• Buendia hanesine hoşgeldiniz değerli kitapseverler. Misafirliğiniz boyunca birçok duyguyu tadacak, tarihe ve birçok gelişmeye tanıklık edecek,  kendinizi ve insanlığı sorgulayacaksınız. Yazarın misafirperverliği sayesinde de bu sorularınızı yanıtlamak kolaylaşacak. 
    Bu aile size kâh dünyayı tanıtacak kâh insanlığı.  Öyle bir kaç örnekle de değil . Hele belirli bir zaman diliminde hiç değil . Olayların başladığı zaman dilimi şu şekilde aktarılır; "Dünya daha öylesine çiçeği burnundaydı ki, birçok şeyin adı yoktu ve onlardan bahsederken parmakla göstermek gerekiyordu.” . Tabi olaylar burdan başlayınca,  kitap isminden de yola çıkarak devamındaki yüzyılın anlatıldığını ve yüzyılın bitiminde sonlandırıldığını düşünebilirsiniz. Ama pek haklı sayılmazsınız zira bu roman geçmişi, şimdiyi ve geleceği anlatıyor. Kitabın büyüsünü oluşturan öğelerden biride budur.
    İnsanlık tarihine değinip göndermelere başvurmamak olmazdı tabi. Romanda o kadar çok gönderme var ki okudukça heyecanınız artacak, acaba bir sonrakini de farkedebilecek miyim merakıyla devam edeceksiniz. Kitap okurken bulmaca çözmenin eşsiz zevkine erişeceksiniz.  Tüm bu düşünsel şenlikte de hep duyduğunuz ve bildiğiniz bir söz beyninizde ışık gibi parlıyor: " Tarih tekerrürden ibarettir."   
       
    Misafirliğiniz boyunca soyutlukla somutluk kavramlarının birçok zaman yer değiştirdiğini , gerçekle hayalin aynı kazanda kaynadığını göreceksiniz. En etkileyici somutlaştırmalardan biri de duyguların başınızda uçuşan kelebeklerle , gökten yağan sarı çiçeklerle anlatılması.  Somutlaştırma demişken kitapta ki en ilginç somutlaştırma da ilahi bakış açısını kullanan yazarın romanda ilahi bir karakteri canlandırmasıdır.  
    Romanın birde psikolojik yönü var . Birçok duyguyu karakterlerinde tek tek işlemiş olması ister istemez ahh, bu karekterde kendimi buldum demenizi sağlayabilir . Yedi nesil süren hikayede hep aynı isimler kullanılıp durur. Bu durum size karışık gelebilir ama tahmin edersiniz ki burda da bir gönderme var ,hatta favorilerimden diyebilirim. Aynı isim karmaşasını anlamak bizim toplumumuz için çok zor olmamıştır diye düşünüyorum. Nesli yıllarca sürsün isteyen ailelerin "Soyad"larını taşıyacak, nesli devam ettirecek olan erkeklere verdikleri önemden dolayı çok yabancı bir durum değil bizler için.  Buendia ailesi de yüzyıllık yanlızlığa, yokoluşa mahkum edildiklerini bilmeden soylarını sürdürmek için çılgınca bir özen gösterirler.  

    Son olarak New York Times gazetesinin, Yüzyıllık Yalnızlık'ı, tüm insanlık için "Eski Ahit"ten bu yana okunması gereken ilk edebiyat ürünü" olarak tanımlamasına değinmek istiyorum. Eski Ahit benzetmesi belki dini yönünü ele almak için belki de kitabın değerini vurgulamak için söylenmiş olabilir. Yine öznel yorumumla diyebilirim ki cevap ikisi.
       Romanda yedi ölümcül günaha değinilmiş farklı karakterlerde tek tek , öfke, açgözlülük, kıskançlık, oburluk, şehvet, gurur, tembellik işlenmiştir. (Bildiğim kadarıyla) Hristiyanlara özgü batıl inançlardan olan ensest ilişkiden doğabilecek hayvan şeklindeki bebeklerden de söz edilir. 
    Muz işçilerine yapılan haksızlığa sessiz kalan Macondolular , aynı zamanda istasyon katliamını da görmezden gelmişlerdir. Bunun sonucunda - “Yağmur tam dört yıl, on bir ay, iki gün yağdı. Arada hafifliyor, çisentiye dönüyor, o zaman herkes giyinip kuşanıyor; havanın düzelmesini kutlamaya hazırlanıyordu. Ama çok geçmeden çisentili duraklama dönemlerinin, eskisinden bin kat beter bir yağmurun habercisi olduğu da öğrenildi. Hava, değdiği yeri yıkıp götüren fırtınalarla dolup kararmakta , göğün yüzü buruşmaktaydı...” - ağır günahlarla dolup taşan kavimlerin belalarla karşılaşması benzetmesi yapılabilir.
    Evet , çok değerli Gabriel García Márquez, gerçekten kitabın da gerçekliğe dayanmayan tek bir cümle bile bulamadım.
  • Kitabın adıyla giriş yaptığımız ilk bölümde büyük bir serzeniş içerisinde bulunuyoruz. Hemen akabinde ise Hamdi Bey’in başrolde olduğu Bekar Zevki başlıklı kısma giriyoruz.
    Burada bir konuyu oldukça açacağım, belki saçma gelecek belki de mantıklı. Size kalmış. Eski Türk Hikâyeciliğinde bir durum var ki dillere destan. Erkeğin, sevdiği kadının ayaklarına tapması ve ayak üzerinden yapılan betimlemeler. Bunun büyük bir ayak fetişi mi olduğu yoksa kıyafetlerinde görünen tek etli açık kısım orası olduğu için mi özellikle belirtildiği konusunda ise halen emin değilim. Diğeri ise, erkeğin istediği kadınla olabilmesi (yahut kadının sürekli aldatması vardır) ve istediği kadınla istediği pisliği yaparken; kadının başını yerden kaldırmayıp evde oturmak zorunda oluşu. Bana ‘Batan’ kısımsa kadının oturuşu kalkışı değil; erkeğin yahut bireyin bu kadar rahat olması. Sonuçta bir sevdiğin var (cinsiyet kesinlikle fark ETMEZ) ve sen ona Sadık olmak zorundasın. Bu tezatlığı aşmak şuana kadar okuduğum hiçbir klasikte, hiçbir yazara nasip olmamış. Buna 200den fazla eseri olan Ahmet Mithat da dâhil!
    “Nasıl? Bahtiyar Mı?, İlk Peki (ki bu hikayede Trip atma meselesinin -tohumuna mı desek yoksa kökenine mi desek- içine giriyoruz.) ve hemen ardından En Hoş Macera adında kitabın en detaylı hikayesine giriş yapıyoruz.
    Hep Yalan, Bayram Hediyesi, Cumbadan Cumbaya, Bir Hücum Bir Teslim, Baba Kalbi(ki bu çok acıklıdır), Eski Mektup, Unutmaya ve Unutulmaya Mahkum, Papaz Büyüsü (ki burada Zeki Çakılakan yani Osmanlıcadan çeviren beyefendiye teşekkür etmek gerek. Yazarın bir hatasını öyle güzel hesaplamış ki, helal olsun. Kısaca şöyle diyelim, eltiden yengeyi buluyor. Muazzam beceri ve bu yazarın kendi hatası olmasına rağmen düzeltiyor. Muhteşem), Ana Evlat, Ortaklar, Törpü Altında, İstimdat Mı? Derken kitabımızı tamamlıyoruz.
    Şimdi tüm bu gereksiz kısmı geçtikten sonra kitabın ana temasını ve özelliklerini verelim. Kitap, Rauf’un bilindiği gibi son eseri. Bunun yanında Gece Hikayeleri ve Müsameretname (aynı zamanda Türk Geliyor şeklinde alıntısını da paylaştığım) yazarı Emin Nihad Bey yahut diğer adıyla Mehmet Emin’in Müsameretname adlı eserinde kullanılan ‘Öykü İçinde Öykü’ tekniğini (ki o dönem çok beğenilmiştir) kullanmıştır. Bunun yanında betimlemeler, Fransız hikayeciliği izleri, yerli hayattan izler gibi çok farklı konularda başarılı olsa da neden yalnızca ‘Eylül’ kitabı meşhur buna da değinelim.
    Magazin Öykücülüğü diye bir kavram vardır o dönemde. Edebiyat-ı Cedide yahut bilinen adıyla Servet-i Fünun döneminde. Yani herkes şuan çoğu Youtuber’in (doğru mu yazdım ve güzel bir benzetme mi oldu bilmem ama aklıma gelen en iyi seçenek) yaptığı gibi tanınmak ve ünlü olmak amacı güdünce çok aceleyle yazmıştır eserlerini. Bu aceleciliğe rağmen iyi bir malzeme çıkarttığına şahit olduktan sonra bir de kendi özgünlüğünde ve rahatça yazsaydı kim bilir neler yazardı diye de düşünmeden edemiyorum. Neyse kafanız şişti, bu kadar yeter (aslında yazacak bir şey kalmadı) diyerek veda edelim. Kendinize iyi bakın, esen kalın. Keyifli okumalar..
  • "Kendine iyi bak " bir veda degil elveda cümlesidir cogu zaman.

    Üc kelimrden fazlasini gizler icinde... " Kendine iyi bak "

    Cünkü bundan sonra ben yaninda olmayacagim. Olamayacagim.

    Istesem de istemesem de.Sevdim birzamanlar seni,hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmani istiyorum.

    Olur da bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum." " Kendine iyi bak " Cünkü bundan sonra kendinden baskasi olmayacak yaninda sana bakacak. Ben olmayacagim.

    Kendine iyi bak ve beni düsünme. Cünkü bende seni düsünmeyecegim artik.

    Arama sakin beni, yazma, cünkü ben yazmayacagim.

    Sil beni yüreginden, cünkü ben silecegim.

    Fakat yasanilan, paylasilan güzel seyler hatirina sana yürekten mutluluklar diliyorum.

    Ve birdaha dönmemek üzere gidiyorum." " Kendine iyi bak " Aramizda gecen her seye ragmen benden sonra iyi oldugunu

    bilmeyi tercih ederim. Aslinda bilmem cokda önemli degil, iyi oldugunu varsayacagim ben.

    Seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle basbasa, yapayalniz birakiyorum.

    Biliyorum kendini birakacaksin benden sonra, o yüzden iyi bak diyorum.

    Aslina bakarsan cok da fazla umursamiyorum.

    Ahh!!!! Kendine iyi bak derler ve giderler. Tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söyler bunu.

    Cünkü onlari ayirmak, eti tirnaktan ayirmak gibidir. Kolay kolay kopamaz onlar, sürec cok aci vericidir,

    yürek parcalaycidir. Her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine " Kendine iyi bak " gözleriyle ayrilirlar.

    Ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar....Ta ki son elveda mezar sessizligine bürününceye kadar... Tutkunun ötesinde sevenler, bir kez " Kendine Iyi Bak " derler ve giderler. onlar bu aciyi bir kezden fazla kaldiramiyacaklarini bilirler. " Kendine Iyi Bak " derler ve giderler. Bu sözlerin icinde ihanet yok, hic bir zaman olamaz derler ve giderler.

    En büyük ihanet degilmi dir aslinda seni seveni, ihtiyavi olani yüzüstü birakip gitmek, " Kendine Iyi Bak " derler ve giderler.

    Seni suskunluga mahkum edip giderler. Seni parcalara ayirip, en büyük parcayi yanlarina alip giderler.

    Seni senden alip giderler....."
  • Şu biçare millet için bahtiyarlık bir rüya,
    Talih demek bir acıklı felaket,
    Hayat demek bir sürekli esaret,
    Hakkaniyet bir kuru laf, bir yalan;
    Her mahkeme, zayıflara zulmeyleyen bir kuvvet;
    Her bir kanın, fakirleri mahkum eden bir alet.
    Onun için bu dünya,
    Bir yalancı cennet gibi güzel olan şu vatan
    Bir cehennem sayılır ki burda bathsız hemşeri,
    Memurların, ağaların mazlum, aciz esiri...
  • Mösyo Zola'ya
    25.09.2018
    Saygıdeğer Zola 2 Nisan 1840 tarihinde Fransa'nın Paris'inde dünyaya geldin. Yoksul bir ailenin çocuğuydun, tıpkı bizler gibi...  Venedik göçmeni olan babanı çok küçük yaşta toprağa verdin ve College Bourbon'da yatılı eğitim gördün. (Aramızda kalsın bu yatılı eğitim her zaman tiksindirir beni.)
    Yatılı eğitim seni edebiyata itti ve o dönem Eugene Sue, Dumas gibi önemli yazarların eline geçen bütün kitaplarını okudun.
    Yoksulluk kendini göstermeye başlıyor. Yatılı eğitim bittikten sonra Paris'teki Lycee Saint-Louis'de eğitimine devam etmek istedin, o dönemde yaşayıp da orda eğitimine devam etmek istemeyen kim var ki?
    E burası da olmayınca atıldın. İş hayatına ne mi oldu? Tabi ki 2 sene işsiz kaldın.

    Ama şansı dönmeye başladı. 1862 yılında Haşet kitabevinde çalışmaya başladı, ve ilk romanı Claude’un İtirafı 1865 senesinde burada yayınlandı. Fakat ilk önemli başarısını Therese Raquin romanı ile yakaladı. Ve bu eserin 2. cildindeki o meşhur önsözünde "naturalist" kelimesini ilk kez kullandı. O artık Emile Zola.
    1867 tarihine gelindiğinde Zola Therese Raquin'i tamamlamıştır. Bu eser sayesinde artık Zola'yı tanımayan kalmamıştır. Kurgu bakımından Balzac'ın İnsanlık Komedyası adlı eseri ile benzerlik gösterir. Toplam 21 kitaptan oluşan eserinin içinde en tanınmışları Nana, Meyhane ve Germinal'i kapsar.
    1871 tarihinden itibaren bu dizisi ile birlikte artık Fransa'da Natüralizm akımının da öncüsü oldun.
    Natüralizm vurgusunu ve romanı bilimselleştirmeyi amaçlıyordun ki bence başarılı da oldun.
    Natüralizmin o dönem Fransa’sında ve ardından başka ülkelerde -özellikle Türkiye’de- büyük yankılar uyandırdın ve yazarlar arasında benimsendiğini söyleyebiliriz değil, söylüyoruz.

    Fransız-Alman Savaşı sırasında, Fransa hükümeti ve ordusunun izlediği politikaları 1892 senesinde yazdığı "Çöküş" romanıyla müthiş bir şekilde eleştiren Zola, savaş sırasında suçsuz yere mahkum edilen bir Yahudi askeri savunarak halk arasında kahraman oldu. Ve adını tarihe altın harflerle yazdıran o meşhur söz çıkmıştır ağızdan... "Eyyyyy Fransa sen kimsin yaaaaaaaaaaa." Tarihe 'Dreyfus Olayı' diye geçen bu süreçten sonra, son romanını yazan Zola, romandaki hikayeyi Dreyfus Olayı'ndan esinlenerek oluşturdu. Zola kim olduğumu merak etmeyi bırak, sana bunları gelecekten yazıyorum.

    İlk defa bir kitap elimde bu kadar fazla kaldı. Hani beğenmedim de değil, çok beğendim hatta o kadar çok beğendim ki hemen bitmesin diye yavaş yavaş okudum. Okudukça yüreğim burkuldu. Yüreğim burkuldukça daha da 1800'lere gittim, yani perişan oldum. Belki de yer yer kendimi gördüm eserde, o yüzden bu kadar ağır geldi. Paris'in en varoş mahallerindeki en yitik yaşamları anlattı bana Zola. Kendi de çok fazla zorluk çekti, ordan biliyor herhalde. Heralde şimdiye kadar okuduğum eserler arsında Lantier kadar kimseden nefret etmedim. Hatta Turgenyev'in Bazarov'u bile bu kadar itici nankör değildi. Tam bir sülük. Gervais ise burda bence en masum olanı. Mücadele etmek istiyor, ediyor da aslında, ama varoş bir mahallede ne kadar edebilirsin ki? Hele ki bir de evlenip boşanmışsan.
    Zaten evlenip boşanmış bir kadını ötelemelerini de hiç anlamam. Öyle bir ortam oluşmuş ki bu boşanma olayı erkekler için doğal bir şey olarak görülüyor. Ayrıca dönemin işçi sorununa müthiş bir yorum getiriyor. Dönemin rüşvetçiliğine, iğrençliğine bakın diyor. Eseri döneminde ne kadar çok tartışılsa, ne kadar çok yazarları ikiye bölse de 1 yıl sonra Meyhane tam 38 baskı yapıyor. Bilmiyorum ki başka ne diyeyim. Son sözü yine Zola'ya bırakıyorum: "Varoşlarımızın kokuşmuş ortamındaki bir işçi ailesinin kaçınılmaz çöküşünü betimlemek istedim. Bu eserde; sarhoşluk, tembellik neticesinde aile bağlarının çözülüşü, fazla içli dışlı yaşamanın yol açtığı pislikler, namus duygularının giderek unutulması sonucunda ortaya çıkan utanç ve ölüm var. Bu eyleme dökülmüş bir ahlak dersidir aslında. Eserim beni müdafaa edecektir. Gerçeğin kitabıdır o. Halkın kokusunu taşıyan, onu yalansız dolansız anlatan ilk romandır. Halk baştan başa kötü değildir; sadece zorlu çalışma şartları ve sefillik içinde bozulmuş, cahil kimselerdir. Romanlarımı okumak, onları anlamak ve bütünlüklerini görmek gerekir."
    Eseri okumak isterseniz sıralaması şu şekilde: Meyhane-Nana-Germinal
    Sıradaki adresimiz; Ali Narçın / Çelişkiler Tabletlerle Yüzleşme
  • Türk dili herhangi küçük ve başkalarına mahkum bir millet dili değil, tarihin daha ilk anlarından başlayarak bir "imparatorluk dili"dir.
    Her dil, imparatorluk dili olamaz.Çünkü her millet imparatorluk kuramaz.
  • Bu sabah son kes güneş doğdu üstüme

    Biliyorum bakmayacak bir daha yüzüme

    Hüzün yağmuruna tutuldum bu akşam

    Seni gönlümden atamadım ne yaptıysam

    Güneşim battı yokluğunda yıldızlar
    şafağı beklemeden kayboldu çoktan

    Karanlıkmı sandın Gündüzü geceden ayıran

    Aldığım nefes'mi ölümü dirimden ayıran

    Dün ne olur geceye mahkum bırakıp Gündüzü haram kılma

    Gel ne olur yandığım o kalbini başkasına helal kılma

    "Dost kalalım deseydin bari yüzünü haram kılma..."