Çalışma sevinci. Bunu her gün, bir çalışma bandında vida sıkan adama söyler miydiniz? Ya da her sabah ofise giden ve yaşamının her günü kendisine ne yapacağı söylenen bir adama? (Krishnamurti)
Emek ve çaba, bir güçlüğü veya peşi sıra gelen güçlükleri aşma şeklinde yaratım / üretim yolunda yapılan mücadeledir. Bu mücadele süresince, özne tüm güçlerini harcayacak, önüne çıkan zorluklarla başa çıkacak; her türlü zahmete katlanacaktır. Bu zahmet yaşamının alt etmek zorunda olduğu sorunsalların zorluk ve karmaşıklık derecesi ne kadar yüksekse, tüketilmesi gereken bilinç, bilgi ve kuvvet ne kadar çok, yoğun ise ve ne kadar uzun bir zamanı kapsıyorsa, “yapılan” o kadar değer kazanır.
Bugünkü iş dünyası dilimizle “kariyer yolculuğu”nda, çıraklık, kalfalık ve ustalık makamlarıyla süslenen bu mesleki oluşum (zanaatkârlık) yoğun ve çok uzun bir emek tüketimini gerektirir. Zaten onu aslında değerli yapan, yapılan işin mükemmellik düzeyinden de öte, arkasında yatan uçsuz bucaksız bir emek sürecidir.
Zanaatkârlık, niteliğin başat belirleyici olduğu bir çalışma türüdür; tutku ister. Tutku, yoğun sevme ile belirginleşerek sevilen şeyin inatla peşinden gidilmesi durumudur. Yapılan işi belirli beceri sınırlarının ötesine taşımak, Sennet’in de Platon’un deyişiyle belirttiği gibi artık bu: “herhangi bir eylemde gizli haldeki mükemmelliğin standardı”dır.
Sennet’in terimiyle, zanaatkâr, bir “İcraatçı Sanatçı”dır.