• Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Atık kağıtlar topluyorum ve Kızılay`dan Ulus`a kadar üç kez yürüyerek gidip geliyorum her gün. Beş arkadaşımla kalıyorum iki göz odalı bir evde. Onlar atık kağıt toplamıyor; Mevlüt inşaatta çalışıyor mesela, Hüseyin halde hamallık yaparken, Sidar ve Yunus ayakkabı boyacısı. Aramıza bir arkadaş daha katıldı. Adı Abbas. Çalışmıyor o, diyaliz hastası. Abbas`a biz bakacağız.

    On üç yaşından beri kağıt topluyorum Ankara`da. Niğdeliyim. İlkokula başladığım yıl geldik Ankara`ya. Ortaokulu bitirebildim yalnızca; hep takdir alarak geçtim sınıfları. Liseye yazdırmadı babam; sokağa saldı beni çalışıp da işe yaramam için. O gün bugündür sokaklardayım; çizgili, çizgisiz, kareli, beyaz ve rengarenk kağıtlar, kartonlar topluyorum.

    Çalışmaya başladığım yıl babam terk etti bizi. Kumar borcu vardı; çekti gitti bir sabah erkenden. Ben geçindirdim evi. Annem severdi beni, “aslan oğlum” derdi. Yanaklarımı okşardı bazen. Babam gideli dört ay olmuştu; komşular bir adam bulmuşlar anneme. Kumar oynamazmış, namazında niyazında bir adammış. Eşi vefat etmiş. İki kızı varmış adamın. Anneme demiş, “sen kabulümsün, çocukların da kabulüm ama Muhammet olmaz!” Şaşırmış annem, “niye olmazmış Muhammet, o da benim çocuğum” demiş. “İki kızım var; biri on iki yaşında, biri on dört yaşında. Caiz değildir Muhammet`le kızlarımın aynı hane içinde olması” demiş adam. Üç kız kardeşim vardı ve çok düşkündük birbirimize. Annem için kolay olmadı karar vermek. Oturttu beni karşısına bir gece. “Bak Muhammet” dedi, “seni asla bırakmayacağım, ama bir süre dayınlarda kal oğlum.” Sarıldı bana; o ağladı, ben ağladım…

    İmam nikahı kıyıldı, dayımlara geçtiğimin ertesi günü. Haftasına kalmadan annemi, kızlarını ve kardeşlerimi alarak memleketine götürmüş adam, Kastamonu`ya. Dayım dedi, “annenin emanetisin bana, burası senin de evin. Arada bir gelip kalabilirsin Muhammet!”

    On üç yaşındaydım, bana kalacak bir yer de ayarlamamıştı dayım. Komşulardan, akrabalardan kimse demedi bana, “sana yardım edelim” diye. On üç yaşındaydım, Ankara`daydım, bir başınaydım…

    Altı yıldır görmedim annemi ve kardeşlerimi. Bir çok kez niyetlendim Kastamonu`ya gitmeye. Dedim, “kovar beni o adam; göstermez bana ailemi.” Anneme küsüm; istese bana ulaşabilirdi diye düşünüyorum. Çok özlüyorum kardeşlerimi; Hülya`yı, Havva`yı ve Hanife`yi… Domino oynardık dördümüz. Ben bir kere bile kazanmadım; “çocuk onlar, sevinsinler” derdim. Ben de çocuktum oysa…

    Yürürken, kağıt toplarken, sabahtan akşama bitap düşene kadar çalışırken hep yüzlerini seyrediyorum insanların. Mesela, sevgililer geçiyor yanımdan ve erkekler beni görünce daha bir ötemden geçirtiyorlar kadınları. Erkekler, kadınlar, muhafazakarlar, devrimciler, hippiler, İbo dinleyenler, Metallica dinleyenler, Kafka okuyanlar, dua kitapları okuyanlar, türbanlılar, mini etekliler, herkes öyle sevgisiz bakıyor ki bana; öyle incitici, öyle hoyrat olabiliyor ki herkes…

    İbo`yu bilmeme şaşırmadınız, ama Metallica`yı ve Kafka`yı biliyor olmam ilginç gelmiştir size belki. Olgunlar Sokak`taki seyyar kitapçılardan kitaplar alıyorum. Milena`ya Mektuplar`ı okudum Kafka`dan, diğerlerini de okuyacağım. Birçok kitap okuyacağım ben; Nietzsche`nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını çok merak ediyorum mesela, bir de Oruç Aruoba`nın şiirlerini. Keşfetmem, okumam, sorgulamam gereken öyle çok yazar, hikaye, roman ve şiir var ki…

    Kitapçılar bile önyargılı bana; emeği, vicdanı, barışı savunanlar bile beni gördüklerinde kıyıcı sözler söyleyebiliyorlar ve eminim onlara ürkütücü geldiğimden.

    İkinci el kasetlerim var; Metallica kasetim de var, Fikret Kızılok kasetim de. Annem, beni dayımlara yollarken teybi bana verdi,”sıkıldıkça müzik dinle, ama sesini kıs ha” dedi. Şimdilerde teybi son ses açıyorum Metallica`yı dinlerken!

    Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Beni nefretle bakarken göremezsiniz; kabalaştığıma, etiketler koyduğuma, yaftaladığıma şahit olamazsınız. Bir anlama çabam var; kendimi, annemi ve sizi. Bir öğrenme çabam var; yeryüzünü, doğayı ve evreni. Yazmaya da başlayacağım; sevgisizliği yazacağım önce çöp kutularından topladığım kağıtlara ve sevgisizliği yazdığım kağıtlar geri dönüşüme gidip sevgi olarak dönecek aramıza. Sevgi`li insan dostlarım olacak kağıtlarda diriliveren; sevgiyle var olan canlar, kardeşler, halklar…

    Kendimle ilgili bir çok projem var. Mahkemeye başvurup adımı değiştireceğim. Ali Haydar mı olsa adım diye düşünüyordum, vazgeçtim; adım Özgür olacak benim.

    Kendime ait bir kütüphanem olacak sonra. Atık kağıtlar topluyor olabilirim; işim gereği tenimden yayılan koku pis gelebilir size ama en sevdiğim koku kitap kokusudur.

    Doğada bir başıma yaşama projem de var. Yoruldum incitilmekten, ötekileştirilmekten, lanetlenmekten. Tabiat Ana`ya sığınmak istiyorum ve bunun için otlarla ilgili kitaplar alıyorum. Otlarla beslenmek, otlarla iyileşmek, otlarla huzur bulmak istiyorum. Doğada bir başıma yaşayacaksam otların bütün kerametlerini bilmem gerekiyor.

    Böbrek yetmezliği var Abbas`ın; benim kardeşim oldu Abbas, kız kardeşlerimin yokluğunda. Ona biz bakıyoruz ve Abbas iyileşmeden Tabiat Ana`nın yanına gitmeyeceğim.

    Kafka kırk bir yaşında ölmüş; onun kadar yaşasam yeter. Kitaplar gibi kokmaktır özgürlük; otlardan sevgi büyüleri yapmak ve toprağa karıştığımda bir gün, Tabiat Ana`nın beni şefkatle anmasıdır…
  • Ben ağıt yazmayı sevmem
    Ölümden değil dirilişten yanayım
    Ölümden değil ölüm sonrasından yana
    Ağıt yazmaktan değil mevlüt yazmaktan yana
  • HAYATA TUTUNMAK NEYDİ ?

    Okumadan geçmeyin lütfen.
    Ağlamadım desem yalan olur, ağladım, ağladımda hiçsizliğime ağladım... Ahh Muhammed can...
    ----------------------------------------------------

    Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Atık kağıtlar topluyorum ve Kızılay`dan Ulus`a kadar üç kez yürüyerek gidip geliyorum her gün. Beş arkadaşımla kalıyorum iki göz odalı bir evde. Onlar atık kağıt toplamıyor; Mevlüt inşaatta çalışıyor mesela, Hüseyin halde hamallık yaparken, Sidar ve Yunus ayakkabı boyacısı. Aramıza bir arkadaş daha katıldı. Adı Abbas. Çalışmıyor o, diyaliz hastası. Abbas`a biz bakacağız.

    On üç yaşından beri kağıt topluyorum Ankara`da. Niğdeliyim. İlkokula başladığım yıl geldik Ankara`ya. Ortaokulu bitirebildim yalnızca; hep takdir alarak geçtim sınıfları. Liseye yazdırmadı babam; sokağa saldı beni çalışıp da işe yaramam için. O gün bugündür sokaklardayım; çizgili, çizgisiz, kareli, beyaz ve rengarenk kağıtlar, kartonlar topluyorum.

    Çalışmaya başladığım yıl babam terk etti bizi. Kumar borcu vardı; çekti gitti bir sabah erkenden. Ben geçindirdim evi. Annem severdi beni, “aslan oğlum” derdi. Yanaklarımı okşardı bazen. Babam gideli dört ay olmuştu; komşular bir adam bulmuşlar anneme. Kumar oynamazmış, namazında niyazında bir adammış. Eşi vefat etmiş. İki kızı varmış adamın. Anneme demiş, “sen kabulümsün, çocukların da kabulüm ama Muhammet olmaz!” Şaşırmış annem, “niye olmazmış Muhammet, o da benim çocuğum” demiş. “İki kızım var; biri on iki yaşında, biri on dört yaşında. Caiz değildir Muhammet`le kızlarımın aynı hane içinde olması” demiş adam. Üç kız kardeşim vardı ve çok düşkündük birbirimize. Annem için kolay olmadı karar vermek. Oturttu beni karşısına bir gece. “Bak Muhammet” dedi, “seni asla bırakmayacağım, ama bir süre dayınlarda kal oğlum.” Sarıldı bana; o ağladı, ben ağladım…

    İmam nikahı kıyıldı, dayımlara geçtiğimin ertesi günü. Haftasına kalmadan annemi, kızlarını ve kardeşlerimi alarak memleketine götürmüş adam, Kastamonu`ya. Dayım dedi, “annenin emanetisin bana, burası senin de evin. Arada bir gelip kalabilirsin Muhammet!”

    On üç yaşındaydım, bana kalacak bir yer de ayarlamamıştı dayım. Komşulardan, akrabalardan kimse demedi bana, “sana yardım edelim” diye. On üç yaşındaydım, Ankara`daydım, bir başınaydım…

    Altı yıldır görmedim annemi ve kardeşlerimi. Bir çok kez niyetlendim Kastamonu`ya gitmeye. Dedim, “kovar beni o adam; göstermez bana ailemi.” Anneme küsüm; istese bana ulaşabilirdi diye düşünüyorum. Çok özlüyorum kardeşlerimi; Hülya`yı, Havva`yı ve Hanife`yi… Domino oynardık dördümüz. Ben bir kere bile kazanmadım; “çocuk onlar, sevinsinler” derdim. Ben de çocuktum oysa…

    Yürürken, kağıt toplarken, sabahtan akşama bitap düşene kadar çalışırken hep yüzlerini seyrediyorum insanların. Mesela, sevgililer geçiyor yanımdan ve erkekler beni görünce daha bir ötemden geçirtiyorlar kadınları. Erkekler, kadınlar, muhafazakarlar, devrimciler, hippiler, İbo dinleyenler, Metallica dinleyenler, Kafka okuyanlar, dua kitapları okuyanlar, türbanlılar, mini etekliler, herkes öyle sevgisiz bakıyor ki bana; öyle incitici, öyle hoyrat olabiliyor ki herkes…

    İbo`yu bilmeme şaşırmadınız, ama Metallica`yı ve Kafka`yı biliyor olmam ilginç gelmiştir size belki. Olgunlar Sokak`taki seyyar kitapçılardan kitaplar alıyorum. Milena`ya Mektuplar`ı okudum Kafka`dan, diğerlerini de okuyacağım. Birçok kitap okuyacağım ben; Nietzsche`nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını çok merak ediyorum mesela, bir de Oruç Aruoba`nın şiirlerini. Keşfetmem, okumam, sorgulamam gereken öyle çok yazar, hikaye, roman ve şiir var ki…

    Kitapçılar bile önyargılı bana; emeği, vicdanı, barışı savunanlar bile beni gördüklerinde kıyıcı sözler söyleyebiliyorlar ve eminim onlara ürkütücü geldiğimden.

    İkinci el kasetlerim var; Metallica kasetim de var, Fikret Kızılok kasetim de. Annem, beni dayımlara yollarken teybi bana verdi,”sıkıldıkça müzik dinle, ama sesini kıs ha” dedi. Şimdilerde teybi son ses açıyorum Metallica`yı dinlerken!

    Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Beni nefretle bakarken göremezsiniz; kabalaştığıma, etiketler koyduğuma, yaftaladığıma şahit olamazsınız. Bir anlama çabam var; kendimi, annemi ve sizi. Bir öğrenme çabam var; yeryüzünü, doğayı ve evreni. Yazmaya da başlayacağım; sevgisizliği yazacağım önce çöp kutularından topladığım kağıtlara ve sevgisizliği yazdığım kağıtlar geri dönüşüme gidip sevgi olarak dönecek aramıza. Sevgi`li insan dostlarım olacak kağıtlarda diriliveren; sevgiyle var olan canlar, kardeşler, halklar…

    Kendimle ilgili bir çok projem var. Mahkemeye başvurup adımı değiştireceğim. Ali Haydar mı olsa adım diye düşünüyordum, vazgeçtim; adım Özgür olacak benim.

    Kendime ait bir kütüphanem olacak sonra. Atık kağıtlar topluyor olabilirim; işim gereği tenimden yayılan koku pis gelebilir size ama en sevdiğim koku kitap kokusudur.

    Doğada bir başıma yaşama projem de var. Yoruldum incitilmekten, ötekileştirilmekten, lanetlenmekten. Tabiat Ana`ya sığınmak istiyorum ve bunun için otlarla ilgili kitaplar alıyorum. Otlarla beslenmek, otlarla iyileşmek, otlarla huzur bulmak istiyorum. Doğada bir başıma yaşayacaksam otların bütün kerametlerini bilmem gerekiyor.

    Böbrek yetmezliği var Abbas`ın; benim kardeşim oldu Abbas, kız kardeşlerimin yokluğunda. Ona biz bakıyoruz ve Abbas iyileşmeden Tabiat Ana`nın yanına gitmeyeceğim.

    Kafka kırk bir yaşında ölmüş; onun kadar yaşasam yeter. Kitaplar gibi kokmaktır özgürlük; otlardan sevgi büyüleri yapmak ve toprağa karıştığımda bir gün, Tabiat Ana`nın beni şefkatle anmasıdır…

    Böyle buyurdu Muhammet!

    ________// Ergür Altan
  • Prof. Dr. Mevlüt UYANIK
    Tarihsel Tahlil

    Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkan vekil tartışmalarını ayrıntısıyla anlatır.  Hz. Ebu Bekir’in tarihte “Sakifetu-Benu Saide” toplantısı diye bilinen tartışmaları aklımızda tutarak, onun seçiminden sonra peygamberimizin defnedilebildiğine dikkat çeker. Karmaşanın boyutu için Peygamberimizin defnine kaç kişi katıldığına bakarsak, iktidarın ne derece yakan bir ateş olduğu ortaya çıkar.

    Hz.Ebu Bekir’e “Allah’ın halifesi” diyenler olmuş, ama o bunu reddetmiş ve peygamberin vekili olduğunu söylemiş.

    Fakat bunu da kabul etmeyenlerin başında Hz.Ali taraftarları (Şia) olduğu malum. Kendilerini “Ehl-i Şurat” yani nefislerini Allah yolunda satanlar olduğunu iddia eden grup, Hz. Ali ve Muaviye çatışmasındaki hakem meselesinden sonra “Harici diye nitelendirilenlerde var. Bunların ana tezi “Harura”da ilan ettikleri üzere, ehil olan herkes devlet başkanı olabileceğiydi. Yaptıkları bir takım yanlış uygulamalardan dolayı harici yani dışlananlar diye nitelendirildiler; siyasi olarak yönetici hakkındaki görüşlerinin tutarlılığı gölgelendi. Bunlara göre Sünni düşüncenin imam seçmek vaciptir ve bu “Kureyş kabilesinden olur” önermesinin hiçbir tutarlığı yoktur fikrindedirler.

    Müslümanlar sadece Araplardan oluşmuyor ki, “niçin Allah’ın başka bir ırk ve dilde yarattığı insanlar Kureyşli birini lider olarak görsünler ki?” diye soran Ayni,  Kureyşlilerinden de imamın Beni Haşim ailesinden olmasını istediğini belirtir.  Peygamberimiz vefat edince en yakın akrabası Abbas ve Hz. Ali kalmıştı, Abbas’ın halifeliğini isteyenler de vardı ve bunların  oluşturduğu hizbe/partiye “Ravendiye” denilir.  Hz. Ali zımnen kabul etmiş gözükse de, özellikle de Hz. Fatma’nın aleni muhalefeti malumdur.

    Hz. Ebu Bekir ölmeden önce yerine Hz. Ömer’i önermiştir.

    O da yaralandığında bir ekip oluşturarak sonraki yöneticiyi seçmelerini istemiştir.  Bunlarda sorumluluktan kaçarak seçme işini kendisini hariç tutması şartıyla Abdurrahman b. Avf’a verdiler. O da üç gün düşünüp Hz. Osman’ı seçti.  Karmaşa da iyice arttı ve nihayetinde şehit edildi. Hz. Ali ihtilalciler tarafından göreve getirildi; ama dönemin Şam valisi Muaviye bunu kabul etmedi. Artık Arapların devlet başkanlığı mücadelesinde iki ana akım vardı. Önce Hz. Ali’nin şehadeti ardından benim “pasif muhalefet önderi” dediğim Hz. Hasan zehirlendi, ardından “aktif muhalefetin önderi” Hz. Hüseyin şehit edildi. Zaten Muaviye sağlığındayken Yezid’i veliaht göstermişti.

    Bu özetleri veren M.Ali Ayni, o zamanda irsi ve müstebit bir monarşi başlamıştı der. Nitekim Emevi saltanatını (661-749) deviren Abbasiler’i de Hz. Ali ve taraftarları kabul etmedi. “Karmati” diye nitelendirilen grup da Abbasilerin hilafetini kabul etmemişlerdi. Velhasıl ilk dönemlerden itibaren farklı yönetim /hilafet tarzları vardı: Abbasiler Bağdat’ta, Fatimiler Mısır’da, Emeviler İspanya’da kendi yönetimlerini (hilafet) kurdular. Bu bilgileri veren Ayni, Mısır Hukukçusu Ali Abdürrazık’ın  İslam ve hükümet kaideleri (1925)  başlıklı eserinden atıf yaparak  hilafet kurumunun ne şer’an ne aklen hiçbir esası olmadığın söyler.

    Öyle gözüküyor ki, İlk dönem İslam tarihi aslında mezhep adı altında siyasal hiziplerin yani partilerin iktidar mücadelesinden ibarettir. Hilafet diye sunulan siyasal güçlerin/grupların/kabilelerin iktidar savaşına din adına kılıf giydirilmesidir. İlahiyat fakültelerinde mezhepler tarihinin önemi buradadır. Bu bilim dalı İslam siyaset biliminin tarihsel sürecini hizipler yani partiler bağlamında inceler. Şimdi felsefenin kaldırılma çabasının yanı sıra mezhepler tarihi derslerinin saatlerinin azaltması ve hilafeti salt bir dini bir başlık gibi inceleyen kelam altına alınma çabalarının gerekçesini bir de bu açıdan düşünelim mi?

    Ve Türkler Müslüman Oldu?

    Abbasiler ile irtibatı kesen Mısır yönetimi bir süre sonra Şii Fatimi hilafetinin merkezi haline geldi. Bunun üzerine Abbasiler Şii Büveyhi devletine  siyaseten direnebilmek için  Müslüman olan Türk beylerinin tecrübelerinden istifade etmeye başladılar. 945-1055 yılları arasında Buveyhi oğulları karşısında oldukça zor durumda kalan Abbasiler Türk komutanlar vasıtasıyla ayakta kaldılar, ama vezir seçimlerinde bile bu komutanların dedikleri oluyordu.

    Bunun nihai noktası Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in devlet olarak Buveyhilere savaş açması ve halifeyi onların etkisinden kurtarmasına kadar devam etti. Tuğrul Bey Türk tarihi ve din devlet ilişkisi açısından son derece önemli bir şahsiyettir, çünkü halifeyi manevi bir yapıya indirgeyen bir tavır aldı.Halife de onun adına sikke bastırdı, hutbe okutturdu. Dolayısıyla önce Abbasi idaresindeki Türk komutanların iktidar içinde iktidar olmaları, ardından Tuğrul beyin resmi statüyü belirlemesi ve halifeyi sadece bir manevi şahsiyete indirgemesi önemlidir.

    Aslında Mısır’da benzer bir durum vardı. Abbasi halifesi Mutez, Mısır’a Tolunoğlu Ahmed beyi vali olarak göndermişti (868) Ahmed bey biraz güçlenince halife Muvaffak zamanında Bağdat ile ilişkilerini tamamen kesmişti. Bir süre Cuma hutbesinde halifenin adı okunduysa da sonradan bu da kaldırılmıştı.  Tolun Oğullarından sonra yine bir Türk olan Ahşid Bey Mısır’a hakim olmuştu. Fatimiler bunlardan sonra hakim olmuşlardır. (973)

    Arap hilafeti Moğolların 1258 yılında Bağdat’ı ele geçirmesiyle en zor anlarını yaşadı.  Hulagu halife Mutasım’ı  ve ailesini yok etti.  Katliamdan sadece küçük oğlu kurtuldu denilir. Öyle midir,, bilinmez ama yine bir Türk  ve Mısır kölemeni olan  Sultan Baybars bu durumu siyaseten değerlendirdi, Hakim isimli bu şahsı halife ilan etti.  Bu bir isimden öteye gitmemiş olsa ki, Mekke ve Medine’deki hutbeler Mısır sultanı adına okundu. Bu duruma son veren Yavuz Sultan selim oldu. 1517 yılında Mısır’ı ele geçirdi. Haremeyn yani Mekke ve Medine’nin anahtarları ona teslime edildi.  Halife Mütevekkili İstanbul’a getirdi. “Dersaadet” ve “Deraliyye” sıfatlarına sahip olan İstanbul artık “Darulhilafetilayye” diye de isimlendirilmeye başlandı.

    Beyin Fırtınası:

    Şimdi Ortadoğu bölgesini ve Mısır’ı bu tarihsel bilgiler ışığında okuyup, günümüzü anlamaya çalışalım, bakalım ne olacak? Bir de Osmanlı padişahının Mısır fethiyle İç Asya ve İran’ın Sünni ahalisinin “İmamu’l-Müslimin” olarak tanıması için hiç kimsenin tasdikine ve takdisine ihtiyaç duymadığını belirtelim. Dolayısıyla tefekkürü Avrasya ve Ortadoğu, Kuzey Afrika olarak genişletelim!

    Yeni Türkiye ve resmen hilafetin ilgası

    Üç Tarz-ı Siyasetin ikinci aşaması olan İslamcılık, hilafetin manevi etkisini bir süre kullanılarak hayata geçirildi. Tabii bunda dönemin Panslavizm öğretisine karşı Türkiye’nin ittifaklarının özellikle Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın Rusya’nın öğretisine karşı geliştirilerek bir bilinçlilik oluşturma çabasının da etkisi vardı.

    Bu politika bir dönem kısmen de olsa etkili olmuştur, ama V. Mehmed Reşad ile birlikte hiç bir hükmü kalmamıştı. Araplar onu tanımıyorlardı. Mekke Emiri Şerif  Hüseyin b. Ali Osmanlı’ya isyan etti. 1993 yılında Ürdün’de bulunduğum sırada Haşimi kabilesi kendilerini Arapların lideri ve ordularını da Ceyşu’l-Muhammed diye nitelendirdiklerini söylersem, bu söylemin etkisini görebiliriz.

    Şerif Hüseyin kendisini 5 Mart 1917 Hicaz Kralı ilan etti. Ardından Türkiye’deki Müslümanları ve orduyu Türk hükümetini devirmeye çağırdı. Eğer böyle yapmazlarsa halifenin ismi hutbelerde okunmayacaktır, dedi. Sonrasını biliyorsunuz. Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. 23 Nisan 1920 tarihinden beri fiilen mevut olan Türkiye bir Cumhuriyet yönetimi olarak 29 Ekim 1923 yılında hukuki şeklini dünyaya ilan etti ve 3 Mart 1924 tarihinde hilafet ilga edilerek, bütün kamuoyuna artık din üzerinden Türkiye’ye yönelik bir tehdite izin verilmeyeceği açıklandı. (Mehmet Ali Ayni, Milliyetçilik,



        

     

     
  • Kim ne derse desin ben Orhan Pamuk'un eserlerini okumayı seviyorum ve okuduğum her kitabından sonrada yazarlığına duyduğum hayranlık  katlanarak büyüyor.
    En son okuduğum kitabı; "Kafamda Bir Tuhaflık " sonrasında diğer kitaplarında da verdiğim tepki olan;
    -bu adam bu kitabı nasıl yazabilmiş? oldu. Bu sorunun benim açımdan tam cevabı ise gerçek bir romancı olmak tam olarak bunu yapabilmektir.

    Kitabın konusu ise köyden babasıyla İstanbul' a hem çalışıp hem okumaya gelen dünyalar iyisi, naif, ürkek, dürüst, çalışkan ve iyimser Mevlüt'ün ve çevresinin hayatta kalabilme mücadelesidir.
    1962 -2012 yılları arasındaki İstanbul'da yaşanan kentsel ve toplumsal değişimleri anlatmanın yanısıra ülkede ve Dünya'da yaşanan siyasi ve önemli olaylar (aklınızdan  film şeridi gibi geçip duruyorlar) kitabın arka fonunu oluşturmaktadır.
    O yıllarda Anadolu'dan İstanbul'a çalışmaya gelenlerin İstanbul'un sırtlarındaki boş arazileri çevirip gece kondu dikip bu arazi benim dedikleri zamanları ve olayları tam olarak vermiş, bunlar gerçekler sadece Orhan Pamuk kitapta isimleri Kültepe ve Duttepe diye değiştirerek vermiş.(Yazar kitap için bu semtlere gidip birçok röportaj yapmıştır.)
    Yani anlayacağınız bu kitap Nişantaşı kitabı değil onun yerine İstanbul'un sırtlarındaki yoksul semtlerin ve hayatta kalmaya çalışan insanlarının kitabıdır.

    Karakterler ise çok başarılı ve hikayenin içinde olmakla kalmayıp anlatıcı rolü de üstleniyorlar Orhan Pamuk kendileri ile ilgili kritik  yerlerde sözü onlara bırakıyor buda romanın gerçekliğini daha da artırıyor.

    Son olarak; Orhan Pamuk bu kitabın en çok emek verdiği kitap olduğunu, altı yılda bitirdiğini ve "Amacım bu şehri 1 milyondan 15 milyona çıkaranların gözünden İstanbul'u görmektir." diye ifade etmiştir.

    Herkese bol kitaplı ve keyifli günler dilerim.
  • İşte Orhan Pamuk romanı diye buna denir. En son yazarın Kırmızı Saçlı Kadın kitabını okumuştum ve cok begenmemistim. Buna karşın Kafamda Bir Tuhaflık Var, karakterlerin samimiyeti, her gün sokakta gördüğümüz insanlardan oluşu, diyaloglarin sahiciligi, tarihi olaylara ufaktan vurgusu, olayın geçtiği mekanların ve olayların kahramanların başarılı tasviri harikaydi.

    Kitapta kahramanımız Mevlüt, küçük yaşta babasının yanında Istanbul'da yaşamaya, calismaya başlıyor. Yapmadığı is kalmıyor Mevlut'ün. Yogurtculuk, nohut-pilavcilik, dondurmacilik, garsonluk, otopark bekçiligi ... Ama Mevlüt en çok geceleri İstanbul sokaklarını arsinladigi işini yani Bozacılığı seviyor. Sokakları arsinlarken aslında düşüncelerini arsinliyor. Yaşamında her zaman gördüğü ve kafasında yer eden tuhafligi arsinliyor. Aynı zamanda oldukça duygusal bir karakter Mevlüt. Düğünde gördüğü hatta sadece gözlerini gördüğü bir kıza iki sene mektuplar yazan bir karakter.

    Sözün kısası Mevlüt, aslında sensin, benim veya o. Mevlüt bu topraklardaki sıradan bir herkes. Resmi görüş de şahsi görüş de aynı ve doğru; kalbin niyeti de aynı ve doğru dilin niyeti de..
  • Mevlut kırk yıldır bildiği, ama açıkça farkında olmadığı gerçeği şimdi açıkça anladı: Şehrin sokaklarında geceleri gezmek Mevlut’a kendi kafasının içinde geziniyormuş duygusu veriyordu.