Don Quijote

Bu kadarı az delikanlı! Asıl iş edada. Mesela bak; Hoyratça, “Burnum böyle olsaydı mösyö, mutlak Dibinden kestirirdim!” Dostça, “Yana yatmaz mı? Senden önce davranıp kadehe batmaz mı?” Tarifle, “Burun değil bir kere, coğrafyada böylesine dağ denir, dağ değil, yarımada!” Mütecessis, “Acaba ne işe yarar bu alet? Makas kutusu mudur, divit midir, izah et?” Zarifhane, “kuşları sevdiğiniz besbelli! Yorulmasın diye yavrucaklar, temelli tünek kurmuşsunuz!” Pürneşe, “Birader şu Koskocaman burunla tütün içince, komşu yangın var demiyor mu?” Müdebbir; “Aman yavrum! Bu ağırlıkla yere düşmenden korkuyorum!” Müşfik, “Yaptırın ona küçük bir şemsiye, yazın fazla güneşten rengi solmasın diye!” Alimane, “Görmüşüm Aristophanes’de belki Hippocampelephantocamelos adındaki hayvanın burnu gayet büyükmüş! Sen ne dersin?” Nobran, “Zaten bilirim, sen misafir seversin; Bu şapka asmak için mükemmel icat!” Şairane, “Ey burun, bütün cihana inat, seni baştan aşağı nezle etmeye kadir tek rüzgâr bulunamaz, karayel müstesnadır!” Hazin, “Bir de kanarsa, Kızıldeniz! Ne bela! Hayran, “Lavantacıya ne mükemmel tabela!” Lirik, “Bu Tanrıların bindiği bir gemidir!” Safiyane, “Abide ne günleri gezilir?”” Hürmetkârane, “Mösyö, kibarsınız muhakkak, yoksa var mı cumba sahibi olmak!” Köylü, “Vış anam! Bu ne? Bilmem guş muh, balık mıh? Yoğusa tohuma kaçmış bir salatalıh mı?” Sivri akıllı, “Bunu tombalaya koymalı! Kim elinden kaçırmak ister böyle bir malı?” Ve hıçkıra hıçkıra nihayet, Pyrame gibi, “Bu ne felaket! Bu ne musibettir Yarabbi! Böyle berbat edip de yüzünü sahibinin, Şimdi de utancından kızarıyor, bak hain!” -Olsaydı biraz nükte, biraz malumatınız, İşte karşıma geçer bunları sayardınız. Fakat sizde nükteden eser yok zerre kadar, neyleyeyim Cenabıhak ihsan buyurmamışlar! Zaten bir parça icat kudreti olsa
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
"sürüp giden bu dramda, vaclav havel kendi kendini oynuyor. özgür kalabildiği ender zamanlarda, oyuna birkaç satır daha ekliyor. hiç ara vermeden sahnelenen bir tragedyanın baş oyuncusu o. oyunun ne zaman başlayacağına karar veriyor; ama oyunun sonu, ancak mahkeme kararıyla belirleniyor. tam da stanislavski'nin istediği gibi oynuyor rolünü. birahanede kasa taşıyorsa, taşıdığı sahici bira kasaları; taşıyan sırt da, bira kasaları taşıyıcısının ağır yükünün altında nasıl ezildiğini oynayan birinin sırtı değil, kendi sırtı. kendi yaşamı dışında, her şey kendisinin. çağdaş oyuncuya gerekli yabancılaşmanın zerresi bile yok onda. yaşama dışarıdan bakış arkadan geliyor. biz bu oyunları tiyatro sahnesinde seyrettiğimiz zaman, orada yaşam duruyor, sanat başlıyor. çevresindeki "oyuncular" da kusursuz profesyoneller. en küçük rolleri, sahiden hüküm giyenleri bile, yetkin oyuncular oynuyor. sahneleme kusursuz olmasa bile, güçlü soluğunu duyumsuyoruz. rolü bittiğinde, önüne inen perde değil, demir parmaklık. evrensel kökenli, çek yazarı. yaşasın tiyatro, kahrolsun vaclav havel" Duşan Kovaçevic
Ya ne yapmak lazımmış! Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi, Bir ağaç gövdesini, tıpkı sarmaşık gibi, Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı? Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı? İstemem eksik olsun! Herkes gibi, koşarak, Yabanın zenginine methiyeler mi yazmak? Yoksa nazırın yüzü gülecek diye bir an Karşısında takla mı atmak lazım her zaman? İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli? Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim?Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim? İstemem eksik olsun! Tazıya tut, tavşana Kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana Tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi Susta durmak mıdır ki, acep en münasibi? İstemem eksik olsun! Bir kibar salonunda Kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda, Marifet şi're koyup kameri, yıldızları, Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları? İstemem eksik olsun! Yahut şan olsun diye, Meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye Şiir mecmuası mı bastırmalı? İstemem Eksik olsun! Acaba bulup bir alay sersem
Tiyatro
Göğe Bakma Durağı İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar Şu aranıp duran korkak ellerimi tut Bu evleri atla bu evleri de bunları da Göğe bakalım Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım İnecek var deriz otobüs durur ineriz Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda Beni bırak göğe bakalım Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor Seni aldım bu sunturlu yere getirdim Sayısız penceren vardı bir bir kapattım Bana dönesin diye bir bir kapattım Şimdi otobüs gelir biner gideriz Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Rivayet olunur ki kuşların hükümdarı olan Simurg(Zümrüd-ü Anka), bilgi ağacının dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar, Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün, uzak bir ülkede bir kuş sürüsü, Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak uzun boynunda beyaz bir halka bulunan, safran tüylü, güzel sesli, insana benzeyen bir masal kuşu olan Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için "istek, aşk, marifet, istiğna, birlik, hayret ve yokoluş adları verilen yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar düşenler...Yolculuktan vazgeçenler... ölenler olmuş. Önce bülbül geri dönmüş; güle olan aşkını hatırlayıp. Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş -oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış-, kartal yükseklerdeki krallığını bırakamamış. Baykuş, yıkıntılanı özlemiş... balıkçıl kuşu bataklığını... Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Nihayet yüzlerce kuştan ancak "otuz kuş" bu vadileri aşabilmiş. Kaf Dağı’na varan "otuz kuş" önlerine konan kağıt parçasını okuduklarında yaptıkları tüm yolculuğun bu kağıtta yazılı olduğunu görüp şasırmış, Simurg'tan gelen sesi dinlemisler: "Siz buraya "otuz kuş" geldiniz, "otuz kuş" göründünüz. Daha fazla yahut daha eksik gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Burası bir aynadır. Kuşlar, Simurg'u görmek için aynaya baktıklarında kendilerini görmüşler. Öğrenmişler ki "Simurg", "Otuz