• İKİ: Her gün meyve yemek ama aşırıya kaçmamak.

    ÜÇ: Her gün mevsimin organik sebze ve salatalarından yemek.

    DÖRT: Haftada bir veya iki gün taze balık yemek.

    BEŞ: Özgür hayvanların ürünlerini (süt, yoğurt, yağ, yumurta, et) tüketmek.

    ALTI: Yeteri kadar sıvı almak (ölçü: idrarın açık sarı olmasıdır).

    YEDİ: Tereyağı ve zeytinyağından şaşmamak; margarin ve sıvı bitkisel yağları mutfağa sokmamak.

    SEKİZ: Yenebilenleri çiğ yemek, yenmeyenleri haşlama veya buğulama ile pişirmek.

    DOKUZ: Yağda kızartma, mangal, tütsülemeden uzak durmak.

    ON: Günde sadece 2 öğün yemek; aralarda sadece bazen bir avucu geçmeyen badem, ceviz, fındık karışımı veya meyve kurusu-pestil yemek.
  • Fakat bu sırada gözüne bir şey çarptı. Bu, sırmalı bir Şam kumaşıyla örtülmüş, dört ayaklı ve şekil itibariyle mangalı andıran bir eşyaydı. Bununla birlikte onun mangal olması pek mümkün değildi. Çünkü üzerindeki kumaşın fiatı su içinde en az elli filuri olmalıydı. Sağında şifreli metinleri okumaya yarayan o tuhaf cihaz, solunda ise bir gemici pusulası vardı. Delikanlı önce pusulaya, sonra da namazını kılmaya devam eden Ebrehe'ye baktı. Kafası iyice karışmıştı. Duvar saatine bakmayı akıl ettiğinde ise zihni adamakıllı bulandı. Büyük Efendi ibadetini bitirene kadar, Bünyamin ne kadar düşündüyse de işin içinden çıkamadı.
  • Canım İstanbul

    Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
    Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
    İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
    O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
    Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
    Ay ve güneş ezelden iki İstanbullu'dur.
    Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
    Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

    İstanbul benim canım;
    Vatanım da vatanım...
    İstanbul,
    İstanbul...

    Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
    Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
    Bulutta şaha kalkmış Fatih`ten kalma kır at;
    Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
    Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
    Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? ..
    Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
    Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...

    O manayı bul da bul!
    İlle İstanbul`da bul!
    İstanbul,
    İstanbul...

    Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
    Çamlıca`da, yerdedir göklerin derinliği.
    Oynak sular yalının alt katına misafir;
    Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
    Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
    Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
    Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
    Cumbalı odalarda inletir ` Katibim`i...

    Kadını keskin bıçak,
    Taze kan gibi sıcak.
    İstanbul,
    İstanbul...

    Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
    Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
    Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
    Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
    Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
    Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.
    Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
    Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

    Gecesi sünbül kokan
    Türkçesi bülbül kokan,
    İstanbul,
    İstanbul...

    Necip Fazıl Kısakürek
  • İnsanlar da bize benzer dedi, kedi.
    Hiç düşündün mü, insanların bizi niçin evlerine alıp beslediklerini, mangal kıyısında kıvrılıp yatmamıza izin verdiklerini, kucaklarına alıp okşadıklarını, her birimize, birbirine çok benzese de birer ad verdiklerini? Çünkü bizler de onlar gibiyiz. Okşanmak, yanaşmak, sevilmek, yardım edilmek istiyoruz.
    Ferit Edgü
    Sayfa 18 - Sel Yayıncılık
  • Başlamadan Not : İşbu inceleme Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam adlı kitaplarının şekersiz nescafe kıvamında yazıya aktarılmış İKİSİ BİR ARADA İNCELEMESİDİR..

    Sabahın köründe kalkıp karga "bilmem nesini" yemeden yazmaya başladığım bir incelemeden daha alayınıza selam olsun .. Özellikle haftasonu çalışacaklar .. BEN Mİ GİDEYİM YAUVV?! =)) Kahvemden bir yudum alayım FÜTFÜT !!! Sen de bu arada yatağın altına attığın çoraplarını araya dur .. İşçi ailesiyiz kardeşim genlere işlemiş erken kalkmak .. Bu incelemeyi uzun ama baya uzun bir müddettir öteliyorum .. Sabah kalkıp BETON yün yorgan altında buz gibi havada kitapla gözgöze gelince ne olacaksa olsun yazıcam deyip sarıldım klavyeye ..

    2018 senesi benim için baya baya karlı bir sene oldu .. Kitaplığımda olmasına rağmen şans vermediğim yazarlara ve kitaplara bir şans verince boğazda saltanat kayığı içinde çiğ köfteden yapılma bir tahtta oturup , serinlemem için marul yaprakları sallayan ve bir yandan da mangal yelleyen kölelere nazır tekila yuvarlayan modern osmanlı padişahlarına döndüm.. Bunlardan biri Cengiz Aytmatov idi .. Beni çok etkiledi .. 2 tane de inceleme yazdım .. İşte o günlerde bir gece bir msj düştü posta kutuma .. Hatciş diyordu ki bu adamı bunca sevdiysen Cengiz Dağcı' ya da bir şans ver .. Aytmatov Kırgızistan' dan katılıyorsa ortamlara , Cengiz Dağcı da Kırım' ın evladıdır...Alkolün bünyede top koşturduğu saatler .. Tamam dedim o an için .. Sabah uyanınca baktım ki zaten okunacaklar listesine almışım .. Az bi araştırma yaptım..Baktım kitapları Ötüken ve Varlık yayınlarından çıkmış .. Ötükeni oldum olası sevemedim bazı ideolojileri gereksiz yere sömürdüğü için .. Düştüm yollara , vurdum kendimi hurda pazarına .. 4 saat o hengamede çuvallarla altlı üstlü mücadele edip şansa bu ve diğer 4 5 kitabını daha almayı başardım Varlık Yayınlarından .. Geldim eve bir sevinçle .. Bu arada yazar hakkında hiçbir bilgiye sahip değilim Kırım Türkü olmasından hariç .. Az bi internette gezindim bir bilgiye rastgelebilir miyim diye , Vatanı Dilinde Cengiz Dağcı diye bir kitaba rastgeldim.. Aradım taradımsa da kitaba erişim şansım olmadı sonrasında.. Kitabın ismi aklıma kazındı yalnız .. Bir de bulamayınca .. Neyse efenim başladım bendeki varlık yayınlarından okumaya .. Esasen bu kitap tek parça halinde Yaşar Nabi 'ye gönderilmiş Cengiz Dağcı tarafından içerisinde bir mektupla .. Kağıdın altından pahalı olduğu dönemler tabii o günler .. Yaşar Nabi bakmış ki kitap çok uzun tek parça halinde yayınlaması mümkün değil , kitabı ikiye bölmüş Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam diyerek .. Korkunç Yılların başına da kitabın yazılış öyküsünü kendince yazmış .. O notun sonunda Cengiz Dağcı' nın öyle bir cümlesi vardı ki daha kitabı okumazdan evvel ben bu adamı ÇOK AMA ÇOK sevdim kardeşim dedim ..

    "Elhamdülillah -TÜRKÜM- , müslümanım ve bu notlarımda yazdıklarımın hepsinin de hakikat olduğuna yemin ederim."

    Hiçbir art niyet gelmedi şunları okuduğumda aklıma .. Çünkü sene 50 lerin ortası ve ne müslümanlık ,ne de Türklük o dönemlerde insanların bugünki gibi içi boşaltılmış söylemlerle savunduğu olgular değil .. Zaten şu adama bir bakın yahu !! Bu adam nasıl sevilmez !?!?!
    https://www.youtube.com/watch?v=zl9Nzs__lzg

    Kitabı okudukça kendisine olan sevgim yüze falan katlandı .. Kendime de baya kızdım bunca sene böylesi bir Türk büyüğünü nasıl atlayıp es gecmişim diye .. Az önce bahsetmiştim ya sizlere Vatanı Dilinde isimli kitaptan .. O kitabı bulup okuyamadım ama safi başlığı dahi bu adamın hakkını SONUNA KADAR vermiş .. Ben böylesine saf ve temiz bir milliyetçi , böylesine Türklüğe sarılmış bir adam daha görmedim .. Öyle çok , öyle içten ve öyle saf bir dille bahsetmiş ki Türk birliğinden ve Türklükten , yaşadığı acılardan , kaybettiği değerlerden ve vatanından.. Taşı alsam karşıma da okusam şu kitabı vallahi de billahi de tillahi de o dile gelir de ağlar yeter sus diye.. Burnumun direkleri sızladı.. Biliyorum çok uzadı ama bu inceleme de benim boynumun borcudur..Herkes tanısın , okusun sahip çıksın istiyorum Cengiz Dağcı' ya .. Ben kitabı Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam olarak tek bir kitapmış gibi anlatıcam sizlere .. Yani İKİSİ BİR ARADA OLACAK ! O yüzden inceleme esasen işte burda başlıyor eticin kemiren monçiçiler(tabii ki PORTAKALLI !) ..

    O dönemlerden , yani 2. Dünya Savaşı günlerinde Rusya 'da yaşananlardan haberdar olmayanlar için kısaca anlatayım .. Stalin'in Kırımlılara inanılmaz zulmettiği , dilini dinini ve benliklerini, Türklüklerini asimile etmeye and içtiği dönemler .. Traktörle çekerek camii minaresi yıkmak nedir arkadaş !?!?? Böyle manyaklık mı olur demeyin !! Okuyun daha nicesini göreceksiniz bu kitapta .. Neyse devam .. Her iki kitapta da anlatılanlar Sadık Turan isimli bir kırım türkünün anıları şeklinde verilmiş bizlere ama Cengiz Dağcı' nın ÖZ BE ÖZ hayat hikayesi bu yaşananlar .. Fakir bir aileyle hayata merhaba diyenlerden Sadık Turan .. Yokluk ve sefaletten kardeşlerini kaybetmesi , olan kardeşi ile de daha sonrasında düşman dediği , karşısında savaştığı bir ordunun üniformasını giyerek savaşmak zorunda kalması .. Anlatacak öyle çok şey var ki nasıl toparlıyacağımı bilemiyorum .. Dedim ya ruslar zulmediyor diye .. Ailesine aba altından sopa gösterip emrivaki ile rus ordusuna katıyorlar onu .. Soyunuzu yoketmeye yemin etmiş bir orduya mecburen girmek zorunda kaldığınızı aklınıza bir an için getirin .. Hayır dese ailesini buhar edecekler .. Teğmen olarak savaşa giriyor ama birgün Türkistan' ı kuracaklarının hayalini bir an bile aklından çıkarmadan ..Almanlara esir düşüp meşhur toplama kamplarına misafir oluyor .. Sade o toplama kampı anıları bile Anna Frank'in Anı Defterini Cin Ali kıvamına getirmeye yeter ..Şuraya kadar anlattığım tüm konu başlıklarının onlarca alt başlığı var kitapta .. Almanları 2. Dünya Savaşından tanımayanlar pek bilmezler ama Almanlar istihbaratın kitabını yazmış bir millettir.. Bizim Milli İtihbarat Teşkilatının temelleri bile ilkin almanlar tarafından atılmıştır .. Varın gelin gerisini siz hesap edin .. Hal böyle olunca kontrespiyonaj ile propaganda yaparak esasen rusların düşmanı olduğunu çok iyi bildikleri Sadık Turan 'ı kendi saflarına katmaya çalışıyorlar .. Katiyen karşı çıkıyor ilkten.. Ama daha sonra durum muhakemesini yapıp Stalingrad carpışmaları sürerken ve vatanım dediği Kırım da Nazilerin kontrolüne geçince Alman üniformasını giyip Nazilerin Türkistan Lejyonuna katılıyor Ruslara karşı savaşmak için .. Tonla 2. Dünya Savaşı araştırması ve romanı okudum , bu adamınki gibi bir hikayeye rastlamadım .. Hem ruslara hem de nazilere karşı savaşmış bir isim Türkistan birliğini kuracağız günün birinde diyerek .. Muadili yok bunun dünya üzerinde !! Bunun böyle olduğunu kitabı okuduğunuzda sizler de göreceksiniz ..

    Esas üzücü olan şu ki , her iki taraf içinde harcanabilir bir isim oluyor kendisi .. Niçin ? Çünkü vatanım dediği topraklar o günlerde rus işgalinden kurtulup nazi egemenliğine giriyor ..Ta en başından beri vatanım dediği topraklar ilhak edilmiş ! Hakan Günday ' ın bir sözü var : "Benimle savaşma. Çünkü kazanırsan, kaybedersin." Kiminle savaşırsa savaşsın kaybetmeye yazgılı .. Ruslar zaten ebedi düşmanları ... Ya Almanlar ? Bakın ben size o günlerde 1943 senesinde Hitler' e verilmiş bir rapordan bahsedeyim .. SS subayı Berger 'in incileri .. İyi okuyun !

    1940 yılının başında Nazilere bağlı bir Türk lejyonunun kurulması kararlaştırılır ..Tarih 24 Kasım 1943 ' ü gösterdiğinde SS subayı Berger , Hitler' in danışmanı Grothmann ' a bir rapor sunar .. Aynen aktarıyorum : "Türk lejyonu sorunu bizim için HAYATİDİR. Biz , BATI MÜSLÜMAN BİR ORDUYA KARŞI (YANİ TÜRKİYE ORDUSU!) , doğu müslüman bir ordu çıkarabilirsek , o zaman 220 milyon müslüman için de önemli bir MÜFTÜYLE birlikte çalışmamız başarı açısından selamlanacak bir durumdur."
    Bu oyunlarını o günlerde hayata geçiremediler .. Devam ediyorum : "Bu ÇAPULCULARIN (!) çetelerin bölgesinde devreye sokulması gerekir.Eğer başarısız olurlarsa onları KURŞUNA DİZERİZ ..BU BİZİM İÇİN KOLAY BİR İŞTİR."

    İşte BU, almanların kendilerinden olmayan , ari ırk mensubu olmayanlara bakış açısı o yıllarda .. Sonrasında Cengiz Dağcı' nın Londra'ya yerleştiği dönemler ..

    Son olarak Türkiye' ye hiç gelmemiş , adımını dahi atmamış ama kalbi bizden fazla Türklük için çarpan ismin karşılığı Cengiz Dağcı .. Küçük çocuklara asker elbisesi giydirip selam verdiren ve boş söylemler ardından medyayı karşısına alıp "BAHÇELİ" villalarda boy boy fotoğraf çektiren bir kısım zevata verilip okutturulması gerek .. "Türklük" , "Milliyetçilik" budur diyerek ..

    Al son cümleleri de ondan yapayım :
    Bize Tatar diyorlar, Çerkez diyorlar, Türkmen diyorlar, Kazak diyorlar, Özbek diyorlar, Azer diyorlar, Karakalpak, Çeçen, Uygur, Kabardı, Başkırt, Kırgız diyorlar. Bunlar hep yalan! DENİZ PARÇALANMAZ ..BİZ TÜRK - TATARIZ! (İŞTE O KADAR!)


    Buraya kadar okuyanlar ve beni yazarla tanıştıran sevgili Hatciş ... AYEM SO TENK KU !! Okumayanlar , eviniz başınıza yıkılsın ulan sizin!!! O kadar yazıyoruz !! =))
  • Bizler, Halen Avcı Toplayıcı Bedenler İçerisinde Yaşayan ''Modernleşmiş'' Bireyleriz!

    Sabahları gün ağarırken kuş seslerinin verdiği rahatlama hissinin, ilkel atalarımızdan yadigar "Nereden tehlike geleceği belli olmayan karanlık gece bitti" huzuru olabileceğinin farkında mıyız? Ya da gün batarken yaşanılan hüznün "Nereden tehlike geleceği belli olmayan karanlık gece yine başladı" üzüntüsü olabileceğinin farkında mıyız? İlkbaharda çiçek açan kırların ilkel atalarımızdaki karşılığı bol yiyecek ve doğacak çocukların hayatta kalma garantisi iken, ruhu ve kültürü şehirli, duygulara yön veren hormonal sistemi hala avcı toplayıcı olan bizlerin zihninde rengarenk kırlar kaynağı belirsiz bir mutluluk olarak zuhur ediyor. Atalarımızın avcı toplayıcı olarak yaşadığı dönemde, yırtıcı hayvanları bizden uzak tutacak ateşin, ruhumuzun derinliklerine işlediği güven ve huzur hissini bugün modern villalarda şömine ateşiyle simule etmeye çalışıyoruz.

    On binlerce sene önce, ateşin başında yabani keçi etinin pişirilmesini bugün açık hava barbekü partilerinde tekrarlayarak, şehirli avcılar olduğumuzu ispatlıyoruz. "Mangal keyfi" tabirinin, insanlığın derin bilinçaltı yansıması olabileceğinin farkında mıyız? Şelalenin başında, en temel ihtiyaçlar olan suyun ve su içmeye gelen av hayvanlarının tedarik edileceği güvenini taşıyan atalarımızdan binlerce yıl sonra su sesinin verdiği huzuru anlamlandıramıyoruz. "Fışkiyeyi kim kırdı?" sorusunun ne kadar derin bir soru olabileceğinin bilmem farkında mıyız?

    Ekonomik nedenlerle birkaç milyonluk nufusa sahip şehirlerde yaşamak zorunda iken, gelecekteki emeklilik planlarımızda bitkilerle, hayvanlarla, doğa ile iç içe dağ evi yada balıkçı kasabası hayali bizi ayakta tutuyor. Bizler, Yaşar Kemal'in Alageyik Destanında geyiğin sesine karşı koyamayıp, gelini gerdek gecesinde yalnız bırakan geyik avcısı Halil olmasak da, çocukluğunda sapanla kuş avlayan, bilgisayar oyunlarında pusu kuran, vuran kıran, öldüren modern görünümlü avcı toplayıcılarız. Bizler, avcı toplayıcılarız, modern çalışma ofislerinde hasmına tuzak kurup, dedikodu ile cephesini genişleten, ayak kaydırmak için erketeye yatan, uygun vakit kollayıp avını bertaraf eden...

    Bizler, eylemsizlik ilkesinin kurbanlarıyız. Tıpkı duran cismin durmak istemesi, hareket eden cismin ise hareketine devam etmek istemesi gibi, 2.000.000 senelik avcı toplayıcı genetik-hormonal birikiminin momentumu, 10.000 senelik tarım devriminin kültürel-ahlaki birikimine karşı zaman zaman galip gelerek yoluna devam etmek istiyor. Doğa Ana keskin dönüşümlere kapalı olduğunu kendine has dili ile bizlere ispat ediyor.

    Bir lokma yiyecek için onlarca kalori yakmak zorunda olduğumuz, meyve ve av peşinde onlarca kilometre yol katettiğimiz, zorunlu olarak spor yaptığımız, insulin ve glukagon hormonlarının da bu yaşam biçimine göre evrimleştiği avcı toplayıcı dönemden, yiyecekleri pazardan aldığımız, yiyecek bulmak için minimum düzeyde enerji sarfettiğimiz modern döneme geçişte diyabet hastalığına yakalandık. Avcı toplayıcı atalarımız düşük glisemik indeksli kompleks şekerler ve lifli doğal yiyecekler tüketirken, bugün işlenmiş yüksek glisemik indeksli basit şekerler ve lifsiz yiyecekler tüketiyoruz ve sadece besinleri çiğnemek için enerji sarfediyoruz. Spor kavramı avcı toplayıcı atalarımızın lügatında yoktu. Spor yapmak bu atalarımız için yaşamın ta kendisiydi. Avcı toplayıcının metabolizması ve hormonal sitemi, spora ve yiyecek içeriğine göre evrimleşti.

    Evrim, yaşama ve üreme konusunda lehimize sonuçlanacak eylemleri beyin kimyasalları ile ödüllendirir. Yiyecek bulmak ve avlanmak için yapılan zorunlu spor sonrası beyin mutluluk hormonu dopamin salgılıyorken, şehirleşmeyle birlikte artık yiyecek için spor yapmak zorunda olmadığımız için depresyon yaygınlaştı. Kalp ve damar hastalıkları gelişti, karbonhidrat ağırlıklı beslenme nedeni ile diş çürükleri arttı, ayakkabı giymeye başladığımız için ayak mantarları oluştu.

    Şeker hastalığı, kalp damar hastalıkları, sırt ağrıları, diş çürükleri, ayak mantarları, ruh hastalıkları tarım devrimi ile birlikte gelişen keskin dönüşümün acı sonuçlarıdır.

    Bizler, Dövüş Kulubü'nün şizofren "Tyler Durden"leriyiz, bir tarafı 2.000.000 senelik avcı toplayıcı döneme göre evrimleşmiş şiddet ve seksi körükleyen testosteronun esiri maço erkek, diğer tarafı bir arada yaşamayı zorunlu kılan 10.000 senelik tarım devrimine ve şehirleşmeye göre şekillenmiş ahlakın getirdiği mazbut aile çocuğu. Bizler, Dövüş Kulübü'nün "Marla Singer"leriyiz, bir tarafı avcı toplayıcı döneme göre evrimleşmiş hafif meşrep vamp kadın, diğer tarafı tarım devrimine ve şehirleşmeye göre şekillenmiş, sandığında gelinliği beyaz atlı prensini bekleyen azize.

    Bizler, 2 milyon senelik avcı toplayıcı döneme göre evrimleşmiş testosteronun marifetlerini bile "Şeytana uydum" sözü ile farazi varlıklara yükleyen dindarlarız. Bizler, avcı toplayıcı hayvanlar olduğumuz gerçeğini kendinden bile saklamak için epilasyon yapan, parfümler deodorantlar kullanan avcı toplayıcı bedenindeki medeni karakterleriz. Bizler, kürk kalıntısından ve ter kokusundan kurtulmak için milyarca dolarlık epilasyon ve parfumeri sektorü yaratan avcı toplayıcı bedenindeki centilmen Homo sapiens ruhlarız. Bu beden bu ruhu kabul etmiyor, yada bu ruh bu bedeni. Bütün çelişki, kültürel-ruhsal evrimimizin, metabolik-hormonal evrimimizden daha hızlı değişmesinden kaynaklanıyor. Smokinli avcı toplayıcının temel trajedisi burada başlıyor.

    Freud'un sözüyle ego şahlanmış bir at üzerindeki şovalye gibidir. Ego, id ile süperegonun isteklerini uzlaştırmaya çalışan hakemdir. Daha basitleştirirsek id; yaklaşık 2.000.000 senelik avcı toplayıcı dönem ve daha öncesine göre evrimleşmiş beyin kimyasının zorunlu kıldığı "Beslen, susuzluğunu gider, çiftleş, hayatta kalmak için şiddet uygula, savaş" talimatlarının alındığı zihinsel katman iken, süperego; yaklaşık 10.000 senelik tarım devrimine ve şehirleşmeye göre şekillenmiş ahlakın ve kültürün, bir arada yaşamayı zorunlu kılan "Eller ne der oğul, diğer insanları da düşün, arzularını geçiktir, kendine yapılmasını istemediğini başkalarına da yapma, şimdi sırası mı?" talimatlarının alındığı sosyal tabuların zihinsel katmandır. Ego, genellikle birbirlerine zıt çalışan id'in gayri ahlaki talepleriyle, superegonun ahlaki taleplerinin optimize edilmesini sağlayan zihinsel katmandır. Sanırım semitik dinlerdeki sağ omuzdaki iyilik perisi ve sol omuzdaki kötülük perisi algısının bilimsel kökleri, evrimsel geçmişimizde yer alıyor.

    Yunus Emre'nin "Bir ben vardır bende, benden içerü" dizesinde bahsettiğ "içerideki ben" belki de Freud'un "ego" olarak tabir ettiği, zıt çalışan talepleri optimize eden, taleplerin gerçeklikle uyumlu hale gelmesini sağlayan içsel öğretmendir, kim bilir?

    Alıntı