kez ziyaret ettiğinde her şeyin kendisinin öngördüğü kadar avami ve acayip olduğunu görmekten, Huxley'nin niçin neredeyse dehşete düştüğünü anlamamıza yardımcı olmaktadır. O yılın sonunda yayınlanan Jesting Pilate'in son bölümü, uyduruk filmlerin, boş yüzlü ve "etine dolgun" modern genç kızların, "barbar" caz ve Huxley'nin Los Angeles'da ("Korkutucu Mutluluğun Şehri") karşılaştığı, Avrupa Uygarlığı'nın geleceği konusunda onu karamsar yapan bitmez tükenmez enerjinin eğlenceli bir lanetlemesini içerir. "California'yı görmeni isterdim," diye yazmıştı o zaman Amerika'yı yeni ziyaret eden birine. "Maddesel olarak, gezegenimiz üzerinde görülenler içinde Ütopya'ya en çok yaklaşan yer." Huxley "Amerika'nın geleceği dünyanın geleceğidir" yollu mahzun kehanetini 1920'lerde birkaç yerde daha dile getirmiştir ve kocaman gökdelenleri, dolar ekonomisi, gençlik kültü, "duyusal filmler"i (Hollywood'un sesli filmlerinin dokunma duyusuna hitap eden torunları), seks hormonlu sakızları, her yerde hazır ve nazır fermuarları (ki Huxley tarafından Amerika'nın ulusal "arma"sı diye nitelenir) ve feryat eden seksofonlarıyla Dünya Devleti'nin, ilk önce Amerikan yaşama biçiminin küresel yayılışına bir yergi olarak düşünüldüğü açık. Huxley, Henry Ford'un Yaşamım Ve Yapıtım adlı kitabını Amerika yolculuğu sırasında geminin kütüphanesinde keşfetmişti ve San Fransisco'da gemiden indikten sonra karşılaştığı her şey Fordgil ilkelerle kusursuz bir uyum içinde görünmüştü.
    Haziran 1931'de Huxley bir gazete muhabirine, Amerika'ya ikinci bir gezi planladığını söylemişti, "sırf daha kötüsünü bilmek için, bence, insanın zaman zaman yapması gerek." Mayıs ayında da bir başka muhabire "gelecek hakkında bir roman" yazdığını söylemişti. "Wellsgil Ütopya'nın dehşeti ve ona karşı bir başkaldırı üzerine." Birkaç yerde Huxley, H.G. Wells'in Tanrılara Benzeyen İnsanlar'ı ile (1923) ve onun sadece "etkin, iyimser, buluşçu, yenilikçi ve iyi huylu" yurttaşlarla doldurduğu tozpembe bir ütopya çizmesiyle alay etmiştir. "Wellsgil" terimini kullanışı burada, ilerlemeci bakışın ona en itici ve saçma gelen tüm yönlerini kapsar. Fakat Huxley, Anthony Burgess'ın bir keresinde yaftaladığı gibi, "anti-Wellscilerin en büyüğü" değildi kesinlikle. Aksine, Tanrılara Benzeyen İnsanlar bir yana, Huxley 1920'lerde ve 30'ların başında Wells'le bir hayli şey paylaşıyordu: özellikle de, parlamenter demokrasiye yönelik güçlü horgörü ve kitle toplumunun seçkin bir uzmanlar kastı tarafından kontrol edilen bir zihinsel düzey hiyerarşisi biçiminde yeniden düzenlenmesi gerektiği yolundaki güçlü inancı. Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'yı yazmaktaki asıl amacı, pekâlâ Tanrılara Benzeyen İnsanları ve anlattığı düşlemsel 'California' dünyasını yermek olabilir; ama romanı yazmaya başlar başlamaz, Huxley'nin kurmaca bir geleceğin parodisini yapma isteği, şimdinin kurmaca olmayan acil sorunlarına korkulu ilgisiyle karıştı.
    Ekim 1929'da Wall Street'in çöküşü, Britanya'nın sadece temel ürün endüstrilerine dayanan alanları için sert yan etkileri olan bir küresel sarsıntıya neden oldu. Sonraki iki yıl boyunca bu bölgelerde işssizlik hızla arttı ve 1931'in ilk aylarından itibaren, ülkenin ekonomik problemlerinin her gün biraz daha vahim bir hal alması ve Parlamento'nun etkisiz bir seyirci olduğunun gitgide açığa çıkmasıyla, Britanya kaosun eşiğinde görünüyordu. Birçok yorumcu, bütün Avrupa'nın toptan bir ekonomik çöküş ve kanlı bir kargaşaya doğru gittiğini tahmin ediyordu. Uygarlığın kendisi yok oluşa mahkûmdu.
    Huxley, Durham kömür madenlerini ziyaret eder ve kitle işsizliğinin sefaletine tanık olur. Ekonomik ve politik durum üzerine kilit bir Avamlar Kamarası tartışmasında da hazır bulunur ve gözlemlediği tutumlardan, işittiği "zırvalamalar" dan hiç etkilenmez. 1931'in yazında kriz derinleştikçe, Huxley'nin karamsarlığı da derinleşir. Ağustos ayındaki sterline hücum, Britanya'nın acil durumla uğraşacak ilk hükümetinin kurulması, (A.J.P. Taylor'ın sözleriyle) "iki savaş arasındaki İngiliz tarihinin dönüm noktası"nı belirleyerek Eylül'de altın standardının bırakılması, Huxley'yi Birleşik Devletler'e yapacağı ikinci ziyareti belirsiz bir tarihe ertelemeye sevk etti. Kısa bir süre sonra geleneksel politikaya ilişkin ümitsizliğinin en derin noktasına ulaştı ve, çoğu çağdaşı gibi, parlamenter demokrasiden vazgeçip, "bizi rasyonel bir öngörünün gereklerini yapmaya ve bu doğrultuda zahmete girmeye zorlayacak kişiler tarafından" yönetilmeye boyun eğmeyi savundu. Propagandayı devlet kontrolünün meşru bir aracı olarak gördü ve Sovyetler Birliği'nde yürürlüğe konulana benzer bir ulusal planın uygulamaya geçirilmesi için defalarca çağrıda bulundu. 1928'de Rusya'da ilk Beş Yıllık Plan açıklandığında, Huxley "Bolşevik idealist için Ütopya bir Ford fabrikasından farksızdır," diye yazmıştı; fakat 1931'in olayları onu değişik bir bakış açısını benimsemeye yöneltti. Cesur Yeni Dünya'yı yazdığı sıralarda, tıpkı Mustafa Mond gibi, eğer uygarlık mevcut krizden sağ çıkacaksa "ilk ve en son kertede ihtiyaç" duyulan şeyin istikrar olduğunu ileri sürdü. Mond'un adı, Imperial Chemical Industries Ltd'in ilk başkanı olan Sir Alfred Mond'dan (1868-1930) esinlenilerek konulmuştur. Huxley onun Middlesborough yakınlarında olan Billingham'daki devasa fabrikasını Cesur Yeni Dünya'yı yazmaya başlamadan hemen önce gezmişti. Huxley, Billingham'ı planlama ilkelerinin "muzaffer bir tecessümü" olarak, "kocaman bir plansız tutarsızlık dünyasının ortasındaki... düzenli bir evren" olarak selamlamıştı. Öyle görünüyor ki, Vahşi'ye buyurgan tahakkümü içinde Mustafa Mond, Huxley'nin Haziran 1931'de Britanya'ya akıl, düzen ve isrikrar getirmesi için çağrıda bulunduğu "güçlü ve akıllı merkezi otorite"yi kişileştirmektedir. Mond'un "derin, tınılı sesi" Huxley tarafından üç yerde anılmıştır. Üstelik, sesinin "ürkütücü biçimde" titreştiğini ve Mond'un yüzünün 16 ve 17. bölümlerde Vahşi, Bernard Marx ve Hemholtz Watson ile konuşmaları boyunca "iyi huylu zekâ"dan daha tehdit edici bir şeyi ele vermediğini gözlemler. Bütün çirkinliğine rağmen, F.S.632'nin hiyerarşik, aseptik, renklerle kodlanmış dünyası, Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'yı yazmadan önce, yazarken ve yazdıktan sonra başka yerlerde çağrısını yaptığı bilimsel ütopyadan çağlarca uzak değildir.
    Cesur Yeni Dünya'nın yayınlanışından iki hafta önce, Ocak 1932'de BBC'deki bir radyo konuşmasında Huxley öjeniğin bir politik kontrol aracı olarak kullanımını tartıştı ve "bütün Batı Avrupa soyunun... Hızlı bozuluşu"nun önünü almak için öjenik tedbirleri uygulamaya hazır olduğunu belirtti. Huxley'nin öjeniğe veya toplumun biyolojik yapısının devlet eliyle manipülasyonuna ilgisi, ilkin Proper Studies'de (1927) belirdi ve öjenik reçeteler iki savaş arası dönemde bütün politik renklerden entelektüeller tarafından savunuldu. Bokanovski İşlemi, Podsnap Tekniği, Yeni-Pavlovgil Şartlandırma ve Hipnopedya Huxley'nin Britanya'nın politik sorunlarına uygulanabileceğini ileri sürdüğü tekniklerin romanesk karşılıklarıdır. Şöyle demişti: "Koşullar liberalleri diktatörlüğe başvurmaya zorlayabileceği gibi, hümanistleri de bilimsel propagandaya zorlayabilir. Düzenin her türlüsü kaostan yeğdir."
    Nasıl H.G. Wells'in Zaman Makinesi (1895) bir uzak gelecek görümünden çok Viktoryen cehennem korkusu ve onun birçok türevince ilham edildiyse, Cesur Yeni Dünya'nın yüzeyinin altında da Huxley'nin ekonomik karışıklığa ilişkin marazî büyülenmişliği, 1931'de ulusal yaşamı şekillendiren politik atalet ve sosyal huzursuzluk, krizi çözmek için öne sürülen çözüm önerileri yatmaktadır. Sözgelimi, Kuluçka ve Şartlandırma Müdürü alt sınıfların "her fırsatta" kırlara gitmek ve yasa gereği "alet gerektirecek sporlarla ilgilenmek ve böylece ulaşım kadar üretilmiş nesneler tüketmek" için şartlandırdıklarını söylediğinde ve "Atıp kurtulmak onarmaktan yeğdir"in Dünya Devleti'nde aksiyomatik olduğunu öğrendiğimizde, Huxley Britanya'nın karşılaştığı sorunların tüketim yetersizliğinden kaynaklandığım öne süren teoriyi (ki Huxley bunu ekonomist J.M. Keynes'e atfeder ve şiddetle reddeder) hicvetmektedir. Keynes, aynı zamanda, sistematik bir kamu çalışmaları programı yoluyla işsizliğin düşürülüp ekonominin yeniden canlandırılabileceğine inanıyordu. Stoke Poges'daki Engelli Golf, Londra'nın batı banliyölerinde toplanan Merkezkaçlı Zıplayan Kukla kuleleri ve "Notting Hill'den Willesden'a giden ana yol boyunca iki sıra halinde dizilmiş" olan Escalator Fives Kortları, romanın yazıldığı tarihte onca tartışmaya yol açan Keynesgil girişimlerin alaycı belirimleridir.
    Cesur Yeni Dünya'nın arka planını tam olarak bilmek romanın kara ütopyacı dayanaklarını hiçbir şekilde geçersiz kılmaz. Roman, şirket-devletin doğasındaki totaliter tehlikelerin bir geleceğe yansıtımı olarak okunabileceği gibi, Amerikan öcüsüne dair bir hiciv olarak da alımlanabilir. Gördüğümüz gibi Cesur Yeni Dünya, Huxley'nin bilimsel planlamaya dolaylı ve umutsuz desteği olarak dahi yorumlanabilir. Bütün metinler özerktir; bizzat Cesur Yeni Dünya da, Huxley'nin romanı yazdığı sıralar ürettiği çeşitli kurmaca olmayan yazılarla romanı niçin yazdığı ve ne anlama geldiğine ilişkin geriye dönük açıklamaları da, bir bütün olarak değenlendirilebilir veya her biri kendi başına ele alınabilir. Fakat okur hangi yorumu yeğlerse yeğlesin, öyle görünüyor ki Cesur Yeni Dünya'nın yapısı 1931'in Nisan ve Ağustos'u arasında Huxley için çok sorunlu bir haldeydi; çünkü bir hiciv mi, bir kehanet mi, yoksa bir proje mi yazdığından kendisi de emin değildi. 1935'te bir gazeteci gönlünün "Vahşi'nin isteklerinden yana mı, şartlandırılmış istikrar idealinden yana mı" olduğunu sorduğunda, Huxley'nin "İkisinden yana da değil, bence iki ucun arasındaki bir orta hem istemeye değer hem olabilirdir, hem de bizim hedefimiz olmalıdır," diye yanıtladığı aktarılır. Anlamlı biçimde, "Gelecek hakkında komik, en azından alaycı bir roman"ın tamamlanışını haber veren babasına Ağustos 1931'de yazdığı bir mektup, "Beş Yıllık Plan doğrultusunda birşeyler benimsemediği takdirde, dünyanın geriye kalanının çökeceği" yolundaki kanısının "gitgide güçlendiği"ni bildirerek bitiyordu. Cesur Yeni Dünya'ya 1946'da yazdığı önsözde romanı yazdığı dönemde planlama ve öjeniğin kendisi için sahip olduğu çekiciliğe hiçbir göndermede bulunmaz. Hitler ve "Nihai Çözüm" bu tür fikirleri düşünülemez kılmıştı ve o günden sonra Huxley bu fikirleri terk etti. Böyleyken önsöz ve Brave New World Revisited (1958), Sovyet Komünizmi'nin hegemonyasının işaretlerini verdiği "kâbusumsu" geleceğe ilişkin kehanetsi farkındalığı vurgular.
    Cesur Yeni Dünya'nın en güçlü yönlerinden biri, teşrih masasına yatırılamaması, kategorik yoruma direnmesidir. Sözgelimi Mayıs 1931'de yayınlanan bir makalede D.H. Lawrence, New Mexico'nun "büyük maddi ve mekanik gelişme çağı"ndan kendisini nasıl "sonsuza dek" kurtararak değiştirdiğini anlattı. Huxley'nin Vahşi Ayrıbölgeleri bu denemeye (The Plumed Serpent (1926) ve Mornings in Mexico (1927)) çok şey borçludur. Bu yapıtlarda Lawrence, sürekli animistik insan ruhuna bağlı kalan Amerikan yerlileri ile Ford'la malûl Birleşik Devletlerin demokratik yurttaşları arasına bir ayrım çizer. Cesur Yeni Dünya da aynı ayrımı kullanıyor görünmekte ve hatta Huxley bir Pueblo Yerlisi'nin kırışık yüzünü betimlemek için Lawrence'ın favori sözcüklerinden birini, "obsidian"ı kullanır. Lawrence 1930'da öldü, Huxley de 1932'de yazar arkadaşının mektuplarını yayınladı. Bunları yayına hazırlarken Huxley, New Mexico'nun Lawrence'a ifade ettiği anlamın çarpıcı tanıklarıyla karşılaştı. Cesur Yeni Dünya kısmen Lawrence'a bir başka atıf olarak okunabilir, fakat romanın birçok yönü göz önünde bulundurulunca, durum göründüğü kadar basit değildir. Huxley aslında Lawrence'm ilkel kültürlere "gerilikçi" övgüsüne ılımlı yaklaşmaz ve de romanın son bölümünde Vahşi kendisini "bir kucak dolusu yeşil diken"in üzerine attığı zaman, bu, Lawrence'a saygılı bir gönderme ânı olmaktan çok, Birkin'in Women in Love'da dikenli çalılığa çırılçıplak atlayışının parodisidir. Benzer biçimde, "etine dolgun bir sarışın" olarak Linda da, kocasının ölümünden sonra ömrünü New Mexico'da geçiren ve Lawrence'ın mektuplarını derlerken bir hayli çatıştığı Frieda Lawrence'a eğreti bir benzerlikten fazlasını taşır.
    Vahşi Ayrıbölgesi'ni, gayrıinsanî Dünya Devleti'nin günahıyla sevabıyla, insanî antitezi olarak okuyanlar, Malpais'in ırkçı önyargısı içinde Linda ve John'ın dışlanmışlıklarının ("Ten rengimden ötürü benden hoşlanmadılar," der John Bernard, ve Lenina'ya 7. Bölüm'de kırbaçlama ayininde ilk karşılaştıklarında, "Hep böyle oldu.") Bernard Marx ve Hemholtz Watson'ın Dünya Devleti'ndeki ikilemlerinden daha tahammül edilemez olduğunu kabul etmelidirler. Ortodoks olmayan davranış New Mexico'da Londra'dakinden daha şiddetle cezalandırılmaktadır ve Malpais'in totemizmle meskali, Dünya Devleti'nin Fordizm'le somasının kaba eşdeğerlerinden başka birşeyler midir? Buna karşılık, F.S. 632'nin sivri yanları törpülenmiş mutluluklar diyarı, sapkın davranışın, insan hatasının, duygusal istikrarsızlığın ve toplumsal düzensizliğin kökünün kazındığı bir yer değildir. Asayiş polisi, Park Sokağı arbedesi gibi programlanmamış anlaşmazlıklar patlak verdiğinde ilgilenmek üzere hazır bekletilir; Kuluçka ve Şartlandırma Müdürü gibi yüksek mevkili birinin de genç Linda'yla yıkıcı ve romantik bir ilişkiye girmesi, kadının da "Tomakin"ine kendini adaması insan tutkusunun bastırılamaması konusunda çok şey anlatır. Benzer biçimde, "popüler" ve "etine dolgun" Lenina Crowne, Henry Foster'la olan özel ilişkisini, gelişmesi engellenmiş Bernard Marx'a açıklanamaz bir düşkünlüğe evriltir ve, 13. Bölüm'de bildirildiği üzere, Mwanza-Mwanza'daki bir Alfa-Eksi idarecinin erken ölümüne yol açan da Lenina'nın insanca bir hatasıdır. Aynı şekilde, Bernard'ın kısa boyluluğu ve inançsızlığının, bir insanın geçmişteki sakarca bir hatasından kaynaklanmış olabileceği yolunda söylentiler dolaşmaktadır.
    1946 tarihli önsözde Huxley, romanı yeniden yazacak olsa Vahşi'ye üçüncü bir seçenek; ekonominin merkezsiz, politikanın anarşist, bilim ve teknolojinin insanlığı baskı altına almak yerine, ona hizmet etmek için kullanılacağı bir toplulukta yaşama seçeneği sunacak idiğini açıklar. "Din, insanın Mutlak Sonu'na ilişkin bilinçli ve zekice meşgalesi, içkin Tao ya da Logos'un, aşkın Tanrı ya da Brahman'ın birleştirici bilgisi olurdu," der. Okuyucular olarak romanda bu satırları gözden geçirip değiştirmediği için Huxley'e müteşekkir olmalıyız, çünkü eğer öyle yapsaydı, Cesur Yeni Dünya, kuşkusuz, uzun süreli cazibesini yitirirdi. Paradoksal biçimde, Cesur Yeni Dünya'nın bir yirminci yüzyıl klasiği olma özelliğini güvenceleyen şey, 1931'de Britanya'yla Huxley'i kuşatan ve romanının derin çift yönlülüğünü doğuran kaygı ile belirsizliklerdir.
  • KİŞİSEL SÖZLER

    KAYBETMEYİ GÖZE ALANLAR, HER ZAMAN, EN BAŞARILI OLANLARDIR.
    J. F. Kennedy

    BİR ÖN YARGIYI YOK ETMEK, BİR ATOMU PARÇALAMAKTAN DAHA ZORDUR
    A. Einstein

    AKILLILAR BİR KEZ HATA YAPAR. AKILSIZLAR AYNI HATAYI HEP TEKRAR EDER.
    İ. İnönü

    İNSANLARIN SİZE KARŞI OLMALARI DİYE BİR ŞEY YOKTUR. ONLAR KENDİLERİNDEN YANADIRLAR, O KADAR!
    G. Fowler

    BİLGİ SAHİBİ OLMAYAN, FİKİR SAHİBİ OLAMAZ.
    U. Mumcu

    İNSANLARDA KUSUR ARARSANIZ, MUTLAKA BULURSUNUZ.
    A. Lincoln

    HAYAL ETMEK, BİLMEKTEN DAHA ÖNEMLİDİR.
    A. Einstein

    BAŞARININ ANAHTARININ NE OLDUĞUNU BİLMİYORUM, ANCAK BAŞARISIZLIĞIN ANAHTARINI BİLİYORUM: "HERKESİ MEMNUN ETMEYE ÇALIŞMAK".
    B. Cosby

    KİMSE DENEYENE KADAR, NELER YAPABİLECEĞİNİ BİLEMEZ.
    P. Syrus

    FAKİR, AZA SAHİP OLAN DEĞİL, ÇOĞU İSTEYENDİR.
    L. A. Seneca

    KİMİN DEĞİL, NEYİN DOĞRU OLDUĞU ÖNEMLİDİR.
    T. Huxley

    EĞİTİMDEN ÇOK DAHA PAHALI OLAN TEK ŞEY CEHALETTİR.
    B. Franklin

    BİR KİŞİYE, BİLGİYİ AKTARABİLİRSİNİZ, ANCAK AKLI AKTARAMAZSINIZ.
    H. Hesse

    HAYALLERİNİZİ GERÇEKLEŞTİR EMENİN TEK YOLU UYANMAKTIR.
    P. Valery

    BİZ ALDIKLARIMIZLA YAŞAMIMIZI İDAME ETTİRİRİZ, FAKAT VERDİKLERİMİZLE BİR YAŞAM YARATIRIZ.
    N. MacEwan

    NE ARADIĞINI BİLMEYEN, BULDUĞUNU ANLAYAMAZ.
    Konfiçyüs

    SEVECEĞİN BİR İŞ SEÇERSEN, YAŞAMINDA BİR GÜN BİLE ÇALIŞMIŞ OLMAZSIN.
    Konfiçyüs

    KENDİSİNE VE ÇEVRESİNE YARARI OLMAYANIN, BAŞKALARINA YARARI OLMASINI BEKLEMEYİNİZ .
    Konfiçyüs

    KENDİNİZE YAPILMASINI İSTEMEDİĞİNİZ BİR ŞEYİ BAŞKALARINA YAPMAYINIZ.
    Konfiçyüs

    ZENGİNLİK VE ÜNVAN İNSANLARIN ELDE ETMEK İSTEDİĞİ ARZULARIDIR; ANCAK BUNLARI DOĞRU YOLLARDAN ELDE EDİLMEMİŞLERSE BUNLARA SAHİP OLAMAZLAR.
    Konfiçyüs

    DEĞERLİ BİR KİŞİYLE KARŞILAŞTIĞINIZDA ONU DAHA İYİ NASIL TAKLİT EDECEĞİNİZİ DÜŞÜNÜN, DEĞERSİZ BİR KİŞİYLE KARŞILAŞTIĞINIZDA KENDİNİZİ İRDELEYİNİZ.
    Konfiçyüs

    HEDEFİ OLMAYAN, NEYE NİŞAN ALACAĞINI BİLMEZ.
    Çin Atasözü

    TAHSİL CEHALETİ ALIR, EŞEKLİK BAKİ KALIR.
    Türk Atasözü

    EŞEĞE ALTIN SEMER DE VURSAN, EŞEK YİNE EŞŞEKTİR.
    Türk Atasözü

    ÇALIŞMA İSTEĞİ O KADAR NADİR BİR MEZİYETTİR Kİ ÇALIŞMA TEŞVİK EDİLMEK ZORUNDADIR.
    A. Lincoln

    BİR PROBLEM KAÇMANIN EN İYİ YOLU, PROBLEMİ ÇÖZMEKTİR.
    A. Saporta

    BAŞARISIZLIĞIN İKİ TÜRÜ VARDIR:
    (1) DÜŞÜNÜLÜP ANCAK GERÇEKLEŞTİRİLMEYENLER,
    (2) DÜŞÜNMEDEN YAPILANLAR.
    L. J. Peter

    BİLİMİN ANASI DENEYİMDİR.
    H. G. Bohm

    İYİ BİR YAŞAM, İNSANIN NE KADAR YAŞADIĞIYLA DEĞİL, YAŞADIĞI SÜREYİ NASIL KULLANDIĞIYLA ÖLÇÜLÜR.
    Montaigne

    BAZI İNSANLARI HER ZAMAN, BAZI İNSANLARI BAZEN KANDIRABİLİRSİNİZ, ANCAK BAZI İNSANLARI ASLA KANDIRAMAZSINIZ.
    A. Lincoln

    BİR İNSAN BAŞARISIZLIKLARI İÇİN BAŞKALARINI SUÇLUYORSA, BAŞARILARININ ŞEREFİNİ DE BAŞKALARINA VERMESİ GEREKMEZ Mİ?
    H. W. NEWTON

    DÜŞÜNCELERİNİ TAM VE YERİNDE KELİMELERLE İFADE EDEMEYEN İNSAN, YANLIŞ TARTILARLA TAM İŞ GÖRMEYE ÇALIŞAN SATICIYA BENZER.
    J. W. VON GOETHE

    DÜNYADA BİR ÇOK YETENEKLİ KİŞİLER, KÜÇÜK BİR CESARET SAHİBİ OLAMADIKLARI İÇİN SİLİNİP GİTMİŞLERDİR.
    S. SMİTH

    İSTEKLERİMİZİN BAZILARINI ELDE EDEMEMEK MUTLULUĞUMUZUN AYRILMAZ BİR ŞARTIDIR.
    B. RUSSELL

    İKİ İNSANIN İYİ GEÇİNMESİ HİÇ KUSURSUZ OLMALARIYLA DEĞİL, BİRBİRLERİNİN KUSURLARINI HOŞ GÖRMELERİYLE SAĞLANIR.
    A. TOQUEVİLLE

    AKILLI İNSAN, DÜŞÜNDÜĞÜ HERŞEYİ SÖYLEMEZ; AMA HER SÖYLEDİĞİNİ DÜŞÜNÜR.
    ARİSTOTELES

    AKILLI KONUŞUR, ÇÜNKÜ SÖYLEMEK İSTEDİKLERİ VARDIR; APTAL KONUŞUR, ÇÜNKÜ KENDİSİNİN BİR ŞEYLER SÖYLEMEK ZORUNDA OLDUĞUNU SANIR.
    PLATON

    AKILLILAR İSTEDİĞİ ŞEYİ, AKILSIZLAR BAŞKALARININ İSTEDİĞİNİ ÖĞRENİR.
    SADİ

    İNSANLARA YAPILACAK EN BÜYÜK İYİLİK, ONLARA AKILLARINI KULLANMAYI ÖĞRETMEKTİR.
    MOLLİERE

    İSTEMEK YETMEZ, AMACIMIZA ULAŞMAK İÇİN ŞİDDETLE ARZULAMAMIZ GEREKİR.
    OVİDİUS

    YETERİ KADAR NEDENİNİZ VARSA, HER ŞEYİ YAPABİLİRSİNİZ
    J. ROHN

    NE ARADIĞINI BİLMEYEN, BULDUĞUNU ANLAYAMAZ
    KONFİÇYÜS

    Bildiğini bilenin arkasından gidin
    Bildiğini bilmeyeni uyandırın
    Bilmediğini bilene öğretin
    Bilmediğini bilmeyenden uzaklaşın
    KONFİÇYÜS

    BİNLERCE KİLOMETRE SÜRECEK BİR YOL, BİR TEK ADIMLA BAŞLAR
    JAPON ATASÖZÜ.

    KENDİ OMUZUNA TIRMAN. BAŞKA NASIL YÜKSELEBİLİRSİN Kİ
    NİETZCHE

    İNSANOĞLUNUN İÇİNDE UYUYAN GÜÇLER VARDIR. KENDİSİ BİLE ŞAŞIRIR. ÇÜNKÜ BU GÜÇLERE SAHİP OLDUĞU AKLINDAN BİLE GEÇMEZ. BU GÜÇLERİ UYANDIRIP EYLEME GEÇEBİLİRSE, O KİŞİNİN HAYATINDA BÜYÜK BİR DEVRİM OLURDU.
    S. MARDEN

    YA ÜMİTSİZSİNİZ. YA DA ÜMİT SİZSİNİZ. YA ÇARESİZSİNİZ. YA DA ÇARE SİZSİNİZ
    B. NECATİGİL

    ONLARIN PEŞİNDEN GİDECEK CESARETİNİZ VARSA, BÜTÜN RÜYALAR GERÇEK OLABİLİR.
    W. DİSNEY

    HAYAT BİR BİSİKLETE BİNMEK GİBİDİR. PEDALİ ÇEVİRMEYE DEVAM ETTİĞİNİZ SÜRECE DÜŞMEZSİNİZ.
    B. PEPPEER

    YAPILIRKEN HEYECAN DUYULMAYAN İŞLER BAŞARILAMAZ
    EMERSON

    HİÇ KİMSE SİZİN İZNİNİZ OLMADAN, SİZE KENDİNİZİ DEĞERSİZ HİSSETTİREMEZ
    E. ROOSEVELT

    RÜZGARIN NASIL ESTİĞİ FARK ETMEZ. FARKI YARATAN YELKENLERİNİZİ NASIL AÇTIĞINIZDIR
    V. PEİFFER

    ŞAMPİYON OLMAK DEMEK, ŞAMPİYON GİBİ DÜŞÜNMEK DEMEKTİR
    D. WAİTLEY

    ZİRVELERDE KARTALLAR DA BULUNUR, YILANLAR DA. ANCAK BİRİSİ ORAYA SÜZÜLEREK, DİĞERİ İSE SÜRÜNEREK GELMİŞTİR. ÖNEMLİ OLAN NEREYE GELMİŞ OLDUĞUNUZDAN ÇOK, NEREDEN VE NASIL GELDİĞİNİZDİR
    C. ŞAHABETTİN

    EĞER AĞACA ÇIKMAK İSTİYORSANIZ, YILDIZLARA ÇIKMAYA NİYET EDİN,
    İŞTE O ZAMAN BAŞARIRSINIZ
    KONFÜÇYÜS

    HIRS BİR TEKNENİN, YELKENİNİ ŞİŞİREN RÜZGARA BENZER. FAZLASI TEKNEYİ BATIRIR. AZI DA TEKNEYİ OLDUĞU YERDE SAYDIRIR
    VOLTAİRE

    DAMLAYAN SU TAŞI DELER. TAŞI DELEN SUYUN GÜCÜ DEĞİL, DAMLALARIN SÜREKLİLİĞİDİR
    LATİN ATASÖZÜ

    UÇURTMALAR, RÜZGAR KUVVETİYLE DEĞİL, BU KUVVETE KARŞI UÇTUKLARI İÇİN YÜKSELİRLER
    W. CHURCHILL

    BÜYÜK İNSANLARIN İDEALLERİ. SIRADAN İNSANLARINSA HEVESLERİ VARDIR
    W. IRVING

    İYİ KARAR VERME YETENEĞİ DENEYİM İLE KAZANILIR; DENEYİM İSE KÖTÜ "KARAR VERME"LERİN BİR SONUCUDUR.
    M. TWAIN

    İNSANLARIN YAPTIĞI SAHTE PARALAR KADAR; PARANIN DA YAPTIĞI SAHTE İNSANLAR VARDIR.
    S. HARRIS

    KELİMELERİN ÜÇÜNÜ ANLAMADAN GÜCÜNÜ ANLAYAMAZSINIZ.
    KONFİÇYÜS

    UZAĞI DÜŞÜNMEYEN ÜZÜNTÜYE YAKINDIR.
    KONFİÇYÜS

    BAŞKALARININ İZİNDEN GİDEN, KENDİ İZİNİ BIRAKAMAZ.
    KONFİÇYÜS

    KABUL EDİLEN BİR YANLIŞLIK, KAZANILMIŞ BİR ZAFERDİR.
    GASCOIGNE

    BİR TAŞLA DUVAR YAPILMAZ. ÇİN ATASÖZÜ

    CÜMLELER DOĞRUDUR SEN DOĞRU İSEN, DOĞRULUK BULUNMAZ SEN EĞRİ İSEN. YUNUS EMRE

    KUŞLAR GİBİ UÇMASINI; BALIKLAR GİBİ YÜZMESİNİ ÖĞRENDİK; ANCAK BU ARADA ÇOK BASİT BİR SANATI UNUTTUK "KARDEŞ OLARAK YAŞAMAYI".
    M. LUTHER KING

    BEN BİLMEDİĞİMİ BİLDİĞİM İÇİN DİĞER İNSANLARDAN AKILLIYIM.
    SOKRATES

    HERKES BİR KONUDA BENİMLE AYNI GÖRÜŞÜ PAYLAŞIRSA, GÖRÜŞÜMÜN DOĞRULUĞUNDAN ŞÜPHE ETMEYE BAŞLARIM.
    O. WILDE

    BİR ÜLKEDE DALKAVUKLUĞUN SAĞLADIĞI ÇIKAR, DÜRÜSLÜĞÜN GETİRDİĞİ FAYDADAN DAHA VERİMLİ OLURSA, O ÜLKE BATAR
    MONTESKİYO

    DEĞİŞİM RÜZGARLARI ESİNCE APTALLAR DUVAR ÖRER, AKILLILAR DEĞİRMEN İNŞA EDER.
    ÇİN ATASÖZÜ

    ZORLUK SENİ ZORLAYINCA, SEN DE ZORLUĞU ZORLA.
    AMERİKAN ATASÖZÜ

    TEMİZ BİR VİCDAN KADAR YUMUŞAK BİR YASTIK YOKTUR.
    FRANSIZ ATASÖZÜ

    DÜŞÜNMEDEN KONUŞMAK, NİŞAN ALMADAN ATEŞ ETMEYE BENZER.
    İNGİLİZ ATASÖZÜ

    BAŞKALARINDAN ÜSTÜN OLMANIZ ÖNEMLİ DEĞİLDİR; ASIL ÖNEMLİ OLAN DÜNKÜ HALİNİZDEN ÜSTÜN OLMANIZDIR.
    HİNT ATASÖZÜ

    GENÇLİĞİN DEĞERİ BİLİNSE, İHTİYARLIĞIN ŞİKAYETİ AZALIR.
    TÜRK ATASÖZÜ

    KÖPEKLE YATAN PİREYLE KALKAR.
    İSPANYOL ATASÖZÜ

    BEYAZ SAÇ AKLIN DEĞİL, YAŞIN İŞARETİDİR.
    YUNAN ATASÖZÜ

    Aptallığın en açık kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp, değişik sonuç almayı beklemektir.
    A. Einstein

    Ülkedekiler sevinçli ve mutlu yaşıyor, uzaktakiler ise oraya gelmek istiyorlarsa ülke iyi idare ediliyor demektir. Konfiçyüs

    İyi bir fikir üretmek isteyen, önce çok miktarda fikre sahip olmalıdır. Linus Pauling

    Fakat bir gün 1�i kaybederseniz, sıfırların hiç bir değeri kalmaz.� Mesela, doğdunuz, sağ ve sağlıklısınız.

    1!..
    Okullar bitti, 10!
    Harika bir mesleğiniz var, 100!
    Sevdiniz, 1000!
    Sevildiniz, 10 000!
    Evlendiniz, 100 000!
    Harika çocuklarınız oldu, 1 000 000!
    İşyerinde zirveye çıktınız, 10 000 000!
    Dünya sizi tanıyor, tapıyor, 100 000 000!
    İşte mutluluk bu... 1 000 000 000!
    Sağlık gitti...
    000 000 000!

    Vehbi Koç

    Mücadele eden yenilgiye uğrayabilir, mücadele etmeyen zaten yenilmiştir.
    Bertolt Brecht

    SERSEMLER AKILLILARIN YEDİ YILDA CEVAPLAYAMAYACAĞI SORULARI BİR GÜNDE SORARLAR.
    İNGİLİZ ATASÖZÜ

    Çinliler dua ederken şöyle derlermiş:
    "Tanrım, bana değişebilecek şeyleri değiştirebilmem için güç ver. Değişemeyecek şeyleri kabullenmem için sabır ver. Ve bu ikisini birbirinden ayırt etmek için akıl ver."
    SIFIRLAR!...

    �Sağlığınızı 1 rakamı ile gösterin. Bundan sonra kazanacağınız bütün mevkileri, şan ve şöhretleri, kazanacağınız bütün maddi ve manevi varlıkları, sağına 0�lar koyun. Binler, milyonlar, trilyonlar elde edebilirsiniz

    İNSANLARIN ÇOĞU KAYBETMEKTEN KORKTUĞU İÇİN, SEVMEKTEN KORKUYOR.
    SEVİLMEKTEN KORKUYOR, KENDİSİNİ SEVMEYE LAYIK GÖRMEDİĞİ İÇİN.
    DÜŞÜNMEKTEN KORKUYOR, SORUMLULUK GETİRECEĞİ İÇİN.
    KONUŞMAKTAN KORKUYOR, ELEŞTİRİLMEKTEN KORKTUĞU İÇİN.
    DUYGULARINI İFADE ETMEKTEN KORKUYOR, REDDEDİLMEKTEN KORKTUĞU İÇİN.
    YAŞLANMAKTAN KORKUYOR, GENÇLİĞİN KIYMETİNİ BİLMEDİĞİ İÇİN.
    UNUTULMAKTAN KORKUYOR, DÜNYAYA BİRŞEY VERMEDİĞİ İÇİN.
    VE ÖLMEKTEN KORKUYOR ASLINDA YAŞAMAYI BİLMEDİĞİ İÇİN.
    W. SHAKESPEARE
  • Henüz bu tarz yazıların eleştirisini yapacak çok fazla birikimim yok. Araştırma ve öğrenme aşamasındayım ama diyalektik ile ilgili bulduğum bir makaleyi olduğu gibi paylaşayım:

    DİYALEKTİK NEDİR?
    Cihan Dura

    30.8.2013

    Kitap, gazete okurken, bir konuşmacıyı dinlerken, biriyle tartışırken, zaman zaman rastlarız, duyarız: Diyalektik, diyalektik metot… Nedir acaba bu diyalektik, diyalektik metot dedikleri? Ne anlama gelir, kimler ileri sürmüştür, işlevleri nedir? Bunları da bilmemiz gerekir. Çünkü her yeni bilgi bizi olgunlaştırır, daha güçlü kılar. Okuduğunuz yazının konusu budur, olabildiğince basit bir anlatımla, bu soruları yanıtlamaktır[i].

    İnsan emeğinin tarihine baktığımız zaman görürüz ki, insanoğlu başlangıçta yalnızca kaba işleri yapmayı becerebiliyordu. Çok sonraları, edindiği deneyimler, bilim ve tekniklerde sağlanan ilerlemeler; ona daha ince işleri de yapabilme imkânı sağladı. Süreç, düşünce tarihinde de böyle olmuştur. Örneğin iki temel düşünme yöntemini ele alalım: Metafizik metot, diyalektik metot… Metafizik, parmaklarımız gibi ancak kaba hareketleri mümkün kılan bir düşünce metodudur. Diyalektik ise daha büyük bir inceliğe imkân verir. Taraftarlarına göre “Metafizik düşünce metodunun yükü, ağırlığı üzerinde iken, birinin, diyalektik metodun esnekliğini ve inceliğini görüp kavraması zor olabilir. Ancak gayret gösterirse, bunun üstesinden gelecektir.”

    ‘***’

    Diyalektiğin temelinde yatan olgu, bizi çevreleyen her şeyde var olan hareket ve değişmedir. Doğada, tarihte, düşüncede, her tarafta hareket ve değişme görürüz.

    Doğayı veya insanlık tarihini ya da kendi zihin faaliyetimizi gözlemlediğimiz zaman, karşımıza ilk çıkan olgu şudur: Hiçbir şey olduğu gibi, olduğu yerde, olduğu biçimde kalmıyor. Her şey hareket halinde: Her şey dönüşüyor, oluşuyor, göçüp gidiyor. Ve bütün bu hareket ve değişimler; sonsuz bir ilişkiler, etkiler ve tepkiler ağı içinde gerçekleşiyor.

    Bizler, her birimiz hep aynı kaldığımızı sanırız. Oysa kendi kendimizin aynısı, özdeşi kaldığımızı düşündüğümüz anda bile değişmişizdir. Şimdi ben kendi kendime bakıyor ve diyorum ki: bundan on yıllarca önce bir “çocuk-ben”dim, bugünse bir “ihtiyar-ben”im. Nasıl da değişmişim! Ve bu birdenbire olmadı, yetmiş üç yıl süren, sayısız ve saniyelik değişimler sonucunda oldu!

    Gerçekten de öyle… Her şey kımıldayıp değişiyor: Gerçek olan, hareket!… Durağanlık ise bir yanılmadan ibaret... Doğada, tarihte, düşüncede, her tarafta gördüğümüz şey değişmedir, harekettir. Diyalektik, işte bu temel olgunun gözlemiyle başlıyor.

    Tarih, nesnelerin hep aynı kalmadığını gösteriyor bize. Örneğin, toplumlar hiçbir zaman durağan değildir, hep bir halden başka bir hale geçer. İlkçağda, köle emeğine dayanan toplum vardı; bunu feodal toplum, daha sonra kapitalist toplum izledi. Toplumların incelenmesi, bize, yeni bir toplumun doğmasına imkân veren faktörlerin, bu toplumların içinde, özünde olduğunu ve bunların devamlı olarak ve doğrudan hissedilip gözlemlenemeyen bir şekilde geliştiğini gösterir. Buna göre, kapitalist sistemin de değişimlere uğrayıp başka bir sisteme, örneğin “sosyalist toplum”a yerini bırakacağı ileri sürülmüştür. Ancak değişmekten hiçbir şey masun olmadığına göre, kurulacağı ileri sürülen yeni sistem, sosyalist toplum da değişimlere uğrayarak yerini başka bir topluma bırakacaktır.

    ‘***’

    İnsanlar; doğayı, tam bir bilgisizlik içinde inceledi başlangıçta. Zamanla, gözlemledikleri olayları sınıflandırmaya başladılar. Bu, çok önemli!... Çünkü böylece “sınıflandırma” şeklinde bir düşünme alışkanlığı edindiler. Kesin kategoriler kurup olayları, bilimleri (fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji,…) birbirinden kesin şekilde ayırdılar. Aralarında hiçbir ilişki yokmuş gibi davrandılar. Bu, metafizik metodun ilk karakteristik özelliği oldu. Bundan başka, nesneleri hareket halinde değil de durağan durumda anlamaya yöneldiler. Çünkü durağan olanı gözlemlemek daha kolaydı. Bu tutum günümüze kadar gelmiştir: Örneğin iktisat biliminde olgular önce durağan (statik) halde incelenir. Sonra, hareket halinde iken (dinamik durumda) gözlemlenir, anlaşılmaya çalışılır.

    İnsanlar başlangıçta neden böyle bir yola gitmiştir? Yukarda değindim: Çünkü durağan nesnelerin gözlemlenmesi daha kolaydır. Bir fotoğrafı incelemek mi daha kolaydır, akıp giden bir filmin görüntülerini mi? Pozitif bilimler içinde ilk gelişeni, mekanik bilimi olmuştur. Günlük dilde mekanik, “makine bilimi” anlamına gelir; bilim dilinde ise “yer değiştirme olarak hareket”in incelenmesidir. Mekanik’in ilk gelişen bilim olmasının sebebi, mekanik hareketin en basit hareket olmasıdır. Ağaçta rüzgârın salladığı bir elmanın hareketlerini incelemek, elmanın, olgunlaşma sürecinde uğradığı değişiklikleri incelemekten daha kolaydır. Aslında nesnelerin durağan halini incelemek, diyalektik düşüncenin de içerdiği, zorunlu bir andır. Ancak diyalektik metot bununla yetinmez, daha ileri aşamalara gerek duyar.

    ‘***’

    Diyalektiğin üç büyük düşünürü; Heraklit (M.Ö. 576-480), Wilhelm F. Hegel (1770-1831) ve Karl Marx’tır (1818-1883).

    Heraklit, karşıtlığı Evren’in temel özelliği saymış, karşıtlığın değişmezliğini göstermeye çalışmıştır. Ona göre, Evren’de sürekli bir karşıtlar çatışması vardır. Evren aynı zamanda sürekli bir değişim içindedir. Heraklit bu gerçeği “Bir nehirde iki defa yıkanılmaz” sözü ile ifade etmiştir.

    Bununla birlikte diyalektiğin, esas itibariyle idealist Alman filozoflarından Wilhelm F. Hegel tarafından geliştirildiği kabul edilir. Hegel, Heraklit’in görüşünü yeniden ele alarak, bilimsel ilerlemelerin de yardımıyla, her şeyin hareket ve değişiklikten ibaret olduğunu, her şeyin birbirine bağlı olduğunu ileri sürmüş, bu temel düşünceye dayanarak diyalektik anlayışı geliştirmiştir. Hegel’in ilk kavradığı şey “düşüncenin hareketi” olmuş, bu harekete “diyalektik” adını vermiştir. Hegel'in kurduğu sistem bugün “diyalektik mantık” adıyla anılıyor. Hegel'e göre dünya demek, mantık demektir. Biricik felsefe de çelişmelerin - karşıtların- felsefesidir: Çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de, çiçeğin ortadan kalkması gerekir. Ölüm de hem bir ortadan kalkıştır, hem yeniden doğuşun koşuludur.

    Bununla birlikte Hegel idealisttir: Maddedeki değişmeleri, Ruh’taki değişmelerin tahrik ettiğini kabul eder. Ona göre Evren, maddeleşmiş düşüncedir. Evren’den önce, onu meydana getiren Ruh vardı. Ruh ve Evren sürekli değişmeler içindedir. Ruh’taki değişmeler maddedeki değişmeleri belirler. Örnek: Mucidin bir fikri vardır, fikrini gerçekleştirince, düşünce maddeleşmiş olur. Demek ki maddedeki değişikliklerin sebebi düşüncedir.

    Sonra, Hegel’in tilmizleri geliyor, özellikle K. Marx (1818-1883) ile arkadaşı F. Engels (1820-1895)... Ancak Marx ve Engels -idealist olan Hegel’in tersine- materyalist, yani önceliğin maddede olduğuna inanan filozoflardır. Onlara göre Hegel’in diyalektiği kısmen doğrudur, çünkü ters kurulmuş bir yapıya benzer. Başka bir deyişle sistem baş aşağı durmaktadır. Onu yeniden ayakları üstüne oturtmak gerekir.

    Marx ve Engels; bu düzeltmeyi, düşüncenin hareketini başlatan sebebin, madde olduğunu kabul ederek yapıyor ve şöyle diyorlar: Hegel düşüncenin ve evrenin sürekli bir değişme halinde olduğunu söylerken, haklıdır. Ancak nesnelerdeki değişmeleri fikirlerdeki değişmelerin yarattığını ileri sürerken yanılmıştır. Doğru olan, bunun tersidir: Bize fikirleri veren Evren’dir, nesnelerdir. Nesneler değiştiği içindir ki düşünceler değişmektedir.

    Yazımı değerli felsefecilerimizden Afşar Timuçin’in bu son konudaki açıklamasıyla bitirmek isterim: “Marx’çı düşünceye göre dünyayı fikirler yönetmez. Fikirler ancak iktisadi koşullara bağlı olarak gerçekleşir. Düşüncenin temelinde madde vardır, diyalektik ilişki maddede gerçekleşir. Bununla birlikte Marx’çılık … katı belirlenimci (determinist, cd) bakıştan uzaktır. … Dünya yalnızca, maddesel gelişimin fikrî gelişimi belirlediği bir dünya değildir.”

    Konuya devam edeceğim.



    [i] Makaleyi kaleme alırken, G. Politzer’in ünlü Felsefenin Başlangıç ilkeleri (Sol Yayınları, Ank., 1966) kitabından geniş ölçüde faydalandım. İkinci kaynağım Afşar Timuçin’in Felsefe Sözlüğü ( İnsancıl Yayınları, 2.B., İst., 1998: ‘Diyalektik’ maddesi) oldu.
  • .
    ✒Melih Cevdet Anday
    .
    İnsanın düşünenleri olmalı;
    Merak edenleri,
    Hesapsız, kitapsız değer verenleri,
    Uzakta olunca özleyenleri;
    Sesini duyunca sevinenleri olmalı...
    .