İsmail Güzelsoy’la tanışmam Değmez sayesinde oldu. Bir arkadaşımın ısrarla tavsiye ettiği bu kitap, edebi zevklerimizin çok benzemesinden dolayı hemen dikkatimi çekmişti. Mutlaka okumalısın,demişti ve böylece Güzelsoy’un büyülü dünyasına adım attım.
Kitap, daha ilk sayfasıyla beni içine çekmeyi başardı. Nevırmor ve Simsiyah isimli kargaların varlığı, sıradan bir hikaye değil, fantastik unsurlarla bezeli derin bir anlatının içinde olduğumu hissettirdi. Bu kargalarla gerçeklik ve zaman algısından uzaklaşırken, gözlemleme biçimleriyle de derin düşüncelere daldırdı. Romanın temel temalarından biri olan ölüm, her satırda varlığını hissettiriyor. Yaşamın anlamını sorgularken, ölümün kaçınılmazlığıyla da yüzleşmek zorunda kalıyorsunuz.
Faruk Ferzan ve Süreyya, romanın baş karakterleri olarak öne çıkıyor; ancak yan karakterlerin de derinlemesine işlendiği bu hikaye, karakter zenginliğiyle dikkat çekiyor. Her bir karakter, kendi hikayesiyle romana katkıda bulunurken okuyucuyu da romanın içinde bir yolculuktan diğerine çıkarıyor. Yazar, farklı yaşamları ustaca birbirine bağlayarak okurken hayranlık uyandırıcı bir bütünlük sağlıyor.
Güzelsoy’un en büyük ustalığı, fantastik unsurları gerçeklikle harmanlayarak okuyucuya masalsı bir anlatım sunmasında yatıyor. “Olmaz” dediğiniz şeyleri inandırıcı kılan bu anlatım, kitabın en güçlü yanlarından biri. Zaman zaman gerçekliği sorgulatan ama hep bir adım ötesinde derin bir felsefi düşünceye kapı aralayan bu hikaye, benim için edebiyatın sınırlarını genişleten bir deneyim oldu.
Sonuç olarak, Değmez, Güzelsoy ile tanıştığım bir kitap olmanın ötesinde, fen ve sihrin nasıl kesişebileceğini görmemi sağlayan bir eser oldu. Bu seriye dahil olan Hatırla ve Gölge’yi de okudum ve bu kitapların her biri tek başına da okunabilecek nitelikte.