Dürüst olayım, ilk sayfaları biraz ağır geldi. Çukurova'nın o bunaltıcı sıcağını, Torosların eteklerindeki o fakir köy, Yaşar Kemal o kadar detaylı anlatıyor ki... "Tamam anladım, yoksulluk var, geçelim" dedim içimden. Ama sonra bir şey oldu - Memed'i tanımaya başladım. Ve işte o andan sonra kitabı bırakamadım.
Memed aslında bizim hepimizin içindeki bir şey. Küçük, zayıf, ama bir yerde durup "hayır, bu kadar" diyen adam. Abdi Ağa'nın altında ezilen bir köylü çocuğu olarak başlıyor her şey. Abdi Ağa o kadar iyi yazılmış bir kötü adam ki, gerçekten var olan bir zulümkar bu. Mahsülün çoğuna el koyuyor, insanları köle gibi çalıştırıyor, karşı geleni eziliyor.
Ve küçük Memed kaçıyor. Dağa çıkıyor. Ama dikkat et, bu bir intikam hikayesi değil aslında. Bir nevi bıçağın kemiğe dayanması.
Bir de Hatçe var. İki genç, sadece birlikte yaşamak istiyor. Bu kadar basit bir istek. Ama sistem, toprak, ağa, köy baskısı, her şey buna izin vermiyor. Yaşar Kemal aşkı öyle anlatıyor ki, romantik değil, kavgalı, acı dolu, gerçek bir aşk bu. Hatçe'ye ne olduğunu yazamıyorum, spoiler olur. Ama aklıma Hatçe gelince içim cız edecek bundan sonra.
Kitabı okurken Anadolu kokusu geliyor burnuna istemsizce. Hiçbir şey fazla değil, hiçbir şey eksik değil. Torosların taşını, çiçeğini, gecesini hissediyorsun. Ben okurken pencereden dışarı baktım birkaç kez, "acaba gerçekten mi sıcak?" diye.