• Bazen; bu alana hiç çıkma taraftarı değilim, öyle ki: başka yüksek bir alana çıksamda, aynı hüsranla karşılaşan -güzelliği incitemeyen gözlerim- eksik bir şehir görmekten nefret ediyorum desem: belki de, az bile kalan-bilen
    -kendinden emin tavır sergiler gibi- sözcüklerimin de, yetersiz kaldığına şahit olurum.

    Betonlaşmış yüreklerin, bir doğayı kendilerine benzeten, armağan bulamadıkları şu şehirden neler istediklerini anlamam, ya benim için mümkün olmayan bir şey, ya da; ziyadesi ile zevksizlikten başka bir şey olmadığı aşikâr.

    Bir insanın yüreği sadece bir insanı öldürmek değil, -belki o bile masum kalırdı yanında- sadece bir canavarlık olduğunu düşünmem bana kalmış bir durum. Despot bir kafa ile bir insanın, "ben bu kadarını yapıyorum" diye, serzenişte bulunması -beceriksizliği sempatik bir tavırla dile getiriyorum - bunu kendine hak olarak görmesi, onu kurtarmayacağı gibi "beceremiyorsan elini sürme" diyecek kadar gururluyum

    Söz konusu bir doğanın, hunharca katledilmesini dile getirdiğimde, cebine iki kuruş girmesi, yarın nasıl olsa öleceğim diye bakmaktan başka ne olabilir diye düşünüyorum, ama maalesef cevabı bundan ibaret olduğunu; ne kadar sorgulasamda, başka herhangi bir cevap bulamıyorum.

    Gözlerimi kapatıp düşe dalmak istiyorum; daha derinlere dalmak, ama şu dikili metrelerce beton, bana o kadar engel oluyor ki; kabusla nornal dünyaya dönmek zorunda kalıyorum.

    Tekrar tekrar denemelerimde, en sonunda arzu ettiğim düşüme kavuştum. Sadece bir defa yaşadığım bu anımı kim bilir hangi sözcüklerle ifade etmeye çalışacağım. Belki de başaramam ama yinede deneme çalışacağım Bayan Z (Psikoloğum)

    Her zaman ki günlerdendi. Değişik olan tek şey, o gün - pek yalnız gezmesemde -ki sevmiyorum - arkadaş olarak, kitabı seçmiştim. Yüksek bir yerde sakin ve sessiz olacağından, keyfini süreceğim bir kaç yapraklık aşk kitabı olan, "Selahattin Ali'nin - "Kürk Mantolo Madonna'sını" almış, seyir terası olarak hissettiğim, yüksek bir mevkiye çıkmaya karar verdim. Her bir kaç metrede bir yükseğe çıktığımda, kulaklarım uğuldamaya devam ediyordu. Avuçlarıma sevgilimi almış, Bursa'nın; tenha olan en mahrem, bir kadın zerafetinde ki, şu gizemli bir kıtaya varacağım hisseyle can çekişiyordum. Ama en güzelini söyliyeyim ben size: kuşların sesi; arabaların yok olduğu bir dünyada, insanların bile (kötü gözlü insanlar, kötü ruhlu yaratıklar mı demeliyim bilemiyorum) sesi yoktu. Diğer canlılar doğaya oldukça merhametliydiler...

    Biraz daha yürüdüm ve şehir ayaklarımın altındaydı Doktor Hanım. Ve ilk defa şehrin batı yakasını -gözlerime minik görünen evleri-hayranlıkla izledim. sinir bozucu binalar olmasına rağmen, o gün onları kabul etme tevazusu gösterecek gibiydim. - neredeyse - . Belki benden uzaklar diye, bilemiyorum. Yıldızlar da böylemiydi acaba, uzak oldukları için güzeller, aynı uzakta parlayan sekiz-on katlı binaların, bir binanın yüzeyinde ahenkle dans eder gibi, capcanlı. Oysa ki, yakından hiç böyle değiller.

    Yanıma içecek olarak, evde hazırlamış olduğum elma-kivi-nar karışımından olan , (asitli, hazır içeceklere karşı, bağışıklığım düşük -bebeklikten kalıtsal- olduğundan dolayı...) içeceğimden bir yudum aldım, gözlerimi kapadım ve burun deliklerimi: en iyi koku alan fillerin yerine koyarak; çam ağaçlarının kasvetli bilindik kokusunu ciğerlerime çekerken, bütün oksijeni içimde hapsettim. Buraya kadar bütün düzenek harikaydı. Hatta kulaklarımı bile yarasa gibi dikerek, -yarasadan tiksinmezsiniz umarım- daldaki kuşun sesinden; yerde yürüyen tırtıla kadar, neredeyse bütün sesleri duyuyor gibi geldi ve kendimi fazlasıyla kaptırarak: kendimi dünyanın ilk yaradıldığı zamanda zannettim, abarttığımı sonradan fark etmem ağır olacakmış...

    "Peki ne oldu da bu gün kabuslarla uyanıyorum ? Bunu bilmek isteyeceksiniz, en başından da anlattığım gibi" kafamı çevirip Bursa'nın Doğuya bakan merkezinde (o an ki konumumda) bir an, insanlara saplanılmış kocaman beton bloklar gördüm. Sonra o metrelerce yüksek binalardan (yirmi- yirmi beş'er kat) kalbime saplanmak üzere hayal mı ettim, yoksa birisi o binaları, ince demir kazık halinde getirmiş ve defalarcasını göğsümün; sağına, soluna: bir insana yapabilecek en ağır işkencelerle nasıl sap, sapla, sap-la-dıklarını...

    《Hayır, ben sizi sevmiyorum, sevemem... bırakın beni, bırakın... Yeşilim Bursa'ya yaptıklarınızı ruhuma işleyemeyeceksiniz... -Yüzüme tokat atıldığını hissediyor ama, kimin yaptığını nerede olduğumu bilmeksizin- - Ne olur bırakın, (gözyaşlarımdan alev dökülüyor gibiydi -hissediyordum-) sert bir koku, sonra su.. evet su... bırakın ne olursunuz... ben beton yürekli olamam.. Asla, asla... asla!

    "Bayım iyimisiniz?" diye seslenen Bayan Z.'ye baktığımda, yüzü tabiri doğru olacaksa eğer, kireç gibiydi. Bense yerde uzanmıştım; Ayakkabımın biri ayağımda yoktu, ayak tabanım betona değiyor, soğukluğu hissedebiliyordum. O an: kafamı kaldırmaya çalıştım, başımda hafif pamuksu bir palto yada yastığımsı bir şey hissettim. Dirseğimde de sızı vardi, başımda ufak bir hafif kesik (başımı Doktor Z.'nin masasına çarpmış olmalıyım) vardı, ve hafif bir kanama, kaşlarıma ve saçlarıma dağıldığını ve sıcaklığını tenimde hissediyordum.

    İlk defa görmüş ya da daha doğrusu fark ettiğim buz mavisi kıvamında ki gözlerinin, korkuyla nasıl baktıklarına yakından şahit olmuştum, böylelikle; dalgalı kumral saçları, yüzüme değdikçe, sanki birkaç saat önce su dokunmuş, benim kullandığım şampuanın kokusu ona geçmiş sanmam, -o anki aptallığım- baygınlıktan kaynaklanmış olmalı.

    Koltuk altımdan tutup beni kaldırmaya çalıştı. Baygınlık geçirmiş olmalıydım veya daha net söz etmek gerekirse, ağır bir transa girmiş olmalıydım. Bayan Z. : çok korkuttuğunu söylemesi, durumun vahametini açıklıyor olmalıydı. Ciddi bir tedirginliğim vardı; korktum: böylesi bir olayı ilk defa yaşıyordum... Bayan Z. pansuman yaptıktan sonra, "daha sonra devam edelim" dediğinde devam edelim diyecek halim yoktu. Başımda ciddi bir ağrı vardı.

    İlk Seansımız bittiğinden dolayı, (ajerjilerimin dogrultusunda) süreyi tekrarlayan Bayan Z. haftaya ikinci bir randevu verdi. Saat saat 09.10 reçetemi alıp oradan ayrıldım. Kapıyı kapatmadan evvel yüzüm Bayan Z.'ye tebessümle minnettar bir edayla, selamlarken yüzü halen kireç gibiydi.

    Eczaneye girdim ve reçeteyi beyaz örnüklü teknisyene uzattım. Klo... (Rivoltril) gün de bir tane, uyumadan iki saat evvel alınacak, Elitrex 10 mg.. uykudan yarım saat önce alınacak...

    ~ ~ ~

    Bir hafta sonra...

    Eski binaların görünümü veyahutta şekli, hiç hoş bir görüntü değil. Elbette ki bende kabul ediyorum. (Bugün New York veyahutta Tokyo'ya [metropol şehirlere]baktığımız zaman) bizim bugün, dün ki şehirlerde yaşamayı elbetteki istemeyiz (geride kalmışlık). Ama bir şehri yaparken, o şehri yıkmak söz konusu olunca. Düzensizlik söz konusuysa binalar büyük yıkımlar doğurur..


    Bugün İstanbul gibi; namı, ismi, konumu sansasyonel; fakat, yerleşimi yerlere düşmüş, dip bir şehirden söz ediyoruz (dünyanın en göz alıcı şehri olabilirdi). Düzensiz ve yeraltı düzeneyi en basite indirgenerek yapılan bu şehrin, viraneden başka bir şey andırmadığı gibi, Bursa'da da hiç bir fark göremiyorum, Bayan Z.. Belki de ülkemden beklentilerim çok ya da hakkım olanı istiyorum.

    Bugün, bu sehirden benim beklentim. Yüksek binalardan -en azından merkezlerden başlanarak-
    ziyade, Bursa'nın anıldığı, "Yeşil Bursa" karakteristik özelliği bozulmayacak statüde bir düzenleme yapılması gerekirdi diye düşünüyorum.

    Düşüncesine Bayan Z., Kent Meydanından çarşıya yürüyerek çıkarken, sağınızda ve de solunuzda, yeni yerleşime; dekoratif mimari, sanatsal dokunuşlarla, belki de en fazla üçer kat görselliklerle yeni yüzyıla ayak uydurulabilecek bakış açısıyla, küçük devler inşa ederek, göze ve de gönle hitap edilemezmiydi? Bugün baktığımız zaman; sekizyüz yıllık köy olan, Bursa'nın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Cumalıkızık Köyü'nün, (Unesco Listesinde) bugün ki turistik hacmi çığ gibi büyüyor. Neredeyse, bir milyondan (tahmini -yerli/yabancı) fazlaca ziyareçi ağırlıyor. Sizce insanlar (köylü) güler yüzlü oldukları için mi ? Veya iyi bir gözleme sundukları için mi geliyor?

    Biz eski güzellikleri yeni çirkinliklerle kaybetmeye devam edersek; yarına, temiz nefes almak için, Amerika'nın küzeyinde ki; Amazon yağmur bölgesinde, saçaklı bir evi hayal ederek, oksijen tüpü ile gezerek(!) Bana hayatımızı idame ettireceğiz gibi geliyor...

    Sizce de öyle değil mi Doktor Hanım? Başınızı pencerenize çevirip, Uludağ'ın şu beyaza bürünmüş, koyu yeşil yapraklarıyla inatla: "ben burada halen size nefes verirken, siz beni yok etme çabasındasınız!" dediğini duyabiliyor musunuz ?

    Pencereniz şuan güneye değilde, kuzey'e baksaydı, bugün ne görecektiniz? bana söyleye bilirmisiniz? Sadece beton! Çok şanslısınız, harika bir manzaranız var, yapmacıklıktan uzak ve gayet doğal...

    "Bayan Z., yutkunmanızı içtenlikle size hak veriyorum. Lütfen kendinize bir bardak su alın... lütfen..!" Ev sahibi benmişim gibi, önümde duran sürahiden bir bardağın yarısını dolduracak kadar su doldurup, içmesi için uzattım.

    Gördüğünüz gibi... bana vermiş olduğunuz ilaçların hiç bir tesiri olmadı. Bir hafta da (en az altı ay kullanılması gerekiyor...) daha sonra olabileceğinide zannetmiyorum. Bana bu ilaçları reva gören insanlara acıyorum. Bugün bu ilaçları ben hergün, düzenli olarak yudumlarken, doğayı büyük bir lüks hayata tercih eden insanların; çocuklarının veyahutta torunlarının, bu zehiri -zamanı geldiğinde -(görsel zehir de dahil) kendilerini nasıl iyileştirecekler, çok merak ediyorum. Umarım fazla zaman geçmeden onlarda fark eder. Sizce; denize atılan iki pet şişe ile beton yığınakların farkı nedir ? Değil ağaç çimenler bile sayılı adette(!)

    Burj Kulesinim, yüz yirmi ikinci katında her hafta restorantta yemek yerseniz, zevk alırmısınız ? Lakin ben her hafta Pirinç Han veya Koza Han'da bir bardak çaya değişemeyecek bir zaafım var. Verdiği dinginliği, bana sunmuş olduğu tarihin kokusu, rengi, dokusu; bana tüm haftanın yorgunluğunu atmamda da büyük bir rol aldığını dile getirmek isterim. Belki yanlış düşünüyor da olabilirim. Kişiye göre mekan ve bakış açısı değişebilir, ama benim hissettiğim duygular sadece bunlardan da ibaret değil.

    Bursa gibi özel kadınsı bir şehir de, tarih doğurmaya müsade edemeyen ebelerin, çocuğu anne karnında ölüme terk edebilecek daha kaç katil vardır ? Daha önceden söylemiş olduğum gibi, "bir insanı öldüren katil dahi, daha masumdur."

    Bu hafta bana daha fazla zaman ayırmak istemenizi anlıyorum. Bunun için programınızın annenizin rahatsızlanmasından dolayı değiştiği için "üzgün" olunacak bir durum söz konusu olamaz, anneniz her şeyin başında gelmelidir. Umarım yakın bir zamanda, eski sağlıklı günlerine dönmesini dilerim.

    (Haftaya çarşama 13.10) ilaçlara aynı şekilde düzenli devam...

    ~ ~ ~
    Bir hafta sonra...

    Bu hafta neler yaptım anlatayım; Malümunuz havalar soğuk olduğu için, (kar da var(!) ) pek dışarı çıktığım söylenemez. Pazar sabahı arkadaşlarla sözleştik ve sadece o günü dışarıda geçirme kararı aldım. Tenim soğukta durabilecek doku da değil; Uludağ'a çıkmam da pazartesiyi hastane de geçirmeme sebep oldu. Daha önceden arabalarla Uludağ'a çıkarken, değişiklik olsun diye; teleferiğe (yenilendi) uzun zamandan beridir binmemiştim.

    Dört arkadaş; araba ile Teleferik Meydan'ına kadar devam edip, aracı bir otopark'a park ettik; ve teleferiğe doğru yolumuzu aldık. Gayet keyifliydim... -haplardan sanırım- Teleferikte biraz sıra vardı bekledik. "Bukart" kartımda da para vardı ama, ne kadar olduğunu hatırlamıyorum. Sıra bize geldiğinde kartı okuttum ama yetersiz bakiye görünce, bende yetkiliye kartı yeniletip, iniş/çıkış istedim, doldurdu, "ne kadar" dedim "seksen" yanıtını alınca, dona kaldım.

    Eğildim ve görevliye "belediyemizin hizmet aldığı bedel" bu mu dedim ? Elini sağa/sola açarak, kafa ve kaş hareketleri ile de 'ne yapayım kardeşim ben görevliyim' manidar ifadesi ile bir şey diyemedi. Haklıydı da... adam ne yapabilirdi ki...

    Düşünüyorum da; evli bir adam olsam, on sekiz- yirmi yaşlarında, çocuklarım olsaydı, bir kaç yiyecek/içecek ile birlikte dört yüz Türk Lirası ile günü bitirirdim. Ve aldığımız asgari ücretle, ne kadar kolay olurdu... kira ödemeye mahkum olan insanlar? Bazen fazla takıyorum...

    Ne kadar acı; değil mi Doktor Hanım? Bir baba düşünün, ailesini ömründe bir defa karlar içerisinde veya yaz'ın ne fark eder. Piknik yapacak olsalar üç yüz- dört yüz lira bulacakta, bunu da yapmadık demeyecekler. Hizmet nedir sizce? Bana göre: cüzi bir fiyat karşılığı insanların kullanımına sunulan alan, bölge, nesne, cisim...

    Ben bir şeyin asalaklar gibi bedavaya, kârsız işlenmesine/işletilmesine de karşıyım. Ama sömürmek söz konusu ise. Bu konuda ki hassasiyetimin kelimelerle hiç bir telafisi yok. En azından sizin yanınızda argo bir kelime kullanmayı tercih etmem ama. Bilet sırasından ayrılıp, teleferiğe doğru döndüğümde, ağzımdan çıkan küfürlerin haddi hesabı yoktu. Bu konuda beni maruz göreceğinizi umuyorum...

    Tabi söz konusu olan bir de; sokaklar da caddeler de insanların ihtiyaçlarını karşılamak için çeşmeler vardı. Bazen bir sokağım başında ve sonunda olmak üzere, fazlasıyla ziyaretçilerine de, ev sahiplerine de ikramda bulunan bu sehrin; çeşmeleri azalmış. Bir de düşüncesiz insanların, çeşme başlarında suları kova kova doldurmaları? İşte ben böyle görüntüleri kabul edemiyorum. Bir köpek çeşmenin arkından akan suya eğilip, gelen sudan faydalanıyor da, buna minnet duyuyor.

    İnsanlar bir avuç suyu, nasıl olsa bedava! Diyerek damacanlarla evlerine taşımanın ne kadar karakterize edilebilirim bilmiyorum. Yüzünü yıkayıp, elinde ki pet-şişeyi doldurup, yol arasında içmek gayet insani bir davranış, bu zaten doğal bir yaşam.

    Bazen biz insanların, bir şeyleri fazlasıyla hak ettiğimize de inanıyorum ama, alt katagoriden üst sınıfa kadar yer bir/biz insanların ihtiyacı olan, biraz ince duygularla düşünebilmek, bir müslümana yakışır asaletle hareket etmek, ne kadar kıymetli ve yüce bir "değer," olmalı değil mi Bayan Z.? Sonra da avrupanın temiz düzenli ülkelerine, özenle bakıyoruz. Hasret olduğumuz yaşantıyı; kendi ellerimizle çirkinleştirip, pisletiyor ve de, o pisliğin içinde gözlerimizi kapatarak, hayatımızı devam ettiriyoruz.


    ~ ~

    İlaçlar elbette ki benim ruhsal sıkıntıma ne kadar fayda sağladı ise de, böbrek ve ciğerlerime de o kadar hasar verdi diyebilirim. İki yıl sonra aklıma receteyi okumak eğilimi nereden geldi bilmiyorum ama, okumasaydım en azından moralim bozulmazdı. İlerleyen zamanlarda ruhsal çöküntümü kurtardığım ilaçlardan, ciğerlerimi kurtaracak herhangi bir ilaç olduğunu zannetmiyorum.

    "Tahrip olan bir şehirde, insan bedeni sağlam durmaz."

    "Ruh'u çökmüş şehirde; tebessüm ölür: nefes ölür, aşk ölür de, insanlıkta ölür."

    - -
    Dipnot:
    İsterdim ki sayın okurlar: Bursa, tarihi ile harmanlanmış yeni bir şehir ile ayaklansın. Lakin bırakın projesiz planlamayı, yapılan/an projelerle, değil ki Bursa, bir çok şehir ölmeye bir adım daha hazır...

    Şunu da dile getirmek isterim; Şehrin sülietini bozmayacaksa, "gökdelen/ler" olmalı, buna karşı olmadım hiçbir zaman. Toprağı giydiren çimenlere; sümbüller de : kaktüsler bile renk katar.
  • 224 syf.
    Bu kitapla birlikte hayatı bir kez daha Nazım'lamış olduk. :) Nazım Hikmet'in siyasi fikirlerine katılmıyorum. Bu ayrı bir şey. Çünkü benim katılıp katılmamam onun Türkçenin en büyük şairlerinden birisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. O, büyük bir şair.

    Ve bir insanın hayatından 12 yılın mapus damlarına atılarak elinden alınması büyük bir haksızlıktır. Ne yaptı Nazım? Sadece doğru ya da yanlış düşünmüş, yazmış bir adamdı. Ve tabii sevdiği ülkesini terk etmesi, buna mecbur bırakılması da ayrı bir trajedi. Bu nedenle hasret şiirleri çok güzeldi, mapshane şiirleri de öyle... Maalesef.
  • 320 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Kitap bize Simon adında eşcinsel bir çocuğun dünyasını açıyor. Simon, email yoluyla Mavi adında anonim bir gençle yazışıyor ve dikkatsizlik sonucu bir ortak kullanım bilgisayarında email hesabından çıkış yapmadan ayrılıyor ve sonra bunu Martin adında başka bir çocuğun şantaj malzemesine getirmesiyle olaylar başlıyor. Öncelikle, oldukça sıcak bir hikayeydi. Simon'ın ağzından anlatılmasından kaynaklı belki de daha kinayeli, daha yoğun ama akıcı bir anlatımı vardı. Kitapla ilgili çok olumsuz yorumum yok, bir tek diğer karakterlerin daha derin anlatılabileceğini düşünüyordum ki zaten diğer karakterlerin de kitapları olduğunu öğrendim ve bu ufak istek de kalmadı. Ama cidden bazı noktalarda diğer karakterlerle daha açık bir etkileşim olmalıydı. Mesela kitabın sonlarına doğru Leah bi küstü sonra hemen barıştı. Bu çok rahatsız edici geldi bana. Diğer karakterlerle de benzer şekilde ufak ufak detaylar vardı. Keşke oralar daha derin olsaydı. Ve çeviride maalesef ufak tefek de olsa can sıkıcı yanlışlar vardı. Dilbilgisi kurallarına takıntılı olan karakterin emailinde en azından yazım yanlışı olmasaydı yani.
    Kitabı önerir miyim, kesinlikle öneririm. Aynı zamanda filmi var, kitabı okumadan hakkında daha çok fikir sahibi olmak için izleyebilirsiniz (tabi spoiler almak sizi rahatsız etmeyecekse) ve filmden sonra kitabı okusanız bile kitabın tadının kaçmayacağını bilebilirsiniz.
  • Yılmaz Özdil'in Mustafa Kemal kitabı koleksiyon yapacaklar için deri kaplama olarak 1881 adet basılacak, 2500 TL fiyat etiketi ile satılacak.

    *

    Bu fiyata kitap olur mu?

    Serbest piyasa. Arz / Talep, paran varsa al yoksa ucuz olanı al. Bunun bilincindesin zaten. A101 den almak da senin seçimin, Gurme Marketten almakta senin seçimin. Amacın xyz yemek, hangisini tercih edeceğin senin damak tadın ve bütçenle ilgili. Yanlış bir örnek değil sanırım?

    *

    Mustafa Kemal adı kullanılıyor mu?

    Kimler kullanmadı? Yılda ne kadar Atatürk ile ilgili kitap basılıyor ve satılıyor biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz tabi ki. Araştırın, o zaman dönen ticareti tek bir yazara indirgemezsiniz. Linç mantığı her yerde.

    *

    Yılmaz Özdil çok para kazanıyor, bu haksızlık ama. :)

    Sayın okurlar, evinizde oturup yaptığınız tek şey tüketmek. Eleştirmek sosyal medya ile bir hastalık haline geldi, hepimizde var. Seviye 1 olan, punisher34 kullanıcı adı ile seviye 5 i bilgisizce istediği gibi eleştiriyor ya da eleştirdiğini sanarak sadece hakaret ediyor.

    Yılmaz Özdil'in yazdığı yazılar yüzünden ödeyeceği tazminat rakamı senin yaşamın boyunca çalışıp kazanacağından fazla. Ölüm tehditleri, içeri girip çıkamama durumu da malum ortada. Bu adam hem iktidarı hem de muhalefeti çoğunlukla alt yapısı sağlam bilgilerle eleştiriyor. Ve bu insanlar para kazanmasın, parasızlıktan aç kalsın ölsün gebersin ki sen mutlu ol. :) Ne kadar tazminat vs ödeyeceği falan seni ilgilendirmiyor, bundan sanane değil mi? Evet, sanane. O zaman 2500 TL'ye kitap satar, bundan da sanane, değil mi? Evet, sanane. :)

    *

    Kitapta kaynakça yok, bu fiyata satılamaz! Acaba?

    Bak sevgili okur, Mustafa Kemal'i anlatan bir çok kitabın temel kaynağı Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref ve Şevket Süreyya'nın kitapları ve yazılarıdır. Yabancı yazarlar dahi bu isimlerden yararlanır. Kötü bir şey yazmak isteyen de Armstrong'un kitabına atıf yapar. Kısacası kitapta kaynakça kullanmaması kendi tarzıdır. Bilinmeyen bilgilerden çok, bilinenlerin Özdilce anlatımıdır. 1000 sayfalık Atatürk kitabı okumak da tercihindir, bu kitabın normal edisyonlarını okumak da, 2500 TL olanını da. 100 sayfalık kaynakça ayrılan kitapların yaprağını çevirmeyecek kişiler kaynakça soruyor. Bu da işin komik olan kısmıdır. Çünkü konu sürü psikolojisidir.

    *

    Yılmaz Özdil'in Mustafa Kemal'i başarılı mı?

    Evet, başarılı. Neden?

    Dışarıdan bir gözle bakan konuyla alakasız bir insan kitabın satış rakamını, normalde tek başına başarı sayar. Çok sattı, rekor kırdı. Bu bir gerçek. Ama asıl başarısı şu oldu.

    Twitter üzerinden kitabı paylaşan insanların paylaşımlarına bakar ve yorumlarını okursanız, uzun kuyruklarda kitabını imzalatmak için saatlerce bekleyen insanlara bakar ve okuyanlar da bıraktığı etkilere dikkat ederseniz başarılıdır ve amacına ulaşmış bir projedir.

    Bu saydıklarımız başarı için yeterli mi veya bu kitabı okuyan kişiler Mustafa Kemal'i gerçekten anlar ve tanır mı?

    HAYIR.

    Bu kitap, kitap almayan insanlara dahi Mustafa Kemal'i okuttu. İşte bu gerçek başarıdır. Herkes kendisini Atatürk uzmanı zannediyor ve ufak bir zumre ile birlikte yandaş medya taraftarları kitabı eleştiriyor. Aslında ikisinin eleştiri tarzı ve yöntemi aynı. O zaman aynı paralelde buluşmuşlar. Ne mutlu onların adına. Özdil uzman bir tarihçi değil, gazeteci / yazar ve konunun uzmanları arasına adını yazdığınızda etki bırakmaz ama o uzmanları bu halk tanıyor mu? Tanımıyor, sorun orada...

    *

    Kitabı ya da Yılmaz Özdil'i eleştirmek yanlış mı?

    Hayır, tabi ki yanlış değil. Satılan bir ürün hakkında yorum yapmak herkesin hakkıdır. Gizli bir şey değil sonuçta. Yanlış olabilecek durum şudur. Ukalaca, dalga geçerek, çok bilmişlik taslayarak ve sürekli ticari konulardan gem vurarak yorum yapanlar bir yerde yanlış yapıyor. Çünkü, eleştirmek dediğimiz şey, argümanlarla yapılır ve karşı tarafın yaptığı şeyi çökertmeye çalışır tezler atar ya da yanlış olan şeyleri net olarak ortaya döker. Eleştiri adı altında yapılan şeylerin seviyesi 0-6 yaş grubuna bile girmez maalesef. Kendi kendilerine bir şeyler yapıyorlar. Ne yapıyorlar bilmiyorum.

    *

    Benim kitap hakkında ki fikrim nedir?


    Mustafa Kemal'i farklı tarzda okumak isteyen okurların ya da hiç Mustafa Kemal okumamış, tuğla biyografilerden korkan okurların Mustafa Kemal ile tanışma kitabı olabilir. Merak uyandırıp, araştırmaya daha fazla bilmeye itebilir. Kendi başına kısa tanıtım gibi bakılabilir. Çok bilmişlerde değil de öğrenmek için bir kıvılcım arayanlara aradıklarını verir. Başlangıç için idealdir derim.


    Paranız varsa; Kaynak Yayınlarının 30 Ciltlik "Atatürk'ün Bütün Eserleri" ni alabilirsiniz. Büyük bir çalışma ve emek ürünüdür. Gerçekten okumak istiyorsanız, almalısınız. Yoksa Yılmaz Özdil'i sabaha kadar yapıcı ya da yıkıcı şekilde eleştirin elinize hiçbir şey geçmez. Çözüm üretin, daha iyisini yapın. Rica ediyorum yapın biz de görelim.

    *

    Kendi fikirlerinizi istediğiniz şekilde yoruma belirtebilirsiniz. Konuya mantık açısından yaklaşılması gerekiyor. Bu sistemde kimin kim hakkında yazdığı, ne kadara sattığı kimseyi ilgilendirmez. Almazsın, amacına ulaşmaz. Yapabileceğin tek şey bu. Kimse senin keyfine göre bir şey yapmaz sevgili okur. İsterse 5000 TL yapar, isterse 10000 TL.

    *

    Yazdığım yazı Özdil'i savunuyor gibi durabilir. Hayır, konu savunmak değil, biraz mantık ile konuya yaklaşmak ile ilgili. Herkes kendisini otorite sanıyor, herkes bir şeylerin kendince hakkı olduğunu savunuyor, hakaret etmenin, itham etmenin, parmak ile göstermenin hakkı olduğunu sanıyor. Bu hepimizin sorunu. O yüzden bu yazıyı yazdım. Yoksa Özdil'i tanımam etmem, milyonlarca yorum yapan insanı tanımam etmem.

    Özgürlük dediğiniz şey, bir yayınevinin fiyat politikası içinde geçerlidir ve onları ilgilendirir. Alırsınız ya da almazsınız. Atatürk'ün kullanılması konusuna gelirsek, ilk önce o çenenizi bir kapatın derim. Çünkü, buraya gelene kadar daha nice yaşanmış olaylar ve durumlar var. 1938 den bugüne neler yapılmadı, sesiniz çıkmadı sevgili halk. Birisi 2500 TL ye kitap satacak diye kafayı yediniz. İlk önce oraları halledin, sonra buralara bir şeyler dersiniz.

    Saygılarımla.


    *22.01.2019*Yoruma yazdığım yazıyı da ekliyorum. *

    Özdil bugün 1881 başlıklı bir köşe yazısı yazmış. Sizinle paylaşmadan önce bir kaç kelam daha edeyim istedim.

    *

    Kitabın içeriği benim yazdığım yazı ile bağımsız bir durum. Okuyanın takdirine göre değişir.

    Kitabın satış fiyatını etkileyen bir çok unsur var onları da sıralamış Özdil ben orada da değilim. Özel tasarımlar, özel kağıtlar, kitabın ağırlığı, yazı tipi vsvsvs bir çok ilkten bahsetmiş, ben bunları da es geçiyorum.

    Şimdi herkesin bir bütçesi var. Hadi marka isimleri vereyim. Kimisi DeFacto, kimisi Zara, kimisi Armani giyinir. Mantıken hepsi giysidir. "basic" bir tişörtü 10 TL ye de alabilirsin, 100 TL ye de, 1000 TL ye de değil mi? Bu seçimi yaparken bir sürü kıstasın var ama en önemlisi para kısmı. Paran varsa zaten en pahalısını alırsın vs.

    Özdil'in kitabının da 20 liraya alabileceğin 30 liraya alabileceğin ve 2500 TL ye alabileceğin fiyatları var. Şimdi bu durum seni neden geriyor? Konu Atatürk mü? Gerçekten Atatürk mü yahu? Atatürk bu kadar önemliydi de 2500 TL lik kitapla mı aklınıza geldi? Sırf çok sattı diye sırf Özdil gazeteci diye sırf kaynakça kullanmadı diye bu o kadar kötü bir kitap mı? Hatta paçavra diyen var. Senin kitap yakanlardan farkın ne yahu? Zihninde bunları söyleyen çakmağı da çakar. Herkes tarihçi oldu çıktı ülke de tebrik ediyorum. Alkışlıyorum.

    Özdil ve kitabı zerre umurumda değil. İnsanların basit bir konuyu anlayamamaları komik. Özel koleksiyon adı üzerinde, ÖZEL. Al ya da alma bu hakaret etmeni gerektirmez.

    İster oku ister okuma, ister al ya da alma gram umurumda değil. Özdil de değil.

    Müjdat Gezen kitap çıkarmış. Bunu da kullanıyormuş. Yahu kullanır. Sen alık mısın? Sana mı soracak? Kusura bakmayın ama Yunan metinlerine ve düşünürlerine bir bakın bakalım nasıl kitap çıkarmışlar? O zaman nasıl yazmışlar? Cicero nun kellesi nasıl gitmiş? Bu söylediğiniz şeylerin hepsi kitap dünyasında var. O zaman değerli görülmeyen yazıları şimdi biz değerli görüyoruz. Bilmeden konuşan ciddi anlamda sizlersiniz. Fanusun içinde nasıl bir mutluluk yaşıyorsunuz siz?

    Kadıköyde bir sahafın vitrininde özel baskı ve boyutlarda kitaplar var. Gidin sorun bakalım fiyatlarını ne diyecek size? Ağzınız açık kalır. Liberta nın yukarısına doğru çıkın 20 metre ileride. Yanında retro gözlük satan bir yer var. Gidin sorun lütfen.

    Karşı görüşte olan kişilerin fikri saygı duyulacak durumda ise duyarım değilse o da gram umurumda değil.

    Atatürk imzalı giysiler, sömürü değil.
    Tabak çanak, sömürü değil.
    Filmler, belgeseller, sömürü değil.
    Kalemler, saatler, sömürü değil.
    Yabancı yazarların Atatürk kitapları, sömürü değil.

    Ama Özdil'in Mustafa Kemal kitabı sömürü öyle mi? Ve siz gerçeği görüyorsunuz öyle mi? Ben körüm görmüyorum? :)

    Helal olsun Özdil e ne diyim. Yıl olmuş 2019 gündem hala her gün Atatürk. Sömürüyormuşsun sömür ne diyim?

    Buyurun köşe yazısı... İster ciddiye alın okuyun ister okumayın, sizin bileceğiniz iş. İsterseniz de palavra diyin. Siz ne anlıyorsanız, yazılanlar o kadardır.

    https://www.sozcu.com.tr/...tter_impression=true
  • Öğretim görevlilerinin rolü öğrenciler üzerindeki etkileri itibarıyla burada çok önemlidir. Ama maalesef yüksek öğretimdeki yanlış kararlar, birçoğunun asıl görevini icra etmesine engel olur. Toplumda şöyle bir hâkim kanı vardır; özellikle üniversitede öğretim görevlisinin rolü lise öğretmenliğinden çok farklıdır. * Lise öğretmeni eğitimcidir. Öğretim görevlisi ise bir bilim adamıdır. Öncelikli görevi öğrenciyi şekillendirmek, ruhuna dokunmak değil doğruyu araştırma endişesi taşımak olmalıdır. 


    Bu düşünce ne kadar da canavarcadır. Kabul edilemez bir görev tanımı ihtiva eder. Öğretim görevlisinin sadece bilim adamı olması, sadece bilime kendini adamalı anlamlarını içerir. Şayet profesör sadece laboratuvarında, çalışma ofisinde bilimle, buluşla geçinseydi bu iddia doğru olurdu. İşin doğrusu öyle değildir. Üniversite profesörü olmamıza  rağmen her ay vezneye uğrayıp maaşımızı alıyoruz. Yılda on iki kez yapılan bu işlem bile profesörü öncelikle bilim adamı olmaktan çıkarıp bir öğretim görevlisi olduğu, öğrenciye dönük bir görevinin olduğu gerçeğini ispata yeter.


    * Alfred Fouillée, Fransız filozof. Muhteşem kitabın da ortaokul eğitiminden aynı kanında  olduğunu ifade etmiştir.

     




    -- 
    Yandex.Mail mobil uygulamasından gönderildi
  • 382 syf.
    ·12 günde·4/10
    Çok uzun solukta okuduğum nadir eserlerden. Beni sıkan elime asla alamadığım bir kitap oldu. Büyük bir şevkle başladığım ama ilerledikçe beni hüsrana uğratan kitaplardan maalesef...
    Doğru zaman da okumadığımdan böyle olduğunu düşünüyorum. Kitapların da okunacak zamanı olduğunu bilirdim bu eser de tam anlamıyla doğruluğunu daha iyi anladım.
    Doğru koşul ve zaman da okunması gerektiğini düşünüyorum.
  • Mısır tarihi 3000 yıllık yazılı belgenin yanı sıra arkeolojik kalıntılardan esinlenerek yazılmıştır. İlk olarak Mısır’da yazıyı ele alalım: Mısırlılar yazıyı Mezopotamya’dan öğrenmişlerse de kendi üsluplarını geliştirip hiyeroglif yazıyı resimlemeyi (piktogram) taş, fildişi, ahşap üzerine kazıyorlardı.

    Hiyeroglif yazıdan başka 1.Hiyaretik, 2.Demotik, 3.Kopt yazı türleri de vardır. Mısır hiyeroglifleri 1822 yılında Eski Mısır bilimci ve Dilbilimci Jean François -Champolion çözmüştür. Mısır alfabesi kolay çözünürdü, bunun nedeni ise ufak tefek değişikler olsa da yıllarca aslına bağlı yazılı olması idi.

    1.Hiyaretik Yazı: Kil kaplara ve papirüslere yazılması Orta Krallık (M. Ö2040-1640) döneminde daha sık görüldüğü için (kitap yazısı) da denir. Hukuk ve dini metinlerde kullanılır. M.Ö 200’e kadar kullanılmıştır.

    2.Demotik Yazı: Geç dönemde 26. Sülalesi’nin hiyaretik, yazının basitleştirmesiyle ortaya çıkan yazı “Halk” yazısıdır. M.S 5yy.da Philae Adası’nda en son demotik yazı kalıntıları vardır.

    3.Kopt yazı: Kıptilerin demotik yazıya altı harf eklemesiyle oluşan yazıdır. Genellikle saray, tapınak, ordu ve okullar kopt yazısı kullanılırdı. Mısır’da rahipler öğretmenlik yapardı. Okullarda hiyaretik ve hiyeroglif yazı öğretilirdi, hiyeroglif yazı bilmek seçkinlik bilgelik sayılırdı.

    Papirüse yazının artışı “Ölüler Kitabı” yani mumyalamayla birlikte gömülen yazılarla artmıştı. Günümüzde en uzun papirüs British Müzesi’ndeki 40,5 m uzunluğundaki HARRİS papirüsüdür. Kırmızı ve siyah mürekkeple yazıyorlardı. Genellikle dinsel belgeler ve ölünün yaşam öykülerini yazıt mezarlara yazıyorlardı.

    Orta Krallık dönemine ait önemli eser Sinuhen’in Tarihi Otobiyografik bir eserdir. Kral I.Senuster zamanında Suriye’ye sığınan Yüksek Memur Sinehen’in maceralarını anlatan eser en önemli yazıttır. Kahire Müzesi’nde korunan bir papirüste eski Mısır davranış kurallarına ait ilginç bir metin bulunmaktadır. Genel olarak bu davranış kuralları “Ani’nin Özdeyişleri “olarak bilinir ve aşağıdaki örnekler karakteri ve konusu hakkında bize fikir vermektedir.

    “Bir kişi eline geçen fırsatı bir kez kaçırdı mı , başka bir tanesini yakalamak için (boşuna) çabalar.”
    “ Başkası ayaktayken sen oturma, sosyal statün onunkinden daha yukarıda olsa bile ve özellikle de bu kişi yaşlı bir adamsa “Kaba sözler söyleyen birinin nezaket görmesi beklenilmemelidir.”
    “Eğer her gün kendi ellerinle (yaptığı ) yolda ilerlersen, sonunda olman gereken yere varırsın.”
    “ İnsanlar her gün ne hakkında konuşmadılar? Yüksek mevkilerdeki yöneticiler kanunları tartışmalı, kadınları kocaları hakkında konuşmalı ve her insan kendi işleri ile ilgili konuşmalıdır.”
    “Asla hiçbir misafirinize kaba sözler söylemeyin; dedikodu yaparken sarf ettiğiniz bir söz döner gelir ve sizin evinize düşer
    “Eğer kitaplarla aran çok iyiyse ve onlar incelemişsen ,okuduklarını, kalbine iyice yerleştir ki böylece daha sonra ne söylersen iyi olacaktır. Eğer bir kâtip herhangi bir mevki ye terfi ettirilirse, kendi yazdıkları hakkında konuşacaktır. Hazineden sorumlu müdürün hiç oğlu yok ve mühür memurunun hiç varisi yok. Yüksek memurlar, eli şerefli bir konumda olan kâtibe ,çocuklara vermedikleri bir saygı gösterirler…
    “Bir insanın çöküşü ona dilinden gelir; dikkat edin de kendinize bir zarar vermeyin “Bir insanın kalbi tıpkı bir tahıl ambarına benzer, içi her türden cevapla doludur; iyi olanları seç ve onları söyle; kötü olanları ise içine gömerek sakla. Kaba bir şekilde vereceğin cevap silah savurmaya benzer; fakat eğer tatlılıkla ve sakin bir şekilde konuşursan her zaman [sevilirsin].”
    “Sana, seni karnında taşıyan anneni verdim ve seni taşırken o, benim yadımım olmaksızın bu büyük yükün sorumluluğunu üzerine aldı. Aylar sonra sen doğdun , annen kendini bir boyunduruğun altına sokarak seni üç yıl boyunca emzirdi… Sen eğitim alman için okula gönderildiğinde , annen düzenli olarak her gün öğretmenin için evden ekmek ve bira getirdi. Şimdi ise sen büyüdün, bir karın ve kendi evin var. Çocuklarına bak ve onları tıpkı annenin seni yetiştirttiği gibi yetiştir .Anneni üzecek hiçbir şeye izin verme, aksi takdirde eğer o ellerini Tanrı” ya açarsa Tanrı onun şikâyetini duyacak(ve seni cezalandıracaktır)”.
    “Yanında başka biri varken ekmeğini , ilk önce ona uzatmadan yeme…”
    “Öfkeliyken birine asla cevap vermeyin ve onun yanından uzaklaşın . O, kızgınlık içerisinde konuştuğunda siz ona kibar bir şekilde karşılık verin , çünkü yumuşak sözler onun kalbinin ilacıdır”. Kaynak: Wallis BUDGE 2008
    YÖNETİM ŞEKLİ- TOPLUMSAL VE EV YAŞANTISI

    Yönetim şeklini ele alırsak, Eski Mısır’da yönetim şekli mutlak krallıktı. Firavunlar yönetirdi, firavun (Büyük Ev) anlamına gelirdi. Bu sözcüğün kral anlamında kullanılması Yeni krallık döneminde başladı çünkü yeni krallık döneminde ilk yaşarken krallar tanrılaştırılmaya başlandı. II.AMENOFİS (M.Ö 1427-1401) zamanında kuzey ve güney merkezleri oluşup iki ayrı vezir atandı.

    Güneyin merkezi Teb idi, kuzeyin ise Memfis idi. Kral-vali-memur-rahip-çiftçi-işçi tabakaları şeklinde sıralanıyordu. Kölelik M.Ö 2000 yılına kadar dayanır. Tarımda Şaduf sistemini keşfetmişler bu uygulamayla tarım 0\15 oranında artırılmış. Yılda 2 kez ürün hasat edilmiş idi. Mısırlıların üç iklimi vardı: Akhet (taşkın), Peret (ekim)ve Shemu(hasat)dır. Nil Nehri kıyısında zengin alüvyon minareli oluşurdu. Ekmek ve bira yapımı için en çok arpa yetiştirilirdi.

    Kıyafet yapmak için keten ve bunun yanı sıra pırasa, sarımsak, kavun, karpuz, bakliyat, marul, kabak ve şarap yapmak için üzüm yetiştirirlerdi. Ev yaşantısına gelirsek, 14 yaşında sünnet töreni yapılır idi. Tek eşli evlilik yaygındı. Kızlar 14-15 yaşında, erkekler 20 yaşında evlenir idi.

    Evlilik sözleşmesi devlet tarafından kabul edilen medeni bir şeklinde yapılırdı. Evlilik töreninde dini merasimler mecburu değildi. Evlilik sözleşmeleri her iki tarafın ailelerinin tapınakta buluşup yaptıkları ve evlilik antlaşmasının ahaliye ilan edilmesiyle gerçekleşirdi. Evlilik sözleşmesi yazılı belgeyse ya tapınakta korunur veya ailelere verilirdi.

    Evlilik sözleşmesinin en güzel örneği, Emhatıb ve Şahatır’ın yaptığı sözleşmedir. Bu sözleşmede: Ben seni bir kadın olarak kendime aldım, senden olacak çocuklarım için sahip olduğum her şeyi size vereceğim sizin dışınızda kimseye bir şey vermeyeceğim .Her yıl sana yetecek kadar yiyecek ve içecek vereceğim. Aramızda ayrılık söz konusu olursa 50 parça gümüş vereceğim demiştir. Sözleşmeden sonra küçük çaplı eğlenceler yapılır, Kadınlar soyun devamını sağladıkları için “kutsal” sayılır.

    Duvar resimlerinde kadınlar resmedilirken güneşte çalışmadıkları için açık renk tenli olarak betimlenmiştir. Erkekler ise dışarıda çalıştıkları için kırmızı renk de betimlenmişlerdir. II.Ramses zamanında heykel, resim, mimarlık ve dış ticaret çok geliştiğ için yeni zengin burjuva sınıfı ortaya çıkmış, lüks yaşam hat safhadaydı. Yeni zengin kesim gösterişli hayat sürüyorlardı. Ziyafetler, törenler, kurban ayinleri yapıyorlardı; birbirleriyle yarış halindeydiler.

    Öyle ki mezarlarını ve evlerini gümüşler, heykeller ve halılarla süslüyorlardı. Seçkin ailelerin evlerinde zarif fildişi ahşap cam işlemeli mobilyalar, sandalye, tabure kullanılır. Mobilyaların ayaklarına hayvan şekli verilir. Davetlerinde harp, lavta, flüt, obua çalınır; dansçı kızlar dans ederlerdi.

    Kıyafetlere önem verilir, genelde beyaz elise giyilir ve başlarına “peruka” takarlardı. Kadınlar, Malakit denen kaya ve zümrüt tozunu boya yapıp gözlerine sürme çekerlerdi ,bu toz göz sağlığına iyi gelirdi. Nil kenarındaki çiçek ve bitki yağlarından parfüm, krem ve sabun yaparlar; sabuna kil ve kül katarak cilt ve yaralara iyi geldiğini de gözlemlemişlerdir. Böylelikle doğal sabunu ilk yapan ve kullanan da Mısırlılardı.

    Mimari özelliklerine baktığımızda, evlerini tapınak tarzı yaparlar. Sütunları oldukça gösterişli betimliyorlardı. M.Ö 3000 yılından itibaren “mastaba” mezar odalarına kral gömülürdü. Mastaba, sedir anlamına gelen Arapça bir sözcüktür. Bir mastaba dik ya da hafif eğimli kerpiç ya da taş duvarları olan, dikdörtgen planda bir oda görünümündedir.

    Tavan genellikle düzdür. Zemin altında tavandan dik bir kuyu ile inilen mezar odası vardır. Mısır firavunları Erken Devir I.II. Sülale’lerden beri (M.Ö 2680.1640) arası kendilerine “mastaba” tipi piramit yaptırmışlardır. III.Sülale kralı Coser’in Sakkara’daki ünlü basamaklı piramit (M.Ö 2630) Mimar İmhotep yapmıştır, bu piramit mısır tarihindeki ilk basamaklı piramittir. 6 basamaklı piramidin kuzeydoğu köşesine yakın yerde Cossar’ın oturur durumda bir heykeli vardır. Güneydoğu yanında kralın Sed Festivali, tapınak ve pavyonlardan oluşan bir yapı grubu vardır.

    Set Festivali: Bir kralın ölümünden 30 yıl sonra ilk kez, daha sonra da 3 yıllık aralarla kutlanan, kralın yeniden doğum gününü kutlayan törendir. Bu tören, kralın öteki dünyada uzun süre hüküm sürme isteğini yansıtıyordu. IV. Sülale’den itibaren gerçek piramitler yapılmaya başlanmıştır.

    II. Ramses ve Netfettari’nin tapınakları ünlüdür. II. Ramses için Ebu Simbel Dağı’nda Nefertarı’ye adadığı tapınağını ve başkent yapılan Per-Ramses şehri ve şehirdeki Ramesseum Tapınağı’nı yaptırmış ve günümüze kadar gelmiştir. II. Ramses Kadeş Savaşı’nı ve Antlaşması’nı yapan kral idi.

    Ayrıca güzeller güzeli gizemli ve güç sembol kraliçe Nefertiti kum taşından yapılmış boyalı büstü oldukça dikkat çekicidir. Nefertiti Firavun Akhenate’nin eşi idi. Akhenaten öldükten sonra ülkeyi yönetmiştir. IV. Sülale’den sonra gerçek piramitler yapılmıştır. İlk geometrik gerçek olarak Firavun Snefru’ya ait Kızıl piramittir. Daşhur’daki Snefru (eğik piramit) de vardır, kendisine iki piramit yaptırmıştır.

    Giza’daki Keops’un piramitti en görkemlisidir. Antik dünyanın 7 harikasından biridir. V. Sülale’de ise kaya mezarlıklar yapılmaya başlanmıştır. Sebebi ise kolaylıkla mezarların soyulmasıydı. VI. Sülale’den sonra ölünün biyografisi yazılmaya başlandı. Yeni krallık dönemde ise kayalardan oydukları mezar odalarına gömüyorlardı, en güzel örneği Hatşepsut’un Deir el-Bahri şehrindekidir ve bir erkek gibi tasvir edilmiştir. 18.Sülale’den I.Thutmos’un kızı olan Hatşepsut (M.Ö1503 .1445) yıllarında yaşayan ilk kadın firavun sülalesinden gelen kraliçedir.

    22 sene Mısır’ı yönetmiştir. 18.Sülale’ye kadar hiç kadın firavun yönetime gelmemiştir. V. Sülale’den kralı Neuserra Abu Grab Ra adına yapılmış tapınak en güzel örneklerinden biridir. En belirleyici özelliği içinde bir sunağın bulunduğu açık avlu, pişmiş topraktan kayık ve güneş tanrısının simgesi olan kalın bir dikilitaş vardır.

    Eski mısırlılar Ra tanrısının kayıkla gece yolculuğuna çıkacağına inanıyorlardı. Orta krallık zamanından kalan Firavun Mentuhotep’in tapınağı günümüze bozulmadan muhafaza edilen tapınaklardandır. Yeni krallık döneminde ise Hatşepsun’un II. Ramses’in ve Nefertati’nin 10 metre boyunda heykeli olan tapınakları görkemlidir. Bu tapınakların pilon ve diklitaşları göz kamaştırırdı.

    Pilon :Tapınak kapılarının iki yanında kaideleri geniş, yukarı doğru daralan Mısır’a özgü duvarlardır. Genellikle pilonlar üzerinde tapınağı hangi kral yaptırdıysa onun zaferlerini betimleyen kabartmalar yapılırdı. Pilonların önüne tapınağı hangi kral yaptırdıysa onun büyük boyutlu birkaç heykeli ve dikilitaşlar dikilirdi.

    Dikilitaş: Tek bir bloktan ve genellikle pembe granitten yapılan, yukarı doğru incelen ve tepe noktası küçük bir piramit şeklinde biten taştan yapılır. Dikilitaşlar tapınakların güney simgeleriydi. Bazı Eski Krallık Dönem’i mezarlarının ve tapınaklarının kapılarının önüne çift olarak dikilirdi.

    Maalesef bu dikilitaşlardan bazıları kaçırılmış İstanbul, Londra, Paris, New York’ta meydanlara dikilmişlerdir. Saraylar ve diğer yapılar genelde kerpiç olduğu için günümüze gelememiştir. Yazılı kaynaklarda Teb’in sarayları oldukça görkemli olduğu söylenir. Güzel sanatlar da Mısır’da M.Ö 3000 yıllarında Fayans yaygınlaşmıştır.

    Ezilmiş Kuartz Kalsit, kireç ve soda kirecinden yapıyorlardı. Mavi Turkuaz sırrının camlaştırılmasıyla üretilen fayans küçük Mısır heykellerinin boncuklarında kullanıyorlardı. Eski Krallık’tan beri heykel, kabartma resimde çığır açmışlardır. Orta Krallık’ta duvar resimleri ortaya çıkmıştır.

    Bilimde ise (M.Ö 3100) Seren yelkenli kayıkları ilk Mısır’da ortaya çıkmıştır. Daha sonra yeke, yaprak biçimi pala ve kenar kürekleri geliştirmişlerdir. Khuru büyük piramitlinin yakınında botun bir kayık bulunmuştur. Firavunları nehirden cennete taşıyan cenaze kayığıdır. Güneş takvimi Sirius Yıldızı’nın ufukta görünmesi ile Nil Nehri’nin periyodik taşkınının aynı gün başlamasına dayanan bir takvimdir. Olayın 365 günde bir meydana geldiği saptanmıştır.

    Bu takvime göre bir yılda dört aylık üç mevsim, Taşkın-Ekin-Hasat, vardı. M.Ö 45 yılında Mısır Takvimi’ne dayanan Jülyen Takvimi M.S 1582’de Papa XIII. Gregor’un düzenlenmesiyle günümüzün takvimi ortaya çıkmıştır. Gregoryen Takvimi ortaya çıkmıştır. Mısırlılar güneş saatlerini ölçen düzeneği tespit etmişlerdi. Gece ve hava kapalı olduğu zaman su saatleri kullanırlardı. Geometride çok başarılılardı.

    Zaten geometrinin keşfi bilimde piramit için gerekli olan materyalin hacmini hesaplamak için çözmeye çalışılan problemlerden ortaya çıkmıştır. NİL kenarındaki tarları hesaplamada geometri çok önemliydi. Suyun taşmasını, azalmasını ölçen Nilometre adlı ölçü birimini kullanmışlardı. Pisagor teoremini de bildikleri söylenir.

    Tıp ilmine de erken ölümlü oldukları için pek ilgiliydiler. M.Ö 2700 yılına kadar doktorların varlığı kanıtlanmış, tapınakların duvarlarında ameliyat resmedilmiştir. M.Ö 1550 tarihli papirüs de insan anatomisi nabız ve kalp atışından bahsedilmiştir.

    Aynı dönemden kalma Ebers papirüsünde tümör ve depresyondan bahseder. 29 yaş ortalama ömürdü, seçkinler 50 yaşına kadar yaşıyorlardı. Bağırsak paraziti, verem, diş eti iltihabı yaygındı. Kafatası ameliyatı yaptıkları, bütün organların kalple bağlantısı olduğunun kanısına varmışlardı. İlaç olarak fare dışkısı, hastanın tırnaklarındaki kiri, hayvanların et suyu, Nil’in çamuru, ekmek küfünü kullanmışlardı.

    Ekmek küfünün iyileştirdiğini anlamışlar ve penisilini keşfetmişlerdi. Din konusuna gelirsek, din Mısır kültürünün tümünü kapsar. Sülale öncesi dönemde Totem inanışına kaynaklı hayvan biçimli tanrıları vardı. Daha sonra hayvan başlı insan vücutlu tanrılar ortaya çıktı. Resmi sıfat kazanan tanrıları ise Teb’in Amon- Ra, Menfisin- Ptah, Heliopolis – Ra Harahti’ydi.

    Törenleri “Kült” idi. IV.Amenois(M.Ö1352-1335) zamanında tek tanrı inancı başlamış, karısı Nefriti’nin çok yardımı olmuştur. Bu yeni din Aton (güneş) tanrıydı .Ölü ve mumyalama, öldükten sonra tanrı Osiris’in başkanlığını yaptığı 42 yargıcın yargılayacağına inanırlardı. Kalbini ve maatı tartıyla tartarlardı. Denk gelirse sınavı geçmiş sayılıyordu, bütün bu olanları tanrı Thoth yazardı.

    Mumyalama da sülale öncesi dönemden sonra başlamıştır, ondan önce kuma gömüyorlardı .Mumyalama bir cengelle burundan beyin ve iç organları, karnın sol yanından bir yarık açılarak karaciğer, akciğer ,mide, bağırsak dışarı çıkarılıyordu; bunun nedeniyse çürümeyi önlemek için uygulanıyordu. Organlar Natron’da kurutulup Kano Pikler’e(kavanoz) konulup 40 gün bekletilip, yağlanıp, reçine sürülerek keten bezlere sarılıp ahşap tabuta koyuluyordu.

    Eğer ölen kralsa üç tabuta koyulup daha sonra taştan lahitin içine koyulurdu, Kanopik vazolar da yanına dizilirdi. Şavati,Sabti,Usbati heykelcikler de lahitin içine konulurdu. Öbür dünyada ölünün angarya işlerini yapacaklarına inanılırdı.

    Kutsal sayılan kedi, boğa, timsah da mumyalanırdı. Son olarak II.Tutmosi’in Nubya Seferi’ni anlatan yazıtı sunacağım. Yazıt, II. Tutmosis’e ait Elefantin’den Philae’ye giden eski bir yol kenarında hiyerogliflerle kazınmıştır. Kralın saltanatının ilk yılına (MÖ 1492) tarihlenir. Yazıtın başlangıcında kralların isimleri ve lakapları sıralanır.

    Tutmosis’in Kuzey Delta ve Deniz Kıyısı, Yukarı ve Aşağı Mısır, Nubya ve Sina, Suriye’yi de içine alan Doğu Çölleri, Fenkhu toprakları ve Hartum’un güneyine uzanan ülkeler üzerindeki hâkimiyeti vurgulanır. Ardından gelen bölümlerde şunlar söylenir: “Haberci içeri geldi, Kral Hazretlerini selamladı ve şunlar dedi:

    KUŞ’ un (Kuzey Nubya ) kötü halkı isyanda. iki diyarın efendisinin (Mısır kralının ) halkı ona düşman olmuştur ve savaşmaya başlamıştır. (Nubyadaki) Mısırlılar Babanız [I.] Tutmosis, güneydeki ve Doğu çölündeki kabileleri durdurmak için inşa ettiği kalenin sığınağından sığırlarını sürüyorlar.” “Kral Hazretleri bu sözleri duyduğu zaman tıpkı bir panter (ya da leopar) gibi öfkelendi ve dedi ki; ‘Beni seven Ra ve Babam, Tanrıların kralı , iki diyarın tahtının efendisi Amon üzerine yemin ederim ki içlerinde canlı tek bir adam bırakmayacağım.

    “Daha sonra Kral Hazretleri İki diyarın efendisi ’ne karşı ayaklanmış ve kral hazretlerinin yönetiminden memnun olmayanları devirmek için bir askeri birliği Nubya’ya yolladı. Bu onun ilk savaşıydı. Kral Hazretlerinin askerleri Kuş’un sefil topraklarına vardılar.Aldıkları emre bağlı olarak askerler, hizmetkârlar eşliğinde kralın bulunduğu yere götürülen sefil Kuş Prensi’nin oğlu hariç canlı hiçbir adam bırakmadılar .

    Kral tahtın oturdu. Askerleri yakaladıkları esirleri ona getirdiklerinde esirleri ona getirdiklerinde esirler iyi tanrının ayaklarına bırakıldılar. Toprakları eskiden olduğu gibi bağımlı duruma geri getirildi. İnsanlar sevindiler ve liderleri memnun oldu. iki Diyarın Efendisi’ne övgüler yağdırdılar ve Tanrıyı ilahi iyiliğinden ötürü yücelttiler.

    Bunun meydana gelişindeki neden, kral hazretlerinin, babası Amon’un başlangıçtan bu yana Mısır tüm krallarından daha çok sevilmiş olan, taçları şanlı Güney ve Kuzey’in Kralı , Aakhepe -renra, Ra’nın oğlu, tıpkı Ra gibi ebedi yaşam, süreklilik ve huzur bahşedilen, II. Tutmosis’in cesaretiydi” (Wallis Budge) Eski Çağ Mısır tarihinden kısa kesitler yazdım tabiî ki mısır bir makaleye sığmayacak kadar derin ,gizemli ,efsanevi olaylarla doludur ama birkaç önemli tarihi olaylar şahsiyetlere değinmeye çalıştım .

    SAYGILARIMLA…SÜHEYLA YAVUZ

    Kaynakça:
    Bülent İPÇİOĞLU – Eski Çağ Tarihinin Ana hatları kitabından , Dünya tarihi atlası Hermann KİNDER – Werner HİLGEMAN, Bilim Tarihi – yayımcısı Robert WİNSTON – Tarih Ansiklopedisi ve ders notlarımdan
    Beyinsizler Uygulaması