• "Senin herkes dediğin kalabalık,içinde.cahillerin,hainlerin,budalaları bol bol barındıran bir kuru gürültüdür.Herkes kabul etti diye ben de bu hezeyanları kabul mu edeceğim?Herkes Meryem Ana'mızın bakire olarak,hiçbir erkekle temas etmeden çocuk doğurduğunu da kabul eder.Herkes İsa'nın hem Tanrı, hem de Tanrı'nın oğlu olduğunu da kabul eder.Çünkü herkes dediğin şey bir hayvan sürüsüdür."
  • Batılı ülkeler sanayi yolu ile kalkınmış olmalarına rağmen bize turizm ile kalkınmayı öğütlüyorlardı. İdarecilermiz de bu yolu tercih ettiler. Turizm eli ile kalkınmalıydık. Böylece şiddetli bir turizm akımı ile yaşama üslubumuz Hristiyanştırıldı. Batı, turizm yutturmacası ile bir taş atıp birkaç kuş vurabilirdi. Türkiye'nin en güzel kıyılarından birkaç kutsal yer icat edilmeliydi. Böyle bir duruma teşne o kadar çok ahmağımız varki... Bu işe dört elle sarıldılar. Nihayet Selçuk'ta Bülbül Dağı'nda Meryem Ana, Antalya'da da Noel Baba bulundu. Artık bütün Hristiyanlar bu kutsal yerlere hacı (!) olmaya geliyorlardı. Buraların kendi kaybedilmiş memleketleri olduğu, Türklerin Orta Asya'dan gelip işgal ettikleri fikirleri gittikçe kuvvet kazanmaya başlamıştır. Artık biz de böyle inanıyorduk. O kadar ki artık bir televizyon kanalında orman yangını haberi veren muhabir. "Hristiyanların kutsal yerleri yanıyor" diyebiliyordu. Biz hem kalkınamamış, hem hayat tarzımız Hristiyanlaşmış, hem de topraklarımızın tapusunu Hristiyanlara vermiştik.
  • Kıtabı Mukaddes'e göre Kutsal Ruh, Meryem Ana'nın kulağına fısıldadığı anda Meryem Ana hamile kaldı. Ona göre, kulaklar vajinaydı. Tek bir yanlış fikir duyduğunda, masumiyetini yitiriyordu insan.
  • Dinlerin dövmeler hakkındaki düşünceleri:

    1. İslam: İslamın doğduğu toplum olan Arap toplumunda, dövmeler paganlar arasında oldukça yaygındı. Özellikle kadınlar sıklıkla dövmelerle vücutlarını kaplardı. Ancak ilk Müslümanlar arasında böyle uygulamalar olmamıştır. Pek çok hadis dövme yaptırmanın yasak olduğundan bahseder. (Sahih Buhari 7: 72: 830, Sahih Buhari 7: 72: 825, Sahih Buhari 7: 72: 829 vb.) Bu nedenle büyük mezhepler dövmelerin günah olduğu konusunda hemfikirdir. Ancak hadislerin sahte olduğunu düşünenler de, dövmeler konusunda kararsızdırlar, çünkü Kuran, Nisa 117-121 ayetleri arasında Allah'ın yarattığını değiştirenlerin, şeytanın kulları olduğunu söyler. Bu nedenle Allahın yarattığı şeyi değiştirmemek gerektiğini açıkça dile getirirler. Ancak bazı İslam ilahiyatçıları kına ile yapılan ve geçici olan dövmelerin günah olmadığını söylemektedirler. Bugün Fas kınasıyla yapılan geçici dövmeler Müslüman kadınlar arasında yaygındır. Ve doğu bölgelerde yaşayan Müslüman aşiret kadınları vücutlarının çeşitli yerlerine dövme yaptırmaktadır. Bunlar genellikle bitkiler ve çiçeklerdir.

    2. Hristiyanlık: İlk Hristiyanların birbirlerini tanımak adına bir takım sembollerin dövmelerini yaptırdıkları bilinmektedir. Bunlar genel olarak balık sembolü ve üçgen içerisinde gözdür. Ayrıca bir kaç farklı sembol daha kullanılmıştır. Tevratın Levililer Kitabında(19:28) "Ölüler için bedeninizi yaralamayacak, dövme yaptırmayacaksınız." yazılıdır. Ancak Hristiyanlar tarafından Levililer kitabı, yalnızca Yahudilere yönelik emirler barındırdığından geçerli dini öğretiler bu kitaplardan edinilmez. Levililer bölümü üzerinde çalışan Yahudi ve Hristiyan teologlar bu yasağın o zamanlarda yas zamanında kendini yaralayarak dövme yaptıranlara atıfta bulunduğu konusunda hemfikirdirler. Mısırda yaşayan Ortodoks Kıpti Hristiyan Rahipleri sağ kollarında haç dövmesi taşırlar. Hırvatlar, Osmanlı fethinden sonra özellikle çocuklarının İslama zorla dönüştürülmelerinden ve köleleştirilmelerinden korumak amacıyla dövme yapmaya başlamışlardı. Bu uzun süre devam etti ve Kilise tarafından desteklendi. St. Joseph gibi özel dini bayramlarda dövme yaptırmak bir gelenek haline geldi. Bugün çoğu Hristiyan Melek Mikail, Meryem Ana, üçgen içerisinde göz, Haç vb. dövmeler yaptırmaktadır. Bununla birlikte İncilde "Bedenin, Kutsal Ruhun tapınağı olduğu" şeklindeki öğretiden dolayı bir çok (Protestanlar başta olmak üzere) Hristiyan dövme yaptırmanın doğru olmadığını düşünmektedir.

    3. Yahudilik: Yahudiler, Yukarı da bahsettiğimiz Levililerdeki ayetlerden dolayı dövmeyi yasaklamışlardır. Yine yukarı da bahsettiğimiz görüşler dolayısıyla bazıları günah olmadığını söylerler. Bazı Yahudi Hahamlar, geçici olması şartıyla dövmenin günah olmadığını da söylemektedirler. Genel olarak İbranice Yahve kelimesinin veya baş harfinin dövmesi ve Davudun yıldızı Yahudiler arasında yaygındır.

    3. Budizm: Budizm'in üç ana okulu vardır: Theravada, Mahayana ve Vajrayana. Tayland'da uygulanan Theravada, takipçilerinin vücutlarında kutsal bir Yantra dövmesi olmasını teşvik ediyor. Tayland'daki Budist keşişker Sak Yant dövmelerine sahipler. Ayrıca vücutlarındaki bu dövmeleri iyi bir şekilde koruyabiliyorlar. Aslında Budist keşişler dövme sanatçılarıdır.

    4. Hinduizm: Hindular bir kaç bin yıl boyunca kalıcı ve geçici dövme geleneğine sahiptirler. Aslına bakılırsa, Vedalar adı verilen en eski Hindu Kutsal Yazıları Mendikha ve Haldi (Zerdeçal) adı verilen bitkilerin dövme amacıyla kullanılmasından bahseder. Mehndi(Mendikha ile yapılan dövme) uzun bir süredir Diwali ve Karva Chauth gibi Hindu düğünleri ve festivallerinde yoğun bir şekilde uygulanır. Bir çok Hindu, "Om" adı verilen dini sembolün dövmesini taşımaktadır. Om evrenin ilkel sesini temsil eder ve ilahi bilincin sembolüdür.
  • Evet güzel insanlar, evet canlar, bir kaç evvel size Hz.Ali ve Hz.Fatıma anacığımı elimden geldiğince yorumlamaya , sevgilerini anlatmaya çalıştım. Öyle ki kalbimden Hz.Hatice anam'da geçiverdi kendimce onuda sizlere anlatmaktan büyük mutluluk duyacağım, biraz uzun yazmış buyuracağım ama buda hatice annem , nasıl olurda anlatmam onu kalbimden geçenlerle, isteyen okur, istemeyen geçer ne diyelim. Sözlerime alıntı söz katmayıp kalbimden dökülen parçalarla sizlere Hz.Hatice anamızı anlatmak istiyorum, ben dilinde elbette.

    Hz. Haticeyi en yakınından soralım mı? O güzeller güzeli Allahın resulu, her daim ÜMMETİM diyen o dostumuz, o canımız, o yoldamış Hz. Muhammed efendimiz'den soralım mı?

    Efendimiz derki;

    “Allah’a yemin ederim ki bana Hatîce’den daha hayırlı bir hanım verilmemiştir. İnsanlar beni inkâr ettiği zaman o bana iman etti. İnsanlar beni yalanladığı zaman o beni tasdik etti. İnsanlar beni mahrum ettiği zaman o bana malıyla sahip çıktı. Allah beni ondan, diğer hanımlara nasip olmayan çocuklarla rızıklandırdı.” buyurdular. Bakın, bir insanın hayatına gelebilecek en kötü şeyleri yaşamıştır efendimiz, zulmün, çirkinliğin , bela ve musibetin en zilletleri gelmiştir başına, işte tüm bunlar olurken de yanında Hz.Hatice anamız sabrıyla, duruşuyla, peygamberimize olan sevgi ve sadakatıyla, tüm bu olumsuzlukların arasında resmen dost, yoldaş olmuştur.

    Efendimizin ilk hanımıdır, ilk göz nuru'dur efendimizin, ilk canı, ilk cananı'dır efendimizin Hz.Hatice anamız.

    Anacığım Hz. Hatîce (r.anhâ), asâleti, güzelliği, zekâsı, yumuşak huyluluğu ve serveti ile Kureyş kadınlarından pek âla en üstteydi. Hz. Hatice anacığım Rasûlullah (s.a.s.) ile evlendikten sonra ise tüm servetini İslâm’ın yayılması için harcayıp tüketmişti. Böylesine alçak gönüllü böylesine mükemmel bir adamın, böylesine mükemmel bir hanımı olması kaçınılmazdı elbette. Anacım, son Peygamber’imizin hanımı ve Rasûlullah’a ilk îmân eden hanım olma özelliğini ve şerefini taşıyordu. Ne büyük onur, ne büyük şerefti bu.

    Hatîce Validemiz, ticaretle uğraşan zengin bir hanımefendi idi ve işlerinin başına geçecek güvenilir dosdoğru birisine ihtiyacı vardı. Peygamberimiz ise çevresinde dürüstlüğü ve güvenirliğiyle ün salmış bir genç idi. Ona Muhammed-ül Emin derler'di.

    Eee ne demekti bu? Güvenilir olan, temiz olan idi, hatta bilir misiniz , inanmayan ehil halk dahi emanetini efendimize bırakırlardı, işte o derece doğru ve dürüst bir insan idi efendilerin efendisi Hz.Muhammed efendimiz.

    El-Emin lakaplı bu gençten haberdar olan Hz. Hatîce, kölesi Meysere aracılığıyla Peygamberimize, Suriye ticaret kervanında çalışması için teklif gönderir. Peygamberimiz'de bu teklifi hemen kabul eder. İşte o derin sevgi bağının, hani İlk görüşte aşk deriz ya sümme haşa tabiren derim, ilk tohumları da bu iş anlaşmasından sonra atılmış olur.

    İsmi aziz, kendi doğru, Alemlerin Rabbi olan Allah-ü Têala'nın Habibi, sevgilisi, dostu olan Peygamberimiz çalışmaya başlayalı henüz üç ay olmuştur. Hatice anamız'da bu kadar temiz, bu kadar güvenilir, yakışıklı bir genç ile hayatını birleştirmek arzu eder ve en yakın arkadaşı Nefise’ye konuyu açar.

    İşte her şey edeptendir ya, Hayırlı bir iş için hemen harekete geçen Hz. Nefise, Rasûlullah’a giderek meseleyi konuşur detaylıca. Peygamberimiz de amcalarıyla istişare eder. Oradaki herkes bu habere çok sevinir. Zira çok sevdikleri yeğenlerine ancak Hatîce anacığım gibi asil bir hanımı yakıştırırlar. Eh ne diyeyim benim kalbimde der şimdi; görmedik etmedik ama hissederiz Hatice anam , Güzel peygamberime pek yakışır. Gözlerim görmedi ama kalbim gördü imanda etti, kabul buyurursa sevgilim.

    Aradan çok geçmeden kıyılan nikâhla yirmi beş yıl sürecek gelmiş geçmiş en mübarek izdivaç gerçekleşmiş olur, Alemlerin Rabbi'nin izniyle.

    Hz. Peygamber ile Hz. Hatice arasında derin bir muhabbet vardı. Ben bu kısımda kendimi pek tutamıyorum yazarken'de ellerim içim pek ala üzülür kan ağlar ama bilin isterim, bilirim iyi bilirsiniz ama yazmak ûsulden olsa gerek, yazarım ben deniz fakir kul.

    Eh nerde kalmıştık? Hah, Güzeller güzeli insanlar evlendiklerinde Efendimiz 25, Hatîce Validemiz ise 40 yaşındaydı. 25 yıllık evlilikleri süresince Peygamberimiz başka bir kadınla evlenmemiştir.

    Üzülüyorum şimdi buraya geldiğim için ama size artık bunu da demem gerekiyor, Hüzün yılı...

    Üç senelik müşrik ablukasından kurtulmanın sevincini acı olaylar takib etti. Kim dayanır ki diyeceklerime, Sabrı veren'de , daraltıp açan'da sensin Ya Sevgili. Acı hâdiseler zincirinin ilk halkası, Resûl-i Ekremin dört yaşındaki en büyük oğlu Kasım'ın vefâtı oldu.

    Gönlü şefkat şelâlesini andıran Peygamber Efendimiz, büyük oğlunun vefâtından çok müteessir oldu. Evlat acısı derim dostlar, en zor acıların en büyük dağıdır, evlat acısı...

    Derin teessürünü ciğerpâresinin cenazesini götürürken, karşısında dim dik duran Kuaykıan Dağına döndü sevgililer sevgili Efendimiz, buyurdular üzüntüyle;

    "Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanmaz yıkılırdın." Vay benim canım efendim , vay benim canım efendim, vay benim gözyaşlarım...

    Mübârek gönülleri henüz Kasım'ın vefat hüznünden kurtulmamışken, bir acı hâdise daha vuku buldu. Diğer oğlu Abdullah da vefat etti. Görüyor musunuz? 2.Evladı Abdullah efendimizi de kaybetti. Hani diyoruz ya?
    Sümme Haşa " Nedir bu başıma gelen! " "Yeter Artık" "Dayanamıyorum" ... Ah insanlar vah insanlar, neler çekti sevgililer sevgilisi iyi okuyun beni...

    Devam edeyim, iznin olursa sevgilim.
    Allah'ın kader hükmüne teslimiyetin zirvesinde bulunan Kâinatın Efendisi, bu acı hâdiseler karşısında yine de göz yaşlarını tutamıyordu. O'da bir insan idi, bizden idi, farklı değildi, ağlıyordu, o ağlayınca yer'de gök'te onla beraber ağlıyordu. Bilmiyor muydu? Uykudan uyanış idi ölüm sadece, biliyor'du evvela bizden iyi biliyordu. Ama ayrılık ey insanlar, ayrılıktı onu pek âla uzun süre üzen, üzecek olan.

    Hz. Hatice anamız, hakiki sahibine iâde ettiği bu ciğerpârelerini kastederek,

    "Yâ Resûlallah! Onlar, şimdi nerededirler?" diye sordu.

    Resûl-i Kibriya,

    "Onlar, Cennettedirler." diye cevap verdi.
    Bu acı hâdiseler sebebiyle Peygamber Efendimizin, o canlar canının kalbi mahzun, gözleri yaşlıydı. evet ağlıyordu. Hüzünlüydü. Ama peygamberimizin üzülmesine sevinenler, cirit atanlar'da yokmuydu dersiniz, vardı, vardı. Olmaz mı? Elleri kurusun!

    Birer insan olmaları haysiyetiyle, insanlığın gereği olan başsağlığı dilemek şöyle dursun, Efendimizi daha da üzmek için ne lâzımsa yapıyorlardı. Hatta içlerinden As bin Vâil ve Ebû Cehil gibi azılılar işi daha da ileri götürerek,

    "Artık, Muhammed ebterdir, nesli kesilmiştir. Neslini devam ettirecek erkek çocuğu kalmamıştır. Kendisi de ölünce adı sanı unutulacaktır." edepsizliğinde pek âla işin ehli olarak yaptı yapacağını!

    Ah' olsun geliyorum işte canım anacığımın vefatına...
    Ebû Tâlib'in vefatından üç gün gibi kısa bir zaman sonra, Efendimizin pâk zevcesi Hz. Hatice de bi'setin 10. yılı, Ramazan ayında 65 yaşında iken, fani dünyadan ebedî âleme göç etti.

    Namazını bizzat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz , canların canı kıldırdı ve Hacun Kabristanına defnedilirken gözlerinde yaş, onu örten kara toprağı uzun uzun seyretti. Dünya o anlar'da hüzün'de idi, herkes istemsiz bir şekilde, dünyada olan herkes, kasvete , sıkıntıya bürünmüştü, herkeste iç sıkıntısı olmuştu, Alemler ağlıyordu en sevgiliyle beraber...

    Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu derin teessüründe Hz. Hatice-i Kübrâ'ya olan müstesna sevgisinin de şüphesiz büyük payı vardı. Öyle ki, vefâtından sonra bile onu hiçbir zaman unutmadı ve yeri geldikçe ondan takdirle, rahmet ve muhabbetle bahsederek hatırasını yâdederdi.

    Günün birinde Hz. Hatice' anacığımın kız kardeşi Hâle'nin sesini duyunca hemen sevgili hanımını anmıştı. Buna şâhid olan Hz. Âişe Vâlidemiz; "Allah'ın kendisine ondan daha genç ve güzel hanımlar verdiğini." söylemişti. Kötülükten mi dedi bunu şimdi? Hayır, hayır olmaz öyle şey, kötülük değil sadece artık üzülmemesini isterlerdi, o üzülünce alemler üzülür olurdu yapmasın isterlerdi bunu. Nasıl yapmazki?

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe'nin bu sözlerinden rahatsız olduğunu belli etmiş ve Hz. Hatice'nin iyilik ve faziletlerinden bahsetmişti. Habib-i Kibriyânın söylediklerinden rahatsız olduğunu anlayan ferasetli Âişe (r.a.) içtenlikle,

    "Yâ Resûlallah! Seni Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, bundan sonra Hatice'nin menkıbelerini her zaman anlatmanı istiyorum." dedi Aişe anacığım...

    Ne kadar'da tamam dese, tutamaz kendini kıskanıverirdi sevgililerin sevgilisini, eee sen olsan kıskanmazmıydın haşa? kıskanırdın elbet, düşün işte nasıl aşıktır, nasıl sevmiştir, nasıl dosttur'ki onu hiç unutmadı, hiç ağzından düşürmedi, çünkü yâr olmuştu peygamberimize Hz.Hatice anacığım. YÂR .. Yâr ne demek idi? Aşk ile bekleyen , aşk kokan, dost , sevgili, ana, baba, kardeş, can demek idi, Anacığımda bu saydıklarımın pek âla sınırsızcası var idi. Hatice'ydi o , Haticem derdi ona efendimiz, haticesiydi efendimizin anacığım Hz.Hatice.

    Efendimiz sürekli överdi anacığımızı, Ali efendimiz birzati duymuş idi;
    "Kendi zamanımdaki kadınların hayırlısı İmrân'ın kızı Meryem'di. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Hatice'dir." dediğini efendimizin. Öyleydi And olsun öyle idi.

    Ard arda vuku bulan bu acı hâdiselerin mübârek kalbleri üzerinde bıraktığı derin teessür ve elem sebebiyle Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bi'setin bu 10. yılını "senetü'l-hüzün (hüzün yılı)" olarak isimlendirdi. İşte böyle canlar , AŞK , KAYBETMEK , SABIR , İMTİHAN , DOSTLUK , AİLE kokuyordu Efendimiz ve Hatice anacığım...

    Sizi buraya kadar okuttuysam ne mutlu bana biraz yorulmuş olabilirsiniz , sıkılmış olabilirsiniz hakkınızı helal edin ama, bu dünya bir HATİCE gördü, o öyle bir HATİCE İDİ Kİ onu nasıl anlatırsak anlatalım, asla anlatamıyoruz, ama çabalıyoruz. Kabul buyurur umarım sevgilim,

    -Ogz
  • Böceklerin şehvetini verdi!
    İşte o böcek benim, kardeşim, bu mısra sadece benim için söylenmiştir. Hem hepimiz, bütün Karamazov’lar böyleyiz. Melek olan sende bile bu böcek yaşıyor, kanında fırtına yaratıyor. Fırtınadır bu, şehvet fırtınadır, fırtınadan da ileridir! Güzellik korkunç, dehşet verici bir şey! Tarif edilemediği, tarife sığamadığı için korkunç. Tanrının yarattığı ne varsa muammadır zaten. Burada kıyılar birbirine yaklaşır, zıtlar yan yana yaşar. Ben koyu cahilim kardeşim, ama bunlara epey kafa yordum. Sayısız esrar var. İnsanın yeryüzünde rahatını kaçıran muammaların haddi hesabı yok! Bildiğin gibi çöz, sonra da zeytinyağı gibi üste çık. Hele o güzellik! Hem kalbi, hem zekâsı çok yüksek bir adamın bazen Meryem Ana ideali ile başlayıp Sodom’da karar kılmasına dayanamıyorum. Daha korkuncu, Sodom idealini içinde taşırken ruhu Meryem Ana’yı inkâr edemiyor; tıpkı temiz, ilk gençlik yıllarındaki gibi bunun uğruna için için yanıyor. Yo, insan varlığı çok geniş, gereğinden fazla geniş; ben kendi hesabıma bunu sınırlardım doğrusu. Şeytanın bile içinden çıkamayacağı bir karışıklık var. Aklın aşağılık saydığında kalp çoğu zaman güzellik buluyor. Sodom’da mı bu güzellik? İnan ki, insanların çoğu için bundadır; bu sırrı biliyor muydun? Feci olan yanı, güzelliğin yalnız korkunç değil, aynı zamanda esrarlı oluşu… Bu, şeytanın Tanrıyla boy ölçüşmesi; dövüş alanı olarak insan kalbini seçmiş.
  • Hep başkalarının istediği gibi yaşayan Raif Efendi, memnuniyetsiz hayatının tek bir anıyla değiştiğine şahit olacaktır: Maria Puder isminde bir kadına âşık olduğunda... Babasının isteğiyle Berlin’e giden ve oradaki bir sanat galerisinde hayran kaldığı bir tabloyla karşılaşan Raif Efendi, tabloda resmedilen kadın portresinin  Andrea Del Sarto tarafından resmedilmiş "Madonna delle Arpie" adlı tablodaki Meryem Ana (Madonna) tasvirine benzediğini düşünür. Raif Efendi, daha sonra takıntı derecesinde hayran olduğu tablodaki yüzün sahibiyle karşılaşacaktır