Başımı kaldırdığımda onu fark ettim. Petrol mavisi koyu gömleğinin içine beyaz tişört giyinmiş. Burnuna gidiyordu parmağı. Muhtemelen derisinin üzeri kaşınıyordu. Kocaman boncuk gözleri ve kumrallığıyla yanındaki konuşanları dinlemek zorunda kalmıştı. Aramızda bir cam, iki masa ve ortadan geçenler vardı. Portakal suyumun buzu henüz erimemişti. Az evvel kahve tutan eli telefona gitmiş yalnızlığını az da olsa bir ses bölmüştü. Tekrar eline kahvesini aldı ve diğer eliyle çikolatasını ısırmaya başladı. Yarım ağız yiyip içerken gözleriyle yarım bakıyordu çevresine. Beni hiç görmedi. Bir dedektif gibi gözlemliyordum onu. Sağ elinde parlayan gümüş yüzüğü evirip çeviriyordu. Düşünceli olduğu her halinden belliydi. Birbiri üzerine attığı bacaklarını sallamayı bir an dahi bırakmamış sürekli kafasını kaldırıp diyafram nefesi alıyordu. Kahvesi masada soğumaya durmuşken o telefonun ekranına kilitlendi. Parmakları arada dudaklarını kaşıyor dişlerini ortaya çıkarıyordu. Bu sırada önümdeki masadaki adam kafasını salladı ve onu göremedim. O da bu kopukluğu mu anladı bilmiyorum dışarıdaki masasından kalkıp içeri girdi. Benim masamın yanından geçip giderken yüzüne bile bakmadım. Arkasından da bakmadım. Kısa süreli bir gözlemdi benim için. Yorum yapma gereği duymadım.