• Bugün kasıtlı unutturma politikası neticesinde biz uzağız Kudüs'e. Oysaki atalarımız Kudüs'e ve Kudüs’ün bize ifade ettiği değerlere son derece yakındı.
  • Bugün Harem-i Şerif'in bu yaknız, sessiz ve sahipsiz halini görünce, Memlüklüler dönemindeki o heyecanlı, bereketli, hareketli günlerini özlemle anıyor, o güzel günlerin bir an önce yeniden gelmesini diliyorum.
  • Mescid-i Aksa' nın inşasına Hazreti Davud Aleyhisselam başlamıştır.
  • 344 syf.
    ·18 günde·Puan vermedi
    Çok gezen mi bilir çok okuyan mı? Sözünün çok okuyan kısmını ilgilendiren müthiş bir kitap. Yani gidip ben Kudüs’ü gezeyim deseniz bu kitaptaki rica minnet görülen gizli yerleri zaten göremezsiniz. Talha Hoca'nın gerçekten büyük emek vererek hazırladığı o kadar belli ki. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar fotoğraflamış ve bunlar gidip orada gezerken belki de hiç dikkatinizi çekmeyecek şeyler. Ancak Talha Hoca'nın da kitapta sıkça bahsettiği gibi Kudüs'te baktığınız en küçük şeyin bile büyük anlamları var. Bu anlamları öğrenmiş olmak mutluluk vericiydi. İlk kıblemizin, hem Müslümanlar hem Hristiyanlar hem de Yahudiler açısından kutsal olan bu yerin, yine hepsinin açısından ayrı ayrı ele alındığını görmek, onların burayı nasıl anlamlandırdığını öğrenmek istiyorsanız bundan daha iyi bir eser bulamazsınız. Her köşesinde bizden yapıtlar bulunması ve bizim bunları bilmiyor oluşumuz üzücü. Mutlaka ama mutlaka okumalı! Öğrenmeli! Bazı şeylerin farkına varmalı! Kudüs'e yaklaşmalıyız!

    Kitap iki bölüme ayrılmış. Birinci bölümde "Mescid-i Aksa Avlusu" İkinci bölümde "Kubbetüssahra Avlusu" anlatılmış. Bazı bölümlerde Eski Şehir adlı ikinci kitabına atıfta bulunduğu noktalar vardı. Daha ayrıntılı bilgilenmek için bu kitabını da okumak nasip olur inşallah. Kitabın arkasına da bütün anlatılan yerlerin resimli büyük haritası konulmuş. Kitaptaki her ayrıntı ayrı güzel.

    Doğrusu bu bilinçle gidip her köşesi mucizelerle dolu yeri görmek ayrı bir güzel olurdu.

    Keyifli Okumalar :)
  • İlhan BARDAKÇI
    Mevki: Kudüs
    Mekân: Mescidü'l-Aksa
    Tarih: 21 Mayıs 1972, Cuma

    Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz. Kudüs Kapalı Çarşısı’nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescidü'l-Aksa’nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk kıblemize yani… Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki hâlâ bizim lâkabımızla anılır: “12 bin şamdanlı avlu” derler oraya. Yavuz Selim, 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs’ü devlete katmıştır da ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan. O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes mescidin bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız. Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy. İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi. Palto? Hayır, kaput, pardösü veya kaftan? Değil. Öyle bir şey, işte. Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı. Yanımda bizim eski vatandaşımız İstanbullu Yusuf'a sordum, “Kim bu adam?” dedim.

    Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem, ” diye cevap verdi. “Bir meczub işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi hâlâ duruyor ya… Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”

    Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba, ” dedim.

    Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi, “Aleykümüsselâm oğul…”

    Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm… “ Kimsin sen, baba?” dedim.

    Anlattı ki, ben de size anlatacağım.

    Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs’ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.

    Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.
    “Ben,” dedi. “Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden…”

    Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı,
    “Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu 36. Tabur 8. Bölük 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan’ım.”

    Yarabbi!.. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi.

    Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı, “ Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?”

    “ Elbette,” dedim, “buyur hele…”

    Konuştu, “Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı’na düşerse… Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi’yi bul. Ellerinden benim için öp.Ona de ki…”

    Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi, “ Ona de ki, gönül komasın. `11. MAKİNELİ TAKIM KOMUTANI IĞDIRLI ONBAŞI HASAN. O GÜNDEN BU YANA, BIRAKTIĞIN YERDE NÖBETİNİN BAŞINDADIR. TEKMİLİM TAMAMDIR KUMANDANIM! ʼ dedi dersin.”

    Öleyazdım. Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. 57 yıl kendisini unutuşumuzdaki nâdânlığımıza rağmen devletine küsmemişti.

    İlhan Bardakçı bu hatırasını, bir televizyon programında anlattığında zamanın genelkurmay başkanı onu aramış ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını istemiştir. Daha sonra Bardakçı şunları yazmıştır:

    Hasan Onbaşı bizdendi… O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi... O nöbet noktasındaki elmas manayı da unutmuştuk…
    Talha Uğurluel
    Sayfa 341 - Ona Mescid-i Aksa'da Rastladım
  • Kâbe'nin inşasında Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail, Beytu'l-Makdis'in inşasında Hz. Süleyman, Mescid-i Nebevî'nin inşasında ise Peygamberimiz bizzat çalışmıştır. Dolayısıyla her üç mescit de birer peygamber hatırasıdır ve kutsaldır.
  • Süleyman Mabedini yapmak demek, Mescid-i Aksa'yı yıkmak demek anlamına gelir ve bu doğal olarak kutsallar arasında bütün coğrafyayı kaplayacak bir savaşın işareti olur.