• Tevfik Fikret, Türk şair, öğretmen, yayıncı. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecinde yetişti. Servet-i Fünûn topluluğunun lideri olan Tevfik Fikret, devrimci ve idealist fikirleriyle Mustafa Kemal başta olmak üzere dönemin pek çok aydınını etkiledi. Türk edebiyatının Batılılaşmasında büyük pay sahibidir.
    Doğum tarihi: 24 Aralık 1867, İstanbul
    Ölüm tarihi ve yeri: 19 Ağustos 1915, İstanbul
    Defin tarihi ve yeri: Aşiyan Mezarlığı, İstanbul
    Eş: Nazime Fikret (e. 1890)
    Çocuklar: Haluk FikretEserleri

    Eserleri
    Rübâb-ı Şikeste (1900)
    Tarih-i Kadim (1905)
    Haluk'un Defteri Tevfik Fikret'in ikinci şiir kitabı (1911)
    Rubabın Cevabı (1911)
    Şermin (1914)
    Hasta Çocuk
    Sis
    Millet Şarkısı
    Doksan Beş'e Doğru
    Han-ı Yağma
    Balıkçılar
    Haluk'un Çocukluğu
    Rübab-ı Cevab
    Bir İçim Su
  • Devletse de, kanunsa da, artık yeter olsun;
    artık yeter olsun bu deni zulm ü cehâlet...
  • Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa,
    hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;
    göz yumma güneşden, nekadar nûru kadarsa
    sönmez ebedi, her gecenin gündüzü vardır.
  • Yılın şarkısı çıktı çıkmadı, şuydu buydu tartışmalarına son noktayı Ankaralı Turgut koydu...

    Yılın şarkısını Ankaralı Turgut yaptı.
    Şaka falan yapmıyorum...
    “Vekilime Kaymak Lazım” yılın şarkısıdır.
    Dillere düşecektir, en çok indirilecektir, en çok dinlenecek çalınacaktır, en çok telefon melodisi olacaktır...
    Çünkü bu şarkıda her şey var...
    Eğlenceyse eğlence; Ankaralı’nın klasik oynak müziği var şarkıda.
    Mizahsa mizah...
    Şarkıda önce “Kaymak lazım kaymak lazım, vekilime kaymak lazım” diyor...
    Sonra “Afyon’dan vekilime taze taze kaymak lazım” diyerek olayı toparlıyor Ankaralı Turgut...
    Bundan güzel mizah mı olur.
    Kahkahalarla dinledim şarkıyı.
    Muhalefetse muhalefetin kralı var.
    “Sürünmek ölmek bize/Lüks hayat vekilim size
    Kuru ekmek soğan bize/Ballı muzlu kaymak size” diyor Ankaralı Turgut.
    Çiftçinin, esnafın halinin ne olacağını soruyor.
    Sonra yine ekliyor; “Kaymak lazım kaymak lazım, vekilime kaymak lazım”.
    Peki bu şarkıya kızan milletvekili çıkar mı?
    Umarım çıkmaz.
    Meclis’in yüceliğinden girip, milletin vekiliyle dalga geçilemeyeceğinden dem vuranlar olabilir parlamentoda...
    Ama hiç şüphe etmesinler vekili oldukları millet bu şarkıyı çok sevecek.
    Yılın şarkısı budur, bu haftadan itibaren de en çok konuşulan şarkı olacaktır.

    Olay şarkının sözleri

    Yoğurt süt ayran bize/Ballı kaymak vekilim size
    Çok çalıştınız başkanım/Taze taze kaymak size
    Alman lazım yemen lazım/Sonra farkı görmen lazım
    Afyondan vekilime/Taze taze kaymak lazım
    Kaymak lazım kaymak lazım/Vekilime kaymak lazım

    Esnafın hali ne olacak/Kime hesap sorulacak
    Çiftçinin hali ne olacak/Kime hesap sorulacak
    Ne kap kaldı ne kap kacak/Bu millete kim bakacak
    Alman lazım yemen lazım/Sonra farkı görmen lazım
    Afyondan vekilime/Taze taze kaymak lazım
    Kaymak lazım kaymak lazım/Vekilime kaymak lazım

    Sürünmek ölmek bize/Lüks hayat vekilim size
    Kuru ekmek soğan bize/Ballı muzlu kaymak size
    Alman lazım yemen lazım/Sonra farkı görmen lazım
    Afyondan vekilime/Taze taze kaymak lazım
    Kaymak lazım kaymak lazım/Vekilime kaymak lazım
  • Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum
    İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı bu sefer epey öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...galeano-aynalar.html

    Ayna ayna söyle bana var mı benden daha ırkçısı, kadın düşmanı, bilim karşıtı, para kölesi bu dünyada?

    Eduardo Galeano - Aynalar kitabı 1000kitap 2. İstanbul Buluşması için oylama usulüyle belirlenmiş kitaptır.

    Küçüklüğünüzde ya da etrafınızdaki eğlence mekanlarında mutlaka görmüşsünüzdür sizi olduğunuzdan şişman, zayıf, uzun ya da kısa gösteren aynaları... Bu "olduklarından farklı görünme" konusu bana bu incelemeyi yazma konusunda da küçük bir ilham oluşturdu. Galeano aslında Kuzey Amerika, İngiltere ya da diğer Avrupa ülkelerini Aynalar kitabında bahsettiği konularla iğneleyici bir dille eleştirirken aslında bu kıtalarda halkını kapitalist bir düzenle yönetmeye alışmış liderlerin, iktidarların ve diktatörlerin ülkelerinin masum görüntülerinin altında yatan şeytani ve göründükleri gibi masum olmayan geçmişlerini hatırlatmak istemişti.

    Güzel şeylerin olduğu ve insanların mutlu hissetmeye başladığı anda, Orfe'nin lirini çaldığı ve etrafındaki insanları dans ettirmeye hazırlanıp farklı bir şeyler yapmaya kalkıştığı sırada sanki tepelerinde beliren bir Zeus kitabın 49. sayfasında da "Zeus bir yıldırım gönderdi ve bu küstahlıkların yazarını ikiye biçti." belirtildiği gibi insanların mutlu olmalarını istemiyor gibiydi.

    Dünyada herkes kadın ve bilim düşmanı, farklı düşüncelere kapalı olmaya başlamışken ortaya çıkan Erasmus, Galileo, Rembrandt, Hypatia, More, Kopernik gibi aydın isimler kilisenin hakimiyetinde olan dönemlerde belirttikleri bilimsel ve o zamanki zihniyete göre ütopik düşünceleriyle aslında çok büyük bir cesaret ve özgüven oyunu oynuyorlardı. Ama kilisenin onların ağzını kapatması tabiri caizse "KİLİSELENMELERİ" çok da geç olmadı.

    Aslında Galeano dünyanın kanayan yarası olan kölelik konusunun üzerine fazlasıyla eğilmeyi amaçlamıştı. Onun 170. sayfada yazdığına göre Afrika köle satıp silah satın alıyordu: kol gücünü şiddetle değiş tokuş ediyordu. Böylelikle Afrika tam bir zenci köle üretim makinesine dönüşmüştü.

    Galeano'nun düşüncelerine paralel olarak Lord Byron daha 19. yy'ın başlarında bir söz söylemişti ki bu cümlesi tam da Aynalar kitabında anlatılan şeyleri doğrular nitelikteydi : "Günümüzde artık insan üretmek makine üretmekten daha kolay." Ford Sistemi'ndeki üretim sistemi gibi kapitalizmi çağrıştıran düzenler aslında zenci köleleri, köleleşmek için üretilen ve yaşatılan insanları bir üretim makinesinde görmeye benziyordu. Parayla köle satın alınıyor fakat sonucunda daha da çok para kazanılıyordu. Zaten böyle Avrupa'daki Sanayi Devrimi ya da Amerika'daki bütün o teknolojik gelişmelerin temeli atıldı.

    İşgalci patronlar ve para babaları daha çok para kazanmayı arzu ettikleri, yerel insanların yaşadığı ve hiç keşfedilmemiş yerlerin bulunduğu ülkelere giderken aslında bu yerel insanların ağızlarına resmen para tıkayarak onları bir bakıma susturuyor ve böylelikle sadece kendilerine çalışılması için kalplerini çalıyordu.

    Kadın yasağın kelime karşılığıydı zaten... Zevklerden, yaşama, düşünce ve fikirlerini özgürce belirtme hakkından, ötekileştirilememelerden, istedikleri gibi giyinmelerinden, bilimsel icatlardan, sevinç, duygu, eğlence gibi bütün manevi haklardan kadınların arınması gerekiyordu. Bu nedenle kadın denilen bu illet görüldüğü yerde susturulmaya çalışılıp kilise tarafından çarmıha asılan bir tarihsel sembol haline getirilmeliydi. Galeano da zaten tam olarak bunların farkındalığını kazandırmak istiyordu.

    Liderlerin ve para babalarının dünya yansa da umurlarında değildi zaten. Onlar köleleriyle beraber saydıkları paranın keyfini sürerken birileri zaten onlara o sıralarda para kazandırıyordu.

    Galeano aslında hiç kimsenin duymak istemeyeceği, ışık tutulmamış konulara bir fener niteliği olma özelliğini anlatmaya çalışırken dünyada her şeyin erkekleştirilmeye ve kadınsızlaştırılmaya başladığı yerde bir farkındalık yaratmaya çalışıyordu.

    Kapitalizmin nasıl yok edilebileceğine dair ütopik bir öneriydi Muse'un Animals şarkısı. https://www.youtube.com/watch?v=tFG_5PBl2K8 Belki de Galeano da bir Muse hayranıydı, kim bilir?

    10 puan üzerinden verdiğim 7 puana ve eleştirilerime gelecek olursak; puan kırdığım yerler aslında Galeano'nun bu emek dolu kitabının genel aurasına gölge düşürmeyecek şekildeydi. Fakat Türkler ve Osmanlı Devleti gibi konulardan neredeyse hiç ve Atatürk, Dostoyevski gibi dev isimlerden hiç bahsedilmemiş olması benim 1 puanı kırmama yetmişti.

    Bir dine bağlanıp da huzuru bulmaya çalışan, kendisini ve hayatını sorgulamaya adayan insanları Celal Şengörcül bir üslupla eleştiren, yüzlerce sayfalık kutsal kitaplardan tek cümlelik alıntılar cımbızlayarak sadece "Öldür." kelimesine odaklı IŞİD gibi bir mantıkta bazı bölümler hazırlayan bir Galeano vardı bazen karşımda, bu yüzden de 1 puanı gitmişti. Ayrıca üç din aracılığıyla günümüz dünyasına hükmeden bir Tanrı'yı Hristiyanlık gibi bir dinle açıklamaya çalışıp, Hz. İsa'yı anlattığı bölümlerde onun Tanrı'nın oğlu olduğunu belirtmesi de bir eksiklikti benim için. Çünkü Markos 10:18'de "Bana neden iyi diyorsun? Tanrı dışında kimse iyi değildir." ve Markos 12:29'da "İsa şöyle karşılık verdi: ‹‹En önemlisi şudur: ‹Dinle, ey İsrail! Tanrımız Rab tek Rab'dir." ya da Nisa Suresi 171. ayette "Allah üçtür demeyin. Kendiniz için hayırlı olmak üzere (bundan) vazgeçin. Allah, ancak bir tek tanrıdır. O, herhangi bir çocuğu bulunmaktan münezzehdir." gibi alıntılarla belirtildiği gibi aslında teizme bağlı kutsal kitaplar ve İncil'in de bazı kısımları açıkça Hz. İsa ile Tanrı'nın ayrımını net bir şekilde ortaya koyuyordu.

    Ermeni Soykırımı gibi bir konudaki görüşünü tek bir millet üzerinden ofansif olarak biraz da taraflı bir şekilde değerlendirerek aslında System of a Down'ın yazdığı https://www.youtube.com/watch?v=X-bNqBjKrQI Holy Mountains adlı şarkıda belirtilen tepki ve eleştiri kültürünün epey bir aşağısında kalıyordu. Evet, Holy Mountains şarkısı Türklere de yazılmıştı fakat onları yurtlarından atmak isteyen İngilizlere, Fransızlara, Ruslara, Aras'ın etrafında yaşayan diğer boylara karşı da bir seslenişti. Siyasi anlamda baktığımız şeylere aslında edebisel ve müzikal anlamda bakmayı bilmiyorduk. Sırf siyasi görüşlerimiz ve kabarık milliyetçi duygularımız yüzünden bir kitabı, bir düşünceyi, bir fikri, bir müziği, yani aslında bir emek bütününü kolayca çöpe atabiliyorduk. Aynı Galileo, Rembrandt, More, Hypatia, Erasmus ve Kopernik'e zamanında yaptığımız gibi.

    Geriye kalan 1 puan ise kitabının adına "Neredeyse Evrensel Bir Tarih" denilip de aslında dünyasal bir tarih ortaya koymuş olunmasındaydı. Çünkü dünya dışında herhangi bir gezegenden, noktanın da noktası kaldığımız evrende ne uzaydan ne de başka hiçbir yerden, Neil Armstrong'dan, Yuri Gagarin'den, uzay ve evren araştırmalarından, 1971'de doğan ve aslında Harari'nin de kitabının başlığında belirttiği gibi bir bakıma "Yarının tarihi"ni yazacak olan Elon Musk'dan bahsedilmemişti. Bu yüzden kitap "Neredeyse Dünyasal Bir Tarih" olarak adlandırılmalıydı.

    Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun ve aydınlandın! Keyifli okumalar dilerim.
  • Nazım Hikmet'ten okuduğum ikinci kitapla karşınızdayım. Bu seferki yolculuğum 1930-1940 yıllarına oldu. O dönemdeki ezen-ezilen, zengin-fakir, çatışmalarını iç içe harmanlamış Nazım Hikmet. Marksizm etkisiyle şiirlerdeki müzikli ahenki okurken hemen tanıyorsunuz. Makinelerin sesini...
    Bu eserin ilk bölümü "Benerci Kendini Niçin Öldürdü?" adlı bölümdür.
    Benerci Hindistan'da yaşamaktadır. Fakat o ülkesinin o anki durumundan memnun değildir ve bunu düzeltmek için elinden geleni yapmak için uğraşır. O Hindistan'daki İngiliz Emperyalizm'den halkı uyarmaya çalışarak ülkedeki sosyalizm akımını n daha da tanınmasını ister. Ülkesinin özgür bir ülke olması için çalışır. Bunun için toplantılar yapılırken, İngiliz casusları onları tutuklar ve Benerci serbest kalır. Benerci serbest kalınca arkadaşları onunla görüşmek istemez çünkü o mimlenmiştir. İngilizler artık onu takip etmeye başlamıştır. Bu sırada sevdiği kızın ingiliz casusu olduğunu öğrenir ve aranacak kişilerden isminin karalandığını görür. Bu duruma dayanamayan Benerci sevgilisini terk eder. Her şey üst üste gelmiştir ve o kendini öldürmek ister. Fakat bu durumdan da vazgeçer. En iyi arkadaşı halkı ayaklandırmak için konuşma yaparken onu fark eder ve ona taş atar. En iyi arkadaşı verem olur ve bu sırada Benerci onu bir yerde saklar. Bu sırada arkadaşı bir kitap yazar ve bu kitabı bitiremeden miting de rahatsızlığı ilerlediği için ölür. Bu kitabı Benerci hapishanede tamamlar ve artık yaşlandı Benerci! Hapishaneden çıktığında kendini öldürmeye karar verir.
    "II
    Dikine mustatil bir apartımanın
    en üst katında
    dört köşe bir oda.
    Perdesiz pencereler.
    Pencerelerin dışında yıldızlı geceler.
    Genç adam
    alnını dayamış cama.
    Ben, romanın muharriri
    diyorum ki genç adama:
    — Delikanlım!.
    İyi bak yıldızlara,
    onları belki bir daha göremezsin.
    Belki bir daha
    yıldızların ışığında
    kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..
    Delikanlım!.
    Senin kafanın içi
    yıldızlı karanlıklar
    kadar
    güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
    Yıldızlar ve senin kafan
    kâinatın en mükemmel şeyidir.
    Delikanlım!.
    Sen ki, ya bir köşe başında
    kan sızarak kaşından
    gebereceksin,
    ya da bir darağacında can vereceksin.
    İyi bak yıldızlara
    onları göremezsin belki bir daha...
    Delikanlım!.
    Belki beni anladın,
    belki anlamadın.
    Kesiyorum sözümü.
    İşte kapı açıldı
    geldi beklenen kadın..
    «— BEKLETTİM Mİ?»
    «— ÇOK...
    Ama zarar yok..»
    Kadın
    yakaladı genç adamı
    elinden.
    Genç adam
    yakaladı kadını belinden.
    Bir yumrukta kırdı camı.
    Oturdular pencerenin içine.
    Sarktı ayakları gecenin içine...
    Işıklı bir deniz dibi gibi
    başlarında, sağda, solda gece yanıyor.
    Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor..
    Sallanıyor ayakları
    sallanıyor ayakları...
    ........... DUDAKLARI ......
    Sevmek mükemmel iş delikanlım.
    Sev bakalım...
    Mademki kafanda ışıklı bir gece var,
    benden izin sana,
    seeeeev
    sevebildiğin kadar... "

    "I.
    Gözüme altın bir damla gibi akan
    yıldızın ışığı,
    ilkönce
    boşlukta
    deldiği zaman karanlığı,
    toprakta göğe bakan
    bir tek göz bile yoktu...
    Yıldızlar ihtiyardılar
    toprak çocuktu.
    Yıldızlar bizden uzaktır
    ama ne kadar uzak
    ne kadar uzak...
    Yıldızların arasında toprağımız ufaktır
    ama ne kadar ufak
    ne kadar ufak...
    Ve Asya ki
    toprakta beşte birdir.
    Ve Asya'da
    bir memlekettir Hindistan,
    Kalküta Hindistan'da bir şehirdir,
    Benerci Kalküta'da bir insan...
    Ve ben
    haber veriyorum ki, size:
    Hindistan'ın
    Kalküta şehrinde bir insanın
    yolu üstünde durdular.
    Yürüyen bir insanı
    zincire vurdular...
    Ve ben
    tenezzül edip
    başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.
    Yıldızlar uzakmış
    toprak ufakmış
    umurumda değil,
    aldırmıyorum...
    Bilmiş olun ki, benim için
    daha hayret verici
    daha kudretli
    daha esrarlı ve kocamandır:
    yolu üstünde durulan
    zincire vurulan
    İ N S A N . . .

    "Yanılmayan yalnız tembeldir, budalalardır. İş yapan yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir."

    "ŞARKILARIMIZ

    Şarkılarımız
    varoşlarda sokaklara çıkmalıdır.
    Şarkılarımız
    evlerimizin önünde durmalı
    camlara vurmalı
    kapıların ellerini sıkmalıdır,
    sıkmalıdır
    acıtana kadar,
    kapılar
    bağlı kollarını açana kadar...

    Biz anlamayız
    tek ağzın türküsünü.
    Her matem gecesi
    her bayram günü,
    şarkılarımız
    bir gaz sandığını yere yıkarak
    sandığın üstüne çıkarak
    kocaman elleriyle tempo tutmalıdır.
    Şarkılarımız
    çam ormanlarında rüzgar gibi bize kendini
    hep bir ağızdan okutmalıdır!!.

    Şarkılarımız
    ön safta en önde saldırmalıdır düşmana.
    Bizden önce boyanmalıdır
    şarkılarımızın yüzü kana..

    Şarkılarımız
    varoşlarda sokaklara çıkmalıdır!
    Şarkılarımız
    bir tek yüreğin
    perdeleri inik
    kapısı kilitli evinde oturamaz!.
    Şarkılarımız
    rüzgara çıkmalıdır..."

    "MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN
    VE HANIMELLERİ

    O mavi gözlü bir devdi.
    Minnacık bir kadın sevdi.
    Kadının hayali minnacık bir evdi,
    bahçesinde ebruliii
    hanımeli
    açan bir ev.
    Bir dev gibi seviyordu dev.
    Ve elleri öyle büyük işler için
    hazırlanmıştı ki devin,
    yapamazdı yapısını,
    çalamazdı kapısını
    bahçesinde ebruliiii
    hanımeli
    açan evin.
    O mavi gözlü bir devdi.
    Minnacık bir kadın sevdi.
    Mini minnacıktı kadın.
    Rahata acıktı kadın
    yoruldu devin büyük yolunda.
    Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
    girdi zengin bir cücenin kolunda
    bahçesinde ebruliiii
    hanımeli
    açan eve.
    Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
    dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
    bahçesinde ebruliiiii
    hanımeli
    açan ev.. "

    "Orada Tanıdıklarım
    Bir kafes.
    Bir kanarya kuşu.
    Sarı kanatların
    tellere vuruşu.
    Kitaplar, kitaplar,
    Puşkinden Mayakofskiye kadar
    şiir kitapları..
    Kitaplar, kitaplar,
    Felsefe – Diyalektik Materyalizm.
    İktisat – Dört cilt Kapital.
    Bir keman –
    yeni doğmuş bir çocuk gibi yatıyor kutusunda.
    Pencere açık.
    Dışarda şehir –
    ayışıklı uykusunda…
    Gözler.
    Kocaman, berrak, iri,
    iki mavi damla gibi gözleri..
    Kumral
    kıvırcık
    bir sakal.
    Yüzü beyaz…
    Pencere açık.
    Gece.
    Yaz….
    Odada ikimiz.
    Konuşuyor o:
    -“İsterdim ki ben,
    Şarkılarımı söylesinler benim
    el ele tutuşup dönerken
    çocuk bahçelerinde çocuklarımız..
    Duyduğum seslerin en güzelidir –
    bir yaz gecesi –
    dizimde yatan bir çocuğun
    bana yıldızları soruşu..”
    Bir kafes.
    Bir kanarya kuşu.
    Bir keman –
    yeni doğmuş bir çocuk gibi yatıyor kutusunda.
    Pencere açık.
    Dışarda şehir –
    ayışıklı uykusunda.
    Odada ikimiz.
    Konuşuyor o:
    -“İsterdim ki ben,
    bir kitap bekçisi olayım
    camları güneşli bir kitap evinde.
    Duyduğum zevklerin en doyulmazıdır –
    yıldızlı cenup denizlerinin alevinde
    sabahlar gibi
    sevilen bir kitap başında sabahlamak….”
    Kitaplar, kitaplar,
    Puşkinden Mayakofskiye kadar
    şiir kitapları.
    Felsefe – Diyalektik Materyalizm.
    İktisat – Dört cilt Kapital.
    Gözler.
    Kocaman, berrak, iri,
    iki mavi damla gibi gözleri.
    Duvarda bir tabanca –
    N A G A N T ..
    Pencere açık.
    Dışarda yaz.
    Gözler.
    Yüzü beyaz.
    İkimiz.
    Konuşuyor o:
    -“Öldürüyorum.
    Öldürüyorum.
    Öldürüyorum.
    Boşalan bir çuval gibi devrildiklerini görüyorum.
    İş ağır.
    Fakat….”
    Duvarda bir tabanca –
    N A G A N T ..
    İkimiz.
    Konuşuyor o:
    -“Kalbini, kellesini, bağrını
    – TEK KELİME –
    inkilaba verenler
    taşırlar bizde yükün en ağırını.
    Öldürüyorum.
    Devrildiklerini görüyorum…
    Halbuki ben
    çocuklarımız el ele tutuşup dönerken
    şarkılarımı….
    Ben..
    Bir kitap evinde…
    Yıldızlı cenup denizlerinin alevinde
    sabahlar gibi
    sevilen bir kitap başında sabahlayım…”
    Yüzü beyaz.
    Pencere açık.
    Gece.
    Yaz.."

    "GİDEN
    Camların üstünde gece ve kar.
    Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar -
    uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor.
    İstasyonun
    üçüncü mevki bekleme salonunda
    siyah başörtülü,
    çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor.
    Ben dolaşıyorum...
    Gece ve kar - pencerelerde.
    Bir şarkı söylüyorlar içerde.
    Bu, giden kardeşimin en sevdiği şarkıydı.
    En sevdiği şarkı...
    En sevdiği...
    En......
    Kardeşler, bakmayın gözlerime
    ağlamak geliyor içimden...
    Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar -
    uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor.
    İstasyonun
    üçüncü mevki bekleme salonunda
    siyah başörtülü,
    çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor..
    Gece ve kar pencerelerde.
    Bir şarkı söylüyorlar içerde!.."

    "Ses
    Çeneni avuçlarının içine alıp,
    duvara dalıp
    kalma!.
    Çeneni avuçlarının içine alma!.
    Kalk!
    Pencereye gel!
    Bak!
    Dışarda gece bir cenup denizi gibi güzel,
    çarpıyor pencerene dalgaları..
    Gel!
    Dinle havaları:
    havalar seslerin yoludur,
    havalar seslerle doludur:
    toprağın, suyun, yıldızların
    ve bizim seslerimizle...
    Pencereye gel!
    Havaları dinle bir:
    Sesimiz yanındadır,
    sesimiz seninledir..."

    Taranta-Babu'ya Mektuplar'da, daha iyi bir iş imkanları için İtalya'ya gelen Taranta-Babu'nun eşi, İtalya'daki faşizm etkisinden dolayı tutuklanmıştır. Bu mektuplar, Nazım Hikmet'in arkadaşının Roma'da bir pansiyondaki bir odada kalmasıyla, odadaki gönderilmeyen mektupları bulmasıyla ortaya çıkar.

    "TARANTA - BABU'YA
    BEŞİNCİ MEKTUP

    Görmek
    işitmek
    duymak
    düşünmek
    ve konuşmak
    koşmak alabildiğine
    başı dolu
    başı boş
    koş-
    -mak...
    Hehehey TARANTA - BABU
    hehehey
    yaşamak ne güzel şey
    anasını sattığımın
    yaşamak ne güzel şey..
    Düşün beni
    kollarım, senin üç çocuk doğurmuş
    geniş kalçalarındayken...
    Düşün sıcak...
    Düşün kara bir taşa damlıyan
    çırılçıplak
    bir su sesini...
    İstediğin yemişin
    rengini, etini, adını düşün...
    Gözdeki tadını düşün
    kıpkırmızı güneşin
    yemyeşil otun
    ve koskocaman
    masmavi bir çiçek gibi açan
    ay ışığının...
    Düşün TARANTA - BABU!
    İnsanoğlunun yüreği
    kafası
    kolu
    yedi kat yerin altından
    çekip çıkarıp
    öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki
    kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,
    yılda bir veren nar
    bin verebilir.
    Ve dünya öyle büyük,
    öyle güzel
    öyle sonsuz ki deniz kıyıları
    her gece hepimiz
    yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
    yıldızlı suların
    türküsünü dinleyebiliriz...
    Yaşamak ne güzel şey
    TARANTA - BABU
    yaşamak ne güzel şey...
    Anlıyarak bir usta kitap gibi
    bir sevda şarkısı gibi duyup
    bir çocuk gibi şaşarak
    YAŞAMAK...
    Yaşamak:
    birer birer
    ve hep beraber
    ipekli bir kumaş dokur gibi...
    Hep bir ağızdan
    sevinçli bir destan
    okur gibi
    YAŞAMAK..

    . . . . . . . . . . .
    . . . . . . . . . . . . . . .
    YAŞAMAK..
    Ne acayip iştir ki
    bu ne mene gidiştir ki TARANTA - BABU
    bugün bu
    «bu inanılmıyacak kadar güzel»
    bu anlatılamıyacak kadar sevinçli şey:
    böyle zor
    bu kadar
    dar
    böyle kanlı
    bu denlü kepaze... "

    Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı, vatanı için ölen bir kişiden bahseder.

    "6.
    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir denizde bir yelkenli
    yapyalnızdı yıldızlarla.
    Yıldızlar sayısızdı.
    Yelkenler sönüktü.
    Su karanlıktı
    ve göz alabildiğine dümdüzdü.
    Sarı Anastasla Adalı Bekir
    hamladaydılar.
    Koç Salihle ben
    pruvada.
    Ve Bedreddin
    parmakları sakalına gömülü
    dinliyordu küreklerin şıpırtısını.
    Ben:
    — Ya! Bedreddin! dedim,
    uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
    yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
    Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
    Ve denizin içinden
    gürültüler duymuyoruz.
    Sade bir dilsiz, karanlık su,
    sade onun uykusu.
    Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
    güldü,
    dedi:
    — Sen bakma havanın durgunluğuna
    derya dediğin uyur uyur uyanır.
    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
    gidiyordu Deliormana
    Ağaçdenizine... "

    " — Ahmed, demiştim, bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun.
    Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde, Ahmed, «millî gurur» terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış, onu suratımda şaklatmış ve demisti ki:
    — Evet, biraz da millî bir gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. Millî gurur! "
    ...
    " — Evet, demişti, bizim muhitimiz de Bedreddin'i, Börklüce Mustafa'yı, Torlak Kemâl'i, onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için, ben şuurlu Türk proleteri, millî bir gurur duyuyorum. Millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz.» "