• Yalan dünya. Tadına doyamadığım.
    Yaşar Kemal
    Sayfa 247 - YKY
  • "Ölmez Otu" Yaşar Kemal'in yazdığı "Dağın Öte Yüzü" üçlemesinin son romanıdır. İlk baskısını 1968 yılında yapmıştır.
    .
    Romanın ana konusu Memidik'in Muhtar Sefer'den dayak yemesi üzerine Sefer'i öldürme ve ondan öcünü alma isteğidir.
    .
    Yazar, "ölmez otu" ismini ilk kez yedi yaşındayken yaşadığı köyde bir ebe kadından duymuş. Doğan Hızlan ile yaptığı bir röportajda kitabin adının seçimiyle ilgili şunları söylemiş: "Efsanelerde bir türlü yok edilemeyen bir ot olarak geçer ölmez otu. Ayrık otuna benzermiş. Kökünü kazımaya, kurutmaya asla imkan yokmuş. Yok ettiğini sandığınız yerde, bir kuyu kazsanız, gene çıkarmış karşınıza, Ölmez Otu bu işte. Dedim ya, bu efsane otu." diyor.
    .
    Romanda sadece Memidik'in Muhtar Sefer'i öldürme isteği anlatılmıyor tabii. Köylünün "Yer Demir Gök Bakır" kitabında kendi yarattığı Taşbaşoğlu mitini yıkması, Uzunca Ali'nin Meryemce'yi köyde tek başına bırakması, köylünün, pamuğu bol tarlalarda çalışıp Adil'e olan borcunun bitmesi gibi konular da işlenmiş.
  • Meryemce kadının oğluyla bağı tıpkı annemle benim aramızdaki bağa benziyor. Ne kadar Meryemce ile sataşsam da hayranlıkla baktım romanda kendisine. Sinir bozucu olsa bile tatlı bir sevgi hissediyorum kendisine. Okuyun, sizler de bir yakınınıza benzeteceksiniz mutlaka! :))
  • Ortadirek, Yaşar Kemal'in yazdığı "Dağın Öte Yüzü" üçlemesinin ilk kitabı ve ilk baskısını 1960 yılında yapmış.

    Eserin ana konusu, Çukurova'ya pamuk toplamaya giden bir köyün ve atlarının ölümü üzerine köylülerden ayrılarak başka bir tarla bulmak için Çukura (Çukurova'ya) tek başlarına inmeye çalışan bir ailenin dramı.

    Köylü için Çukur'a inmek demek o yıl ac kalmamak demek. Pamuk tarlaları onların bir yıl boyunca yiyeceği ekmeğin parasını verecektir. Ama tepelerinde gücü elinde bulundurmak isteyen Muhtar Sefer ile halkın iliğini sömüren Tüccar Adil Efendi vardır. Tabi bir de Çukur'a inerken yolda karşılaştıkları zorlu doğa şartları.

    Asıl karakterler Ali, karısı Elif, çocukları Hasan ve Ummahan, anası Meryemce, köylüleri Koca Halil'dir.

    Yol boyunca Yaşar Kemal'in dilinden Torosların renklerine, böceklerine, ağaçlarına, yağmuruna, taşına, toprağına eşlik ediyoruz.

    Sırada "Yer Demir Gök Bakır" var.
  • Ara Güler'in; "Dobra dobra konuşurdu. Kimseden korkusu yoktu. Ha bir de kafa dengiydi. Matraktı. Öleceğini nereden bilelim ulan?" dediği ve 2015 yılında hayatını kaybeden Yaşar Kemal'le yüz yüze tanışma fırsatı bulamadım ben. Bu benim içimde bir yaradır. Kendisiyle karşılıklı oturup doyasıya sohbet etmek isterdim. Buna rağmen okuduğum her eserinin derinlerinde buldum kendimi. Kimi zaman İnce Memed'in Hatçe'si, Dağın Öte Yüzü serisinin Meryemce'si, kimi zaman da Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana'nın Poyraz Musa'sı ve daha nicesi oldum. Fakat bugüne dek okuduğum eserlerinde hep başkalarının hayatına ortaklık etmiştim. Sıra kendisiyle yarenlik etmeye gelmişti, oturduk karşılıklı ve başladık sevmek, sevinmek ve iyi şeyler üstüne konuşmaya.

    Dertli dertli anlatmaya başladı Büyük Usta. Neden bizim halkımız sefâlete mahkûm olsun, neden bir yanımız uzaya giderken bir yanımız yerlerde sürünsün, neden halkımız kandırılarak ezilsin, diyerek vurdu sazın teline. İçim cız etti. Ne kadar da doğruydu söyledikleri. 1960'lı yıllarda bunu söylerken Yaşar Kemal, göz ucuyla günümüze bir baktım; hiçbir şey değişmemişti. Hâlâ ülkenin bir tarafı refah içinde yaşarken diğer tarafı sefâlet içinde yüzüyordu. Hâlâ pek çok meyveyi tatmamış çocuklar, deniz görmemiş insanlar, bir çift yeni ayakkabısı olan ve eskimesin diye giymeye kıyamayan yavrular vardı. Bunları düşündüğüm sırada "Bir Japon filmi var, adı Çıplak Ada, izledin mi?' diye sordu. İzlemediğimi anlayınca başladı anlatmaya ve Japonya dahi bu film ile dünyaya yoksulmuş imajı verirken, biz gerçek yoksulluğumuzu görmezlikten geliyoruz, diye ekledi. O an aklımdan ülke olarak ne kadar boş şeylerle uğraştığımızı geçirdim. İnsanımızın sıkıntılarına farkındalık oluşturmak adına kullanabileceğimiz medyayı, ne kadar faydasız yayın varsa ona harcıyoruz dedim kendi kendime. İnsanların kalbine dokunabilmek, dertlerine derman olabilmek varken önemsiz sıkıntılar yaratıyorduk kendimize.

    Muhabbet koyulaşınca konu öğretmenlere geldi tabii. Ne güzel günlerdi, köy enstitüleri vardı, insanlar okuyor, öğreniyor, aydınlanıyordu, insanlığa umut oluyordu dedi coşkuyla. Köy enstitüleri kalsaydı, kırk bin köye kırk bin öğretmen olacaktı, derken coşkusu bir nebze olsun azaldı. Ortak bir üzüntüyü paylaşırken neden geçmişten bu yana yeniliklerin önünü her fırsatta kapatma çabası içerisinde olduğumuzu düşündüm. Bir şeyler daha iyiye gidebilecekken her şey gittikçe kötüleşiyordu. Yetenekli, değerli pek çok insan sudan sebeplerle ya çürümeye mahkûm ediliyor ya da beyin göçüne maruz bırakılıyordu. Öğretmenlik mesleğinin itibarı yerlere inmiş, değersizleştirilmişti. Eskiden yolda görünce dahi saygıda kusur etmediğimiz öğretmenlerimizin emeklerine şimdilerde sözlü ya da fiziksel şiddetle karşılık veriliyordu. Ne hâle gelmiştik bizler böyle?

    Lisansımın Tarih olduğunu öğrenince Hitler dönemine gidelim, dedi. Tarihin karanlık dönemine doğru yola çıktık. Yahudi soykırımından dem vurup yüzyıllar boyunca insanlığın maruz kaldığı işkencelerden söz ettik. Hapishaneler, susuzluk, açlık, dayaklar, hamam cezaları, hava cezaları ve daha nicesi... Keşke bu konuda değişen bir şeyler olsaydı en azından. Adaletin hakiki mânâda icra ettiğı, tabiri caizse at izi ile it izinin birbirine karışmadığı bir ülke haline dönüşebilseydik. Ama bütün olumsuzluklara rağmen yolumuzun sonu yine insanlığa çıktı. Ahmet Hamdi, "Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur." diyordu ama bizim insanlıktan hâlâ umudumuz vardı.

    Ne çok yaramız, derdimiz varmış insanlığa, ülkemize dair. Ben böyle kara kara düşünürken muzip bir tebessümle yüzüme bakarak, 'Ben can çıkmayınca huy değil de, umut çıkmaz diyen adamım. Onun için bu düzenden bile, bu karmaşadan bile bir umut umuyorum." dedi. Gülümsedim. Umut dedim, ne güzel şey...

    Hep kötü şeylerden bahsettik; güya sevmekten, iyi şeylerden bahsedecektik dedim çekinerek. Kederli bir biçimde başını eğerek, "Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden..." diye seslendi.

    Anlatacak çok şey vardı ama sohbetin sonuna gelmiştik artık. İstemeden de olsa yanından ayrılırken, Ne güzel adamsın sen, dedim içimden. İnsanını her şeyiyle düşünen, herkes için yaşanılabilir bir dünya dileyen ve bu uğurda sözünü yükselten, yazdığı eserin sonunda adalet zulme galip geldi diye ağlayacak kadar ümitvar, yüreği sevgi dolu bir adam... İyi ki geçtin bu dünyadan, iyi ki sıcacık kelimelerinle dokundun kalplerimizin en ince yerlerine, iyi ki...
  • Meryemce ıssızlığın yamanlığını ta yüreğinin başında duydu. Dünyanın bomboşluğunu. Her şeyi var, ağzına kadar dopdolu, kıvıl kıvıl dünya, bomboş, ıpıssız, ölü gibi. insanlığı ta yüreğinin başında duydu. insansızlık ta yüreğine işledi, bir kara hançer gibi. Demek dünyayı dolduran insanmış. Her şey, her şey, bütün dünya insanmış. insan yoksa dünya yokmuş.
  • Mescid-i Aksa…Uzak mescid…
    Uzaklık senden değildir canım Beytil Makdis’im
    Sana kavuşmayı bilemeyen ruhlarımızdandır
    Sen ki bir anasın bereketli topraklarda
    Ümmeti beklersin parça parça olmuş
    Zeytin dağlarından bir esintidir bize davet
    Bir olup kenetlensin diye bu ümmet
    Meryemce bir sükut karşılar bizi zulmün karşısında dimdik
    ve Zekeriyya aleyhisselamın umududur bize müjde
    Müjde ey Aksa
    Fethin pek yakındır
    Ümmettir felaha kavuşacak olan bağrında
    Göğsümüzde taşırız Selahaddin Eyyubi’nin heyecanını
    Bir İsra ile düşeriz yollara
    Göz aydınlığımız ikram edilir miraçtan
    Miraçtır bizi dimdik tutacak olan ayakta
    Neylesin gecesi olmayan sabahı
    Güneşi üzerine doğuran günü neylesin

    | Kader Gegekoğlu