• Yaşadığımız çile,
    Inandigimiz dava içindir..
    M.yazicioglu.🖤
  • *Ağlamak bir erkeğin değil; ağlatanın ayıbıdır.*
    BAŞROLDE SEN VARSIN 25.3.2017

    "Keşke yapabilsem," dedi telefonun ucundaki, hem yabancı; hem de ekmeği, suyu, aşı paylaştığı yoldaşı biri gibi gördüğü sevecen sese. "Keşke senin kadar iyimser ve güleç olsam ve bir an dahi, şu garip dünyada rastlantı diye bir şeyin olduğuna inanabilsem. Olmuyor işte, zaman bize iyimserliğin de fazlasının zararlı olduğunu, tesadüf diye bir şey olmadığını öğreteli çok oldu.

    "Ama yapamıyorum ki, gülüşlerime umudu zar zor sığdırıyorum, bir sonraki nefese istek duymayı ancak başarabiliyorum böylelikle." dedi Nilgün. "Başkaları için yaşamaktan, onlar mutlu olsun diye, onların çizdiği yolda ilerlemekten kendimi alamıyorum. Kıramam insanları, saatlerce ağlayacak hale gelsem de, yapamıyorum işte..." Sesine yansıyan çaresizlik tüm heceleri kucaklıyor gibiydi. "Sanki sen çözümü bildiğini mi sanıyorsun?"

    Belli belirsiz bir gülümsemeye karıştı kelimeleri, muhatabının anlamasını beklemeden: “HAYATININ BAŞROLÜNDE SEN VARSIN, DİZGİNLERİ FİGÜRANLARIN ELİNE SAKIN BIRAKMA!"

    Birden kül tablasının kenarına ilişmiş olan sigaraya odaklandı bakışı. Oysa neye yarardı ki sigaraya peş peşe vurulan nefes darbeleri? Umutsuzca, farkında olmadan, ömründen saniyeler çaldığımız sigaranın, kısacık ömrünün başrol oyuncusu olma hakkını elinden almıyor muyduk? Oysaki son gülen o oluyordu. İntikamını daha ağır bir şekilde alıyordu bizden, paketin içinde, sıranın kendisine gelmesini nefretle bekleyen kardeşlerinin intikamını almak ümidiyle...

    *** *** ***

    Ilık bir ağustos sabahıydı Ankara’da. Yaklaşık on yılın ardından, sarf ettiği dört yıllık emeğin somut ürününü, diplomasını almaya gelmişti Ethem. Hoş, alınca ne değişecekti ki, hiç… “Diplomalı hıyarcı” geldi aklına. Bu ülkede yıllar gelir geçer ama değişim bazı şeylere nadiren uğrardı. Onlardan biri de, bir şeyleri hakkıyla, dürüstçe ve yasal yollardan yapmaya çalışanların önüne koyulan Çin Setleri’ydi. Henüz hıyar satmaya başlamamıştı ama ilk adımını atmıştı, ne de olsa diploması hazırdı.

    Metrodan indi, kalabalıklaşmaya başlayan Ankara caddesinde güne hazırlanan onlarca insanın arasından, aşina mekânına doğru yoluna devam ediyordu. Güneş biraz daha yükselmiş, “Çok sevinme, bak işte buradayım,” dercesine günün sıcaklığını artırmaya devam ediyordu. Sanki kaldırım bitmek bilmiyor, uzadıkça uzuyordu. Üniversitede geçirdiği o harika, unutulmaz yılların ana mekânına gelmişti artık. Metrodan indikten sonra geçen iki dakika, sanki iki gün gibiydi. Binanın bahçesini çevreleyen duvarın önünde, kendince bir sığınma mekanı olarak gördüğü okuluna boydan boya göz geçirdi. Okulun adını sergileyen yazı, binanın üst kısmında selamlıyordu onu; “Hoş geldin, ne de çok beklettin…” Yuvaydı ona göre; çünkü sıcak dostluklar samimi kucaklaşmalar, ders koşuşturmaları, bahçede içilen çaylar, artık hafızanın bir köşesinde, özlemle iç çekerek hatırlanmayı bekleyen birer anı halini almıştı.

    Orta bahçede aldığı çayın şekerine özlem de katarak karıştırıp yudumlarken, tanıdık bir ses bakışını o yöne çekmişti. Nesim ağabey, her zamanki yerinde yanındaki iki öğrenciyle sohbeti koyulaştırmakla meşguldü. Hatırlardı herhalde, sorsa mıydı ki?

    "Merhaba Nesim ağabey, hatırladın mı beni?”

    "Oo, kardeşim hatırlamam m! İsmini söylemesini beklemiyordu zaten ama konuşmasındaki içtenlikten anlaşılıyordu yada o öyle olduğunu düşünmek istiyordu. Hani isimler unutulur, mimikler de kaybolabilirdi hafızanın derinliklerinde ama ne diyordu Muhsin Yazıcıoğlu : “İnsanın iki kaşının arasındaki bölge değişmez, unutulmazmış”

    “Nasılsın gardaşım, ne var ne yok, neler yapıyorsun?”

    “İyiyim, ağabey nasıl olalım, bir okuldayım, taşeron öğretmenlik yapıyorum. Diplomamı unutup, arşivin tozlu raflarına kaldırmasınlar diye almaya geldim.”

    “İyi yapmışsın gardaşım, hoş geldin.”

    “Hoş bulduk ağabey, sende ne var ne yok?”

    “Aynı işte gardaş, bıraktığın yerde, hafızalara anıları kazımakla meşgulüz hala.” Nesim’in yüzünde rutin hale gelmiş sıcak gülümseme, Ethem’i yıllar öncesine götürmüştü.

    “Neyse, ben biraz dolaşayım, kendine iyi bak, görüşürüz ağabey.” derken cümlenin son kısmının lafın gelişi söylendiğinin farkındaydı.

    Arka bahçedeki kantine doğru giden merdivenleri inince, voleybol sahasında top oynayanların içinden topu almaya gelen orta boylu, kirli sakallı gence, yerden atik bir şekilde aldığı topu gülümseyerek uzattı. Bir an, filenin önüne geçip oynayanlara karışma fikrinden zor aldı kendini. Oysa birkaç saniye daha geçse, “Ver pası, Halit!” deyip parmaklarının ucuyla, topu karşı alana gönderiverecekti. Oysa Halit, belki de şu an, Ankara’nın bir başka yerinde, daha alt seviyedeki bir okulun bahçesinde, öğrencisine vermekteydi pasını…

    *** *** ***

    “Çocuklar bugün yola çıkıyor, diyorum; huu, sesim geliyor mu? Nilgün telefon başındaki tiradını sonlandırma çabası içindeydi.

    “Hı? Affedersin, ne diyordun?”

    “Şu uzay gemisinin dümenini dünyamıza doğru kırsan nasıl olur diyorum. Ne derin bir sessizliğe büründün öyle…

    “Yahu, tamam. Üsteleme, özür dileriz işte. Zahmet olmazsa tekrar söyler misin asabiye mütehassısı?”

    “Çocuklarıma bugün kavuşuyorum inşallah.”

    “Ooo, çok güzel, hayırlısıyla kavuşursun… Da ne zaman senle sürekli beraber olacaklar?

    “Biliyorsun, okuyorlar şehir dışında, amcalarıyla birlikteler.

    “İyi, hoş da, anne olan sensin, üstün olan tarafsın. Çocuklarının en rahat olacağı yer senin yanındır elbette. Onlara özlem duymadan yaşamak da en doğal hakkın.”

    “Doğru da, işin ekonomik boyutu düşündürüyor beni, yoksa…”

    “Yoksa bir gün bile onlardan uzakta olur muyum, diyeceksin herhalde.” diye tamamladı Ethem.

    “Elbette; ama o kadar insana karşı bir başıma… Nasıl olur?”

    “Annen de sana arka çıkmaz mı? Neticede anneanneleri olarak, seni en iyi anlayanlardan biridir O. Hem, dik dur karşılarında: ‘Zaten ailemizin çok önemli bir parçası, babaları yok; anneleri hayattayken, ondan da uzak olmanın ağır yükünü yavrularıma yükleyemem. Annelerinin yanında kalacaklar.’ diyeceksin, o kadar. Bu konuda hiç taviz verme. Sakın…”

    Gülümseyerek: “Emrin olur ağabeyciğim. Biliyorum, güçlü olmam lazım. Annem de destekliyor beni; ama sen onları bilmezsin. Allem eder kalem eder; gerekirse beni de yanlarına çekmeye çalışıp istediklerini yaptırmaya çalışırlar.”

    “İster burada, ister orada, sen nerede rahat olursan orada olmalısın, ama çocuklarından uzakta değil. O genç delikanlıların sana ihtiyacı var. Sen de onlara kavuşmak için deli oluyorsun gördüğüm kadarıyla.”

    “Öyle tabi, deli misin, en yakın arkadaşlarım, akrabalarım burada olsa da, kuzularım, ciğerparelerim, kalbimin öbür yarısı çok uzaklarda.”

    “E, o zaman, vakit kaybetmeden çocukları yanına iste bence. Kim muhatap oluyor senle amcalarından?”

    “Hiçbiri, bana bir şey demiyorlar ki, çocuklardan öğreniyorum. Orada kalmalarını istiyorlarmış akrabaları. Zaten koca yıl boyunca uzaktalar, tatilde de, 10-15 gün yanımda kalıp tekrar döneceklermiş.”

    “Okul dediğin, burada da olur ama hiç kimse senin yerini tutamaz, bunu unutma. Hem, yarın öbür gün çocukların 18 yaşını bitirecek, kendi kanatlarıyla uçmaya çabalayacaklar. Onlarla doya doya geçirebileceğin zaman kısıtlı. Emin ol, herkesin hayatındaki en acımasız şeydir zaman... Gözünü tekrar açtığında onları bağrına basıp kucaklamak için geç kalmış olmandan korkuyorum.”

    “Sen de haklısın uyuz şey, gerçi çoğu zaman sen haklısın.” diye itiraf etti Nilgün.

    “Neyse şimdilik bu kadar gevezelik yeter.” dedi. “Sonra yine görüşürüz, gecen ışık olsun”

    *** *** ***

    Kendini kollarına bıraktığı karanlık gece, pek de müşfik değildi. Gözlerini kapasa da, tavana da dikse birdi. Uyku, Kuzey Işıkları kadar uzaktı şu anda benliğine.

    “Ne mutlu doğruluk için acı çekenlere…” Yakın zaman olsa da, şu an nerede okuduğunu hatırlayamadığı bu güzel söz, tüm damarlarında yankılanıyordu sanki. En son istediği şeydi doğruluktan ayrılmak. Her şeyini kaybetmeye hazırdı, yeter ki adının önüne koyulabilecek “güvenilir” sıfatı daim olsun. Oysa dürüst insanlar, yalancı ve düzenbazlar kadar cesur olsaydı, dünya bu kasvetli,çareye muhtaç halinde olur muydu? Zulüm dünyada en geçerli akçe olabilir miydi? Ne de güzel söylüyordu Arif Nihat, Naat-ı Şerif’inde: “Ebu Leheb ölmedi, Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor. Örümcek hakkı görmeyen gözlerdeydi” Haset gururla savaştaydı ve savaşların temelinde de bencillik vardı… Artık ağlasın cihan, ağlasın insanoğlu…
  • Huzur dolu içimde
    Ben sonsuzluğu düşünüyorum
    Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
    Durun kapanmayın pencerelerim
    Güneşimi kapatmayın
    Beton çok soğuk, üşüyorum..

    M.Yazıcıoğlu
  • ADIYAMAN: Kemal Kırıkoğlu, Yusuf Ziya Yılmaz.
    ANKARA: Kemal Ataman, İbrahim Cüceloğlu, A. Sakıp Hiçerimez, Osman Soğukpınar, Yusuf Ziya Yağcı.
    ARTVİN: Abdullah Naci Budak.
    BİTLİS: Kenan Mümtaz Akışık.
    BOLU: Kemal Demir.
    BURDUR: Nadi Yavuzkan.
    BURSA: Nail Atlı.
    ÇANKIRI: Nuri Çelik Yazıcıoğlu.
    EDİRNE: Cevat Sayın.
    ELAZIĞ: Mehmet Aytuğ.
    ERZİNCAN: Hasan Çetinkaya.
    ERZURUM: Selçuk Erverdi.
    İÇEL : Celal Kargılı.
    İSTANBUL: Mehmet Ali Aybar, Hüseyin Dolun, Necdet Uğur, Reşit Ülker, Lebit Yurdoğlu.
    İZMİR: Şeref Bakşık, M. Hulusi Çakır.
    KARS: Kemal Güven.
    KAYSERİ: Tufan Doğan Avşargil, Mehmet Yüceler.
    KIRKLARELİ: Beyti Arda.
    KONYA: Mustafa Üstündağ.
    MALATYA: Hakkı Gökçe, İsmet İnönü.
    MANİSA: Muammer Ertem, Mustafa Ok.
    MARAŞ: Mehmet Özdal.
    MUĞLA: Ali Döğerli.
    MUŞ: Nermin Neftçi.
    NİĞDE: Mevlüt Ocakçıoğlu.
    ORDU: Ferda Güley.
    SAKARYA: B. Turgut Boztepe, Hayrettin Uysal.
    SAMSUN: Yaşar Akal.
    SİİRT: Adil Yaşa.
    TEKİRDAĞ: Yılmaz Alpaslan.
    TUNCELİ: Hüseyin Yenipınar.
    UŞAK: Adil Turan.
    ZONGULDAK: Bülent Ecevit, Kemal Okyay.