Tabii tabii! Peki felç geçirseniz ya da varsayalım ki aptalın, küstahın biri mevkiini ve rütbesini kullanarak sizi alenen aşağılasa, siz de bunun yanına kâr kalacağını bilseniz, işte o zaman insanlara hayatı derinlemesine anlamak ve gerçek mutluluğa ulaşmak için öğüt vermenin ne demek olduğunu anlardınız.
Ben hayatı seviyorum, hem de tutkuyla seviyorum! Takip edilme korkum var ve bu korku sürekli eziyet ediyor bana. Ancak öyle anlar olur ki yaşama tutkusu beni sarıp sarmalar, işte o zaman aklıma yitirmekten korkarım. Doya doya, delicesine yaşamak istiyorum ben!
Hayatı idrak etmeye çabalayan özgür ve derin düşünce, saçma dünyevi kaygıları tamamıyla hor görme; işte bu iki şey insanı daha yükseğini göremeyeceği iki lütuftur.
Düşünen bir insan olgunluğa eriştiğinde ve tam bir bilinç kazandığında kendini istençsiz olarak sanki çıkışı olmayan bir tuzağın içindeymiş gibi hisseder... İşte tıpkı bir hapishanede, ortak bir felaket ile birbirine bağlı olan insanlar bir arada olduklarında, kendilerini nasıl daha rahat hissederlerse, hayatta da analiz etmeye ve sentezlemeye yatkın olan insanlar bir araya geldiklerinde, onurlu ve özgür düşüncelerini birbirlerine aktararak vakit geçirdiklerinde bu tuzağın farkına varmazlar.
Akıl, elimizde olan yegane zevk kaynağıdır. Etrafımızda akla dair hiçbir şey görmüyor duymuyoruz. Bu da zevkten mahrum olduğumuz anlamına geliyor. Gerçi elimizin altında kitaplar var ama bu canlı bir sohbetin, karşılıklı ilişkinin yerini tutmuyor. Çok da doğru olmayan bir kıyaslama yapma müsaade edecek olursanız,bence kitaplar notaya, sohbet ise şarkı söylemeye benziyor.