• 176 syf.
    ·5/10
    200 sayfalik, 6 #hikaye -den olusan; #tolstoy’un #herşeyerağmensevgi adli eseri. #kitap ; alti hikayeden olusuyor, ikisini sevdim. Hikayelerden ziyade; Pes pese Tolstoy okumamin vermis oldugu farkindalik ile; yazarin #din , #inanç , #sevgi , #barış ve #hoşgörü gibi konularda agirlikli hikayelerini topladigini, bu konularda mesaj verdigini gördüm. Takipcilerimizden BIR RIVAYETE GORE TOLSTOYUN MUSLUMAN OLDUGUNU duydugunu söyleyen bir kac takipcimiz de cikti. Biz arastirmamiza ragmen o konuyla ilgili pek bilgi elde edemedik. Cogunlugu #müslüman olan ülkemizde, söyle insanlar cogalsa da refaha ulassak. Inancimiz geregi bizler kurtulanlar, Onlar gavur oluyor.. Malesef güzel islerin bir cogu Müslüman olmayanlardan cikiyor...
  • Fakat malesef, çoğu durumda telefonda beden dilinin bir yararı olmaz.
  • 248 syf.
    Günümüzde dünyaya hakim olan Batı Medeniyeti'nin köklerini teşkil eden Antik Yunan Uygarlığıni anlatan oldukça güzel bir seriydi. Aslında bu tanım da biraz eksik ve yanlış anlaşılabilir. Şöyle ki modern bilimin ilk adımlarının atıldığı, felsefenin büyük ölçüde temellerinin atıldığı ve haliyle de modern dünyanın temellerinde -özellikle düşünsel olarak- önemli bir payı olan Antik Yunan Uygarlığı desem daha dogru olacaktır.

    Bunu biraz daha açmak istiyorum: Platon'u ve ona ek olarak Plotinos'u okuduğumuzda aslında Hristiyanliğı okumuş gibi oluruz. Thales'in artık fıkralara konu olan gökyüzünü incelemelerini ele aldığımızda ve buna yönelik salt doğa içinde kalarak kurduğu teorilerini okuduğumuzda modern bilimi görür gibi oluruz. Aristo'nun beş yüz küsur hayvanı titizlikle incelemesini, bunlara yönelik yine salt doğa içinde kalarak yaptığı ereksel ama nedensellik bağlamında yaptığı açıklamalarını okudukça yine bilimi, insanı da hayvanlar sınıfı içinde incelemesini gördüğümüzde çok ilkel ve biraz zorlamayla evrimi ve biyolojiyi görürüz. Demokritos'un tamamen maddeci ve yine salt doğa içinde kalarak yaptığı ve sadece az bir kısmı elimize ulaşan çalışmalarında yine bilimi ve -kimilerinin öcü olarak gördüğü- materyalizmi görürüz. Bunların yanısıra Homeros'un İlyada ve Odysseia destanlarinda hem bir halkın kahramanliklarini, hem başka halklarla hem de doğanın kendisiyle olan mücadelelerini okuruz hem de aslında o dönemin dünya, toplum ve dinsel inanislarinin izlerini görürüz. Bir yandan Tanrılarla iç içe kurguladiklari bir dünyada yaşayan ama öte yandansa bir o kadar Tanrılardan kopabilmeyi içinde barındıran bir inanışi seyrederiz Tragedyalarda. Insanbicimsel bir tanrılar anlayışı hakimdir. Kader denilen Moira her tragedyanin ana konusu gibidir. Ama bizim aklımıza gelen kader gibi de değildir bir yandan bu Moira, bir nevi evrenin düzeni, yasalarini; yani insanın da içinde olduğu bir yasaların hakimiyetinde olduğu bir evren anlayışının dışa vurumudur. Bunu Hesiodos'un evrenin doğumunu anlatmak için kullandığı Khaos'tan Kozmos'a doğru gidildi doğrultusundaki sözündeki Kozmos'un anlamının; düzen, güzellik olmasi daha da anlamlı kılar. Solon'un yasaları ile ilkel demokrasinin adımlarını atarız; Perikles'le Med'lere karşı birlik olan uygarlığın tiranliga gidişine şahit oluruz. Bunlarla birlikte antik uygarliklarin olmazsa olmazı ve dönemin makinesi olarak iş gören köleligin ne kadar etkin olduğunu görürüz malesef. Yazarın fikrine göre yine oldukça etkin olan köleligin bu uygarlığın sonunu da getirdiğini ve akabinde Hristiyanliğın da temelini teşkil ettiğini görürüz. Çünkü kölelik, insanların is gücünü bilimsel manada çözmek için düşünsel çabalarının önüne geçmiştir. Onları bu açıdan düşünmemeye, çözüm bulmamaya sevk etmiştir. Öyle ki iki büyük filozof Platon ve Aristo bile köleligi ussallastirmaya calismislardir. Tam bu noktada şunu dipnot olarak söylemek gerekir, belki bir yerlerle çağrışım yapar; Bir kral veya yetkilinin kölelik konusunda bir fikri şudur ki, kolelere iyi davranilmasi, onlara zorbalik yapilmamasi ve onlara biraz haklar da verilmesidir. Çünkü koleler her türlü işi görürler. Haliyle de onlar ne kadar sağlıklı ve iyi durumda olurlarsa o kadar iyi iş görürler, işler de daha yolunda gider. Ama bunların hiçbiri köleligi kaldıralım demek değildir. Kolelerle birlikte durumu kötü olan diğer zümre ise tabiki kadınlardir. Aslında başlarda anaerkil yapıda olan Yunanlılar zamanla sert ataerkil bir yapıya burundukleri ifade edilmiş.

    Yazarın özellikle ilk kitapta üzerinde durduğu önemli bir konu, Batıda yaygın görüş olan 'Yunan Mucizesi' kavramının yanlış olduğudur. Bir kere mucize kavramının kendisinin insanın araştırma ve açıklama yapma tembelliginin ürünü olduğu fikrine benzer bir Sözleri vardır yazarın ki haklıdır bence de. Yunan Uygarlığı da diğer pek çok uygarlık gibi hem coğrafyanın etkilerinden, hem başka uygarliklarin etkilerinden etkilenmiş ama bunları kendi özgün dünyasında eriterek oluşmuştur. Bunlarla beraber tabiki bir sonu vardır bu uygarlığın; bu sonu getiren başlıca etkenler; sonu gelmez doğudan gelen akınlar, siteler arasındaki çatışmalar, cekismeler ve kölelik kurumunun verdiği zararlar...

    Platon da öte dünyaci felsefesini de tam bu kaosun zirve yaptığı zamanlarda geliştirir. Onda bedeni hapis gören, kurtuluşun ve insanın daimi yerinin özlerin yanı yani öte dünya olduğu fikri hakim olmaya başlar. Bunla ilgili satırlar adeta Hristiyanlik gibidir. Bu esnada hocası Sokrates'in öldürülmesi de insanın aklında soru yaratan ve nerede özgür düşünce dedirten bir konudur. Sokrates de keza Platon gibi ülkede kaosun hakim olduğu, üst üste yikimlarin yaşandığı ve artık insanların, özellikle de yöneticilerin halkın yeniden üretime, calismaya kendini vererek ülkeyi kalkindirmak istedikleri bir zamanda ortaya çıkar ve halkı düşündurmeye başlar. Bu durum haliyle yöneticileri rahatsız eder. Ancak yargilamalarina bakıldığında Sokrates ölüme bilakis kendi gider. Yani bunu seçer. İstese daha hafif bir cezayla ya da ardından ise kacabilirdi. Tabiki fikrinin tamamen arkasında durduğu yönünde takdir edilebilir. Ancak öldürülmesi üstünden dönemin tamamen bir zorbalik ve düşünce özgürlüğünün hiç olmadığı yönünde bir sav da çok ağır bir itham gibi gözükür. Nitekim onun ölümünün ardından öğrencisi Platon, yolculuklara çıkar ve akabinde Akademi adlı okulunu açar. Daha pek çok okul da açılır.

    Sokrates'in akıbeti yaşamak istemeyen Aristo yurdu terk eder, bir süre sonra da Iskender'e hocalık eder. İskender ki 33 yaşında bilinen dünyanın çoğunu fethedecektir. Bundan da önemlisi Yunan ile Barbar dünyasını birleştirerek ortak bir kültür dünyası yaratmaya çalışacaktır. Buna da Helenistik Devir deniyor zaten. Onun bu yöndeki çalışmaları da hep tepkiye neden olacaktır. Ancak genç yaşta öldüğünde özellikle Mısır'da kurduğu Iskenderiye şehrinde, bir komutanınin yonetiminde tarihin gördüğü en büyük kütüphane oluşacak. Bunla beraber Coğrafya, astronomi, matematik gibi birçok konuda bilim insanlarının çalıştığı bir yapı oluşacaktır. Öyle ki burada bir kesim bilim insanları güneşin merkez olduğu yani dünyanın merkezde olmadığı bir evren modeli de öne sürecekler lakin devrin şartlarında bu savlarini destekleyecek gözlem gibi şeyleri yapmaktan uzak oldukları için, ve diger görüşün -yermerkezci ve dünyanın sabit olduğu üzerindeki- devrin şartlarında daha makul gelmesi ile bu uzun yıllar hakim evren anlayışı olacaktır. Ardından da bu, dogmatik ve katı anlayış olan bir dine yani Hristiyanliga da geçince, uzun bir süre bu yönde gelişimi durduracaktir. Dipnot olarak bu evren modelini diğer kutsal metinlerde de bulabiliriz. Bu da çok normaldir, çünkü o devrin insanın tahayyulu buydu.


    Belki biraz karışık bir yazı oldu. Kısaca güzel bir seri, konuya ilgi duyanlara tavsiye ederim.
  • over the garden wall - ms. langtree's lament

    https://youtu.be/UwUoMN3pK_s

    malesef tanıdık bi hikaye
    https://genius.com/...gtrees-lament-lyrics