İrem

İrem
@matthilda
1 Aralık
17 okur puanı
Aralık 2017 tarihinde katıldı
II. Murad da, Fatih de merkezi otoriteyi güçlendirme konusunda devşirme kökenli vezirleri kullanmışlardır. Hatta İstanbul kuşatmaları sırasında II. Mehmed'i devşirme kökenli vezirlerin desteklediğini hatırlayalım. II. Murad döneminde Evrenosoğulları ve Mihaloğulları gibi sınır boylarında görevli, güçlü akıncı aileleri bazen merkeze kafa tutabiliyordu. Türk asıllı güçlü bir vezir ya da kişi hanedana rakip olabilirdi. Hanedanlık için en büyük tehlike budur. Fatih'in bu yaklaşımının sebebi hanedanın, yani devletin bekasıydı. Yoksa şoven bir bakışla bu uygulamayı eleştirmek yersiz olur.
Sayfa 163
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Yetki organı, yani karar organı Divan-ı Hümayundur. Yani en büyük karar alma ve icra organı. Dolayısıyla Osmanlı padişahları devleti keyiflerine göre yönetemezler, her istediklerini yapamazlardı. Gerçi ilk on karizmatik padişahlar döneminde, padişahların ağırlığı şüphesiz fazlasıyla vardı. Ancak XVI. asır sonlarından itibaren durum farklılaşmaya başlıyor. Bir örnek vereyim. 17. yüzyılın sonlarında, II. Mustafa sefere çıkmak istiyor. Orduların başkomutanı olarak.Bu arada 16. yüzyıldan sonra sefere çıkan padişahın çok az olduğunu hemen belirtelim. Sonuçta Divandan olumsuz karar çıkıyor. 'Hayır, sizin gitmeniz makul değil, çok masrafı olur' deniliyor. Çünkü padişahın sefere gitmesi demek, adeta haremin de sefere gitmesi demek, mutfağın da sefere gitmesi demektir.Padişah bunun üzerine 'askerin yediği kuru ekmekten yerim, illa gideceğim' diyor ve o şartlarda peş peşe üç setere çıkıyor. Yani Divan-ı Hümayun, bir padişana izin vermeyebiliyor. Ebussuud Efendi'nin meşhur bir fetvası var mesela.Günümüz Türkçesiyle söylersek. ‘Hukuka aykırı olan şey, padişahın emri olamaz!’ der. Düşünün, Kanuni dönemidir bu.
Sayfa 162
Gaza kime karşı yapılır? Gayrimüslimlere karşı... Ama bu gazaları yaparken komşuları olan Bizans tekfurluklarındaki halka kötü davranmadılar. Aksine, gayet iyi davrandılar ve istimalet politikası uyguladılar. Nedir istimalet? Yani sevdirme, hoşgörü, ısındırma siyaseti. Dini yaymak için asla bir baskı yapmadılar. Nitekim, İslam'da baskı yoktur, kimse zorla Müslüman yapılamaz. Bir de Osmanlı Devleti' nin aslında bir ‘Balkan Devleti' olarak ortaya çıktığını da görüyoruz. Balkanlarda düzeni sağladıktan çok sonra Anadoluda kalıcı birlik sağlanabildi. Mesela, I. Murad Hüdavendigâr, Balkanlara geçtikten sonra o bölgede adeta bir vasal imparatorluk kurmuş, bir çok krallığı, prensliği devletine bağlamıştı.
Sayfa 160
'Her kimesneye evladımdan saltanat nasip ola, karındaşların nizam-ı alem içün katl etmek münasiptir.' diyor. Münasiptir deniliyor. Bu ilginçtir çünkü kesin bir dil ve icbar edici bir ifade değildir, öyle olsaydı münasip kelimesi yerine daha mutlak ve kesin bir ifade bulunurdu. Ayrıca bunun şartları da var. Ekseri ulema tecviz etmiştir diyor, çünkü bütün ulema cevaz vermiyor, çoğunluk veriyor. Sebebi ise, İslam hukukunda bu uygulamanın olmayışıdır. Sonradan işleneceği tahmin edilen bir kabahat için kimse cezalandırılamaz. İslam hukukçuları için böyledir. Bu madde tamamen siyasi ve örfi hukuk uygulamasının yansımasıdır. Yani, 'sultani' bir kanundur, şer'i hükümler gibi değiştirilemez değildir. Burada amacın devletin parçalanmasını önlemek olduğuna şüphe yoktur ve Fetret Devri'nin travmatik tesirleri hâlâ devam etmektedir. Bir de ben meseleye şöyle bakıyorum: Esasında hükümrar aile kendinden fedakârlık yapıyor. Çünkü umuma gelecek olan zarar yerine şahsa zarar gelsin isteniyor.
Sayfa 116
Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlı Devleti birbirlerinin karşıt tezleri midir? Olur mu öyle șey? Biz bir imparatorluktuk. Osmanlı Devleti, Türklerin imparatorluğuydu. Günümüzdeyse Türkiye Cumhuriyeti’yiz ve bu da yine Türklerin cumhuriyetidir. Millet aynı, biz sadece rejimi değiştirdik. Bu arada rejim değiştirmek öyle kolay bir iş değildir. Bu değişimi asgari tahribatla yaptık, başarılı da olduk. Kaldı ki hiçbir müessesemizde gerileme yoktur. Gerileyen tek şey var, dilimiz.
Sayfa 90