Bu kitap epey uzun zaman listemde kaldı. Yaklaşık iki yıl da okunmayı bekledi. Sonra bir tatil zamanı, kendini elimde bulup büyük bir keyifle okundu. 1960’larda başlayan kitap geçmişe bir yolculuk yaparak 1930’lu yıllara, büyük buhran sonrası New York’a gidiyor. Şehir hayatının hem güzelliklerini hem de diğer yandan güzel olmak için kendini zorlayan diğer kesimi gözler önüne seriyor. Yırtmaya çalışan daha doğrusu sınıf atlamaya çalışan bir grup gencin öyküsünü oldukça keyifli bir dille anlatıyor. Kitabı okurken kendimi siyah beyaz harika bir Amerikan filmi izliyor gibi hissettim. Kitabın baş kahramanı bir kadın. Onun dilinden anlatılıyor tüm öykü. Fakat şaşırtan, yazarı bir erkek. Bir erkek gözünden oldukça başarılı bir kadın konuşmuş. Ben bu kitabı okuyunca çok büyük keyif aldım, tavsiye ederim.
Tiyatro sahnesindeki dekorlar gibi, diye düşündü adam, kolayca kaldırabiliyor ama ne aptallıktı bu, hayatın dekorlarını toplarken, hayatın armağanlarını toplayamıyordu…
Tanrı’dan böyle öğrenmişlerdi kontrol etmeyi ve hakim olmayı hayata. Bilmiyorlardı ki tanrı gibi olmak değil tanrının sunduğu hayatı yaşamak daha keyifliydi…
Dalışta meditasyon yapmış gibi oluyorum. Suyun altında ağırlıksız ortamdayim, dünyanın geri kalanıyla aramda hiçbir sınır yok. Okyanusla mükemmel bir birlik halinde, su damlalarının arasında bir su damlasıyım. Ve bu durumdayken bütün sorularımın cevapları beliriyor, üstelik hiç düşünmeme gerek kalmadan.