Taşınıp geldiğimiz mahalledeki evi andıran bir ev ve düş damlayan dallarıyla dut ağaçlarına açılan kocaman bir bahçe var. Yenikapı 'nın arka bahçelerinde, dallarına çocukluk düşlerini astığım dut ağaçları.
Kanun taksimi yayıldı ardından geceye. Batan günün kızıllığını dağıtmadan hafifçe döküldü sokağa. Çiçeğe durmuş bahar dallarını dolaştı. Kopup gökte birkaç tur atıp karşı çatıya kondu. Oradan beni seyretti bir süre. Dalmışım. Sigaranın külü düştü, sıcaklığı değdi parmaklarıma, söndürdüm. Boşluğa bıraktım ardından. Kanun sesi. Üst kattan geliyordu. Kanun çalıyordu demek. Gözlerimi kapattım. Mızrap tutan parmaklardan dökülen nağmeleri dinledim. Gözleri kapalıydı. Yaralı bir gönülden geceye okunan bir sela gibi akıyordu. Haliçte bir kayıkta tabutumu yüzdürüyorlardı . Örtüsüz başını kanun üzerine eğmişti. Sular üzerinde boşlukta yüzdürüyordum cesedimi. Ardından gece, yine gece, kanun taksimleri...
Bir sigara daha yaktım. İnen geceyi seyrettim Haliç'in kararan sularına bakarak. Yaşmağını yorgun yüzünden indirip terini silen bir kadın oluyordu bu saatlerde.
Bu uçsuz bucaksız düzlüğe gelinlik giydirmiştim, bozkırı gelin etmiştim. Dudaklarını büzmüş, yüzüme bir kez bile bakmamıştı.
Kurban mıydım?
Sürgün mü?
Hayır, gönüllü gelmiştim.
Neden?
Anımsamıyorum.
Bildiğim tek bir şey var, bir gün bu uçsuz bucaksız çölün ortasında buldum kendimi. Hep burada mıydım yoksa? Terk edip gitmiş miydim buralarda kendimi? Bir gün çıkagelip terk ettiğim kendimi bulurum sanmıştım, belki de.