• Bir yaz gecesi, bir cumartesi akşamı, bir sayfiye yeri: Ilık mı ılık, yıldızlı mı yıldızlı, durgun mu durgun.

    Ara sıra çamdan, fundadan, defne ve zeytinden, denizden ve karanlıktan, köşk bahçelerinin havuzundan çıkma, yerli, otlak bir lüfer balığının dibinde gezinişiyle fiske fiske denizden fırlama, öldürürcesine serin, gebertircesine kokulu, kim olursa olsun, ne olursa olsun bir mahluk dudaklarına muhtaç bir insanın ruh halini kamçılayan bir rüzgâr... Denizdeki sandalda gramofon, balıkçı kahvesinde hoparlör, genç kız ve oğlan ağızlarında ıslık, her şarkıda bir Maria ve Marika... Bir garip tabiat zevki ve insan zevksizliğiyle uçup giden bir gemiye benzeyen bir ada...

    Bu kadar anasının gözü bir gecede yalnızdım.
  • Sabahattin Ali'nin en çok bilinen eseri.. Nasıl oldu, ne oldu da bu eser insanlar arasında birdenbire bu denli büyük bir okunma ve beğeni topladı? Gerçekten insanlar bu eseri okudu mu, okuduysa ne kadarını anladılar? Basit bir aşk hikayesi mi Kürk Mantolu Madonna?.. Değil aslında.. Sade bir aşk hikayesi mi peki?.. Değil! Büyük bir aşk hikayesi mi? Değil! Birçok okura göre bu kitap yukarıdaki basit tanımlardan birine giriyor. Ama bence öyle değil. Bu kitapta çok güzel bir karakter tahlili yapılabilir aslında. Ben tahlil yapmasını bilmiyorum. Ama madem inceleme adı altında bu işe bir giriş yaptım, kendimce Kürk Mantolu Madonna Maria Puder'i ve Raif Efendi'yi bir tahlil edeceğim.

    Raif Efendi (veya anlatıcıya göre Raif Bey), tipik bir aile babası. Çocukları, eşi, işi... Her şeyiyle tipik bir adam. Yazar veya anlatıcının gözünden ilk izlenimlerimiz bu yönde, en azından. Tanımadığımız, bilmediğimiz, onlarca tipik ve toplumun alt kesiminde yaşayan kıl kanaat kendini ve ailesini geçindiren, patronlara, ağababalarına ve kendisine güç yetirebilen herkese eyvallah çeken toplumun silik veya silikleşmeye yüz tutmuş alelade bir karakteri. Bu ilk izlenimle birlikte biz de anlatıcı da neden bu karakter diye düşünüyoruz. Anlatıcı, her gün gördüğü, biz de anlatıcı anlattığı için bir şeyler arıyor, belki de türlü türlü anlamlar yüklüyoruz bu karaktere.. Öyle ya, anlatıcı onlarca sıradan karakter arasından Raif Bey'i ele almışsa vardır bir hikmeti. Sanırım bu söz dahi Raif Bey'in toplumdaki konumunu anlatmak için kafidir. Çünkü ona bir anlam yüklemiyoruz. Daha doğrusu anlam yüklüyoruz da, bunu kendisinin şahsi görünüşü, sosyolojik veya psikolojik yapısından değil, anlatıcı onu seçtiği için ona bir anlamlar yüklüyoruz. Yani kendisine yüklenilen mana dahi, anlatıcının bakın size Raif Efendi'yi anlatacağım demesiyle anlatıcının bizim üzerimizdeki etkisi münasebetiyledir. Karıştı değil mi.. O zaman bu sözü şimdilik burada bırakalım ve anlatıcının Raif Efendi'yi nasıl tarif ettiğine kulak verelim; "Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğiniz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: 'Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almasını emrediyor?'" İşte böylece anlatıcı benim söylemeye çalışırken aklınızı karıştırdığım sözleri bir güzel derleyip toplayarak anlatmış ve Raif Efendi'nin ve onun gibi yüzlercesinin tahlilini yapmıştır. Tabii anlatıcı bunu söyledikten hemen sonra; "Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç alemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz." notuyla hatanın belki de bizden, o iğrenç önyargılarımızdan kaynaklandığını dile getirmekte ve Raif Efendi ile birlikte toplumun geri kalanlarının da bir tahlilini yapmış bulunuyor. Ne muazzam değil mi! Tek bir paragraf ile toplumdaki bireylerin sınıflandırmasını ve bu sınıfların da en belirgin özellikleri ile portrelerini çıkarmak.. İşte muhakkak ki Sabahattin Ali'nin yazarlığının etkileyici olmasının en bariz örneği... Çünkü o muhteşem bir yazma kabiliyetinin yanı sıra muhteşem ötesi bir gözlem gücüne, toplumsal tahlil yeteneğine de sahiptir, ki büyük bir yazar olmanın en başat kurallarından biri de iyi bir gözlemci olmak değil midir?..
    Tabii roman boyunca biz de anlatıcı ile birlikte Raif Efendi'yi tanıyor ve tanıdıkça da karakterin bu hale gelmesinde, bu hali almasındaki çevresel, toplumsal ve ruhsal nedenleri anlıyor ve aslında Raif Efendi'nin basit bir karakter olmadığını da kavramış oluyoruz. Sanırım yazarın şu sözü ile Raif Efendi hakkında söylenebilecek en müthiş laftır: "Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten gayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.." Aslında Raif Efendi ile ilgili daha ziyade şeyler yazılabilir. Fakat ne yazık ki bunun için ne vaktim yeterli olur ne de yazma kabiliyetim. Onun için de şimdi Kürk Mantolu Madonna Maria Puder hakkında biraz lakırdı edeyim.

    Maria Puder veya nam-ı diğer Kürk Mantolu Madonna belki de Türk Edebiyatı'nın ilk feminist karakteridir. Daha önce başka bir yazar böyle bir karakter yarattı mı bilmiyorum ama benim şu ana dek Türk Edebiyatı içerisinde okuduğum romanlardan en eski tarihlisi bu olduğu için böyle dedim. Belki başka karakter vardır. Ama eğer bu romandan (ya da yazarın tabiriyle uzun öykü) önce yazılmış romanlarda feminist bir karakter yoksa Maria Puder ilk feminist karakter olacaktır. Tabii bu karakterin yapısı Raif Efendi'nin tam zıddıdır. Raif Efendi ne kadar içine kapanıksa Maria Puder o kadar dışa açıktır. Raif Efendi ne kadar hayalperest ise Maria Puder o kadar realisttir. Tabii birebir zıttılar diyemeyiz. Her ne kadar zıt karakterlere sahip olsalar da o kadar benzer sıfatları da vardı. Örnek vermek gerekirse Raif Efendi ile Maria Puder arasında geçen şu diyalog muhteşem bir örnektir.
    "'Berlin'de yalnızsınız değil mi?' dedi.
    'Ne gibi?'
    'Yani... Yalnız işte... Kimsesiz... Ruhen yalnız... Nasıl söyleyeyim... Öyle bir haliniz var ki...'
    'Anlıyorum, anlıyorum... Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım... Küçükten beri...'
    'Ben de yalnızım...' dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: 'Boğulacak kadar yalnızım...' diye devam etti, 'hasta bir köpek kadar yalnız...'" ki sanırım iki karakterin de birbirine en benzer yönleri de budur: Yalnız olmak!..

    İşte böyleler.. Raif Efendi ve Maria Puder.. Bu söylediklerim devede kulak misalidir.. Emin olun.. Çünkü ben yukarıda salt iki karakterin en belirgin özelliklerini yazdım. Ki bunlar da ancak yarısıdır.. Oysa vaktim ve imkanım olsaydı daha uzun ve daha detaylı bir yazı yazmak isterdim bu romana. Çünkü daha karakter çözümlemesini tam yaptım sayılmaz. Oysa daha sosyolojik inceleme ve feminist bir inceleme yapmak istiyordum. Oysa daha karakter tahlilini bile tam yapamamışken diğer tahlillere girişmek biraz abes kaçardı.. Ama kim bilir, belki bir gün tam bir karakter tahlilinin yanı sıra sosyolojik ve feminist bir incelemesini de yaparım romanın.. Bu da kendime vermiş bulunduğum bir söz olarak kalsın burada.. İleriki zamanlarda belki görünce beni yazmak konusunda tetikler ve fikir verir.

    Son olarak, eğer (hala benim gibi) okumamış arkadaşlar varsa şiddetle okumalarını tavsiye ederim.. Ayrıca popülerliğine aldanıp da basit bir aşk romanı olarak ele almayın.. Rica ederim!..
  • Benim bunlarla münasebetim nedir? Aradaki bütün bağlar, ruhlar beraber olmadıktan sonra, ne ifade ederler? Senelerden beri hiç kimseye bir tek kelime söylemedim. Halbuki konuşmaya ne kadar muhtacım. Her şeyi içinde boğmaya mecbur olmak, diri diri mezara kapanmaktan başka nedir? Ah Maria, niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? Niçin rüzgârlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin?
  • subay ile ere ayni aş,
    subay ile ere ayni maaş,
    verirsen iki gunde biter savaş...
  • Maria Theresia, günün birinde dehşetle şunu görür: Müstakbel Fransa Kraliçesi, on üç yaşında olduğu halde ne Almancayı ne Fransızcayı doğru dürüst yazabilmektedir, tarih ve genel kültür konularında en yüzeysel bilgilerin bile yakınından geçmiş değildir ve müzik konusundaki başarısı da, piyano dersi aldığı kişi, büyük piyanist Gluck olmasına rağmen, o kadar parlak değildir.
  • "Yetişkinin gerek ruhsal, gerekse fiziksel sağlığı nasıl bir çocukluk geçirdiği ile yakından ilgilidir. Bizim yanlışlarımız çocuklarımızı etkiler, onlar üzerinde silinmez damgalar bırakır. Biz öleceğiz evet, ama yanlışlarımızın cezasını çocuklarımız çekecek. Bir çocuğu etkileyen her şey, insanlığı da etkiler; çünkü insanın eğitimi ruhunun en gizli, en yumuşak derinliklerinde gerçekleşir."
  • ...İnsan gözü denilen bir çift küçük noktada bazan ne derin acılar birikebiliyor!