• Yarayı ancak açan iyileştirebilir; ama o da iyileştirmeyecektir.
  • Selim Günseli'ye, Günseli Selim'e gecikmiş; Selim öldüğüne göre, Turgut'un Selim'i anlama çabası zaten gecikmiş. Bazı şeyleri söylemek icin geç kalınmış; bütün konusmalar ' kalabalık ve boşuna ' olmaya yazgılı.
    Nurdan Gürbilek
    Sayfa 61 - Metis yay.
  • Israrla soruyor gibidir Dostoyevski: Suçu işleyen mi suçlu, yoksa onu aklından geçiren mi ? Öldüren mi suçlu,yoksa kan dökme eylemini felsefî açıdan mümkün kılan düşünce tarzının kendisi mi ?
    Nurdan Gürbilek
    Sayfa 45 - Metis yay.
  • Var olabilmek için başkasının bakışına muhtaç olan şey: Bakışın yalnız öznesi degil, aynı zamanda nesnesidir.
    Nurdan Gürbilek
    Sayfa 16 - Metis yay.
  • Heyf Almak!

    Bizlerin; muktedirin barışı ajandasından çıkaran ısrarlı gayretine rağmen, “heyf almayı”, “intikam almayı” ajandasından çıkaran her hal û kârda barışta ısrarcı olan bir mazlum ve mağdur dili siyasetine ihtiyacımız var(dı).

    Şeyhmus Diken

    En fazla doğu halkları bilir çağlar boyunca adı “kan davası” konulan karşılıklı telefatın sonuçlarını. Çoğu kez basit denebilecek sıradan bir tatsızlığın, karşılıklı konuşma ile hâl yoluna sokulabileceği mümkünken, anlaşılmaz “toplum ne der” gururu, kibri nedeniyle olay farklı boyutlara taşınır. Karşılıklı ölümler, öldürmeler; yakın uzak akrabaların karşılıklı kini, öfkesi nefreti alır başını gider.

    Devletin hiçbir adalet mekanizması çözemez kan davasının kördüğümünü. En fazla kim kimden birini öldürmüşse; öleni mezara, öldüreni mahpus damına koyar. Karşı taraf öldüren tarafın faili, ya da failin en yakınlarından birini vurup öldürünceye kadar. Bu kısır döngü böylece kuşaklar boyu sürüp gider.

    Araya zaman zaman sözü kelamı dinlenen aklıselim şahsiyetler ya da kurumlar girer. Batının son yıllarda “Çatışmalı toplumlarda anlaşmazlık çözümünde arabuluculuk” dedikleri mekanizmanın bir benzeri ama daha doğuya dair gelenekselden beslenen dini, töre(n)sel barıştırma yöntemleri girer. Çok masraflı olur bu. Haksız olan, haklı tarafa giden hiçbir canın geri getirilemeyeceği bilinerek “yürek soğutmak” babından yüklü maddi bedeller öder. Çok büyük kalabalıkların katılımıyla yemekler yenir, barışılır. Ama o yüreklerdeki kırık ezgi hep bir yerlerde kalır, kanar durur.

    Bu üç paragrafı niye mi yazdım? Şu sebeple! Son on gündür yazsam mı yazmasam mı diye kendimle hesaplaşıyor(d)um. Yazmalıyım dedim kendime. Yoksa içimde kalacaktı.

    Belki doğrudan yukarıda yazdığım geleneksel “kan davası” ile yakından ilgisi yoktu. Ama sıradan, sokaktaki insanın nezdinde bir anlamda kan davasına dönüşme riski taşıyordu sözler. Çünkü kan akmıştı ve yarası derinlerdeydi, izleri yakın hafızada kalmıştı. Silinmesi de imkânsıza delalet ediyordu.

    Her ne kadar da bizim buralarda; “heft û heşt edeceğinize, oturup insan gibi konuşun, meselenizi çözün” dense de! Pratikte böyle olmuyordu. Yani insanlar kolayına kaçıp hırlaşarak, kapışarak, çatışarak sonuca gitme(me)yi deniyorlar. Sonuç da kötü oluyordu tabi.

    Oysa hayat insan tekine, ya da koca topluma anlatıyor ve diyordu: Kin, nefret, öfke insan yüreğine yüktür. Bunca ağır yükü bedeninizde, ruhunuzda taşıyıp altında iki büklüm ezileceğinize söküp atın bedeninizden, ruhunuzdan nefreti, öfkeyi ve dahi kini. Şefkatle, sevgiyle, barışla yoğurun bedeninizi ruhunuzu…

    Siyasetin dili çok kirlendi haylidir. Devletin muktedir üslupla hegemonik, baskıcı, acımasız, tehditkâr dili adeta rutine döndü. Yasalarla da pekişti. Bunu değiştirmeye artık hükmümüz, gücümüz yetmiyor. Sadece sözlerimizle muhalefet ediyoruz o kadar.

    Benim asıl üzerinde durmak istediğim mağdurun dili. Mağdur benlik üzerinden kelam edenlerin dili. Üstelik mağdur benliğin sokaktaki sıradan şahsiyetinin dili değil meramım. Sokağın öfkesinin bir nebze öne çıkma tepkiselliği her daim anlaşılabilir olandır.

    Asıl mesele, sokağı yönlendiren muhalif kimlikli öne çıkan siyasetçilerin dili.

    Geçtiğimiz günlerde iki ses duydum. İrkildim mi üzüldüm mü; bilemedim. Biri İstanbul’dan konuştu, diğeri Diyarbakır’dan. İstanbul’daki intikam alma anlamına gelecek sözler ediyordu. Diyarbakır’daki ise “Heyfimizi alacağız, değil mi?” diyordu.

    Bizim “toplum önderleri, temsilcileri” olarak görmek istediğimiz demokratik barışçı siyasetçi dili bu olmamalıydı. Ortada bir tuhaflık vardı.

    Oysa bizlerin; muktedirin barışı ajandasından çıkaran ısrarlı gayretine rağmen, “heyf almayı”, “intikam almayı” ajandasından çıkaran her hal û kârda barışta ısrarcı olan bir mazlum ve mağdur dili siyasetine ihtiyaç var(dı).

    Çünkü size muktedir eda ile yaklaşan “kısas” kültüründen geliyor. Kısas’ın özeti “öldüren, öldürülür…”dür.

    Oysa mazlumlar önce öldürenin olmadığı, sonra ölümlerin olmadığı bir kültürle geliyor. Ez cümle yine bizim tabirle “heft û heşt” etmeden konuşarak, anlaşarak, barışmanın zor olsa bile mümkünatının olabilirliği üzerine kelam ediyoruz… (ŞD/EKN)
  • Meriç'in düşüncesindeki tezatlar genellikle görmezden gelinir; herkesin ihtiyacına göre kullanabileceği kadar çok alıntı bırakmıştır nasıl olsa Meriç geride. Tezatlar kabul edildiğindeyse genellikle düşüncesinin farklı dönemlerine bağlanır; kendini farklı çevrelere sevdirme çabasıyla, gözlerini kaybettikten sonra ilgisinin edebiyattan toplumsala doğru genişlemesi yüzünden önceliklerinin değişmiş olmasıyla açıklanır. Burada bir doğru yok değil. Kendinin de söylediği gibi "imandan şüpheye, şüpheden inkâra, inkârdan maddeciliğe" geçmiş, Batı'da iskele iskele dolaştıktan sonra "bu ülke"de karar kılmıştır Meriç. Farklı iskelelerde karşısına çıkan anlayışların düşüncesinde farklı basınçlar yaratacağı açıktır. Ama ben burada Meriç'in düşüncesini bir uçtan diğerine savuran, özellikle de onu şüpheye, romana ve felsefeye cephe almaya iten şeyin, düşüncesini başından itibaren şekillendiren bir çifte bağlanış olduğunu söyleyeceğim. Çifte bağlanış: aynı anda iki şeye birden bağlanmak; birbiriyle anlaşamayan, birbirini değersizleştirmeye yazgılı iki şeye birden bağlanmak; bir şeye bağlanıldığı anda, önce ya da sonra değil, tam da o sırada karşıt duygunun da harekete geçiyor olması. Meriç'in düşüncesindeki gergin uçların birbiriyle konuşmasını yasaklayan, bu yüzden de düşüncesinin olgunlaşarak değil, savrularak gelişmesine yol açan şey budur. Düşüncenin içine sanki baştan yerleştirilmiş bir zemberek onu bir uçtan diğerine savuruyor, birine değer verdiği anda diğerini değersizleştirmek, aslında değer verdiği şeyi baştan değersizleştirmek zorunda bırakıyordur. Örneğin Batı'ya tutkuyla bağlanıyor, ama önce ya da sonra değil, tam da bağlandığı anda ondan nefretle uzaklaşıyordur. Ya da tersine, mağdurlukla özdeşleştirdiği "bu ülke"ye coşkuyla bağlanıyor, daha bağlandığı anda onu sığ ve ilkel buluyordur.
    Nurdan Gürbilek
    Sayfa 94 - Metis Yayınları