Hakikat işlevselse kabul edilebilir
--- Giriş: İnsan Neden Gerçeği Olduğu Gibi İstemez? İnsan kendini “akıl sahibi” bir varlık olarak tanımlar. Tarihini de ilerleme, bilinçlenme ve rasyonelleşme üzerinden okur. Oysa bu anlatı büyük ölçüde bir yanılsamadır. Çünkü insanın hayatını belirleyen temel güç akıl değil, katlanabilme kapasitesidir. İnsan neye inanacağını, neyi doğru kabul edeceğini çoğu zaman düşünerek değil, dayanabileceği kadarını seçerek belirler. Hakikat burada sorun çıkarır. Çünkü hakikat çoğu zaman rahatlatmaz; sarsar. İnsana anlam vermez; anlamı söker. Bu yüzden insan, gerçeği olduğu gibi kabul etmek yerine onu yaşanabilir hale getirir. Gerçeği yumuşatır, parçalara ayırır, hikâyeleştirir, kutsallaştırır ya da şeytanlaştırır. Bu süreç bilinçli bir aldatma değildir; daha çok varoluşsal bir savunma mekanizmasıdır. İnsan, çıplak gerçeklikle uzun süre temas halinde kalamaz. Burada kritik bir kırılma ortaya çıkar: İnsan hakikati aramaz. İnsan, hakikatle yaşayabileceği bir düzen arar. Bu yüzden düşünce sistemleri, dinler, ideolojiler, mitler ve büyük anlatılar ortaya çıkar. Bunların amacı gerçeği açıklamak değil, insanı dağılmaktan korumaktır. Toplumsallık tam olarak burada doğar: ortak yanılsamalar, paylaşılan mitler, kolektif kabuller üzerinden. Akıl ise bu yapının içinde tuhaf bir rol oynar. Akıl özgürleştirici bir araç gibi görünür ama çoğu zaman mitleri yeniden üretmek için çalışır. İnsan rasyonel gerekçelerle irrasyonel inançlarını savunur. Mantık, hakikati açmak için değil, kapatmak için kullanılır. Bu yüzden “aklın sınırları var” söylemi çoğu zaman epistemolojik bir tespit değil, psikolojik bir kaçıştır. İnsan burada iki uç arasında sıkışır: Bir yanda çıplak gerçeklik Diğer yanda yaşanabilir kurgu Toplumlar bu gerilim üzerinde yükselir. Ne tamamen akla dayanabilirler ne de
Bir insan evladı nasıl bu kadar güzel bakıp,gülebilir. ~MMÇ~
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
İnsan her şeye alışır. En korkuncu da budur. -Dostoyevski Belki de bu yüzden okuruz Alışmamak için, Körleşmemek için, İçimizdeki sızıyı kaybetmemek için. Okumak bazen yeni şeyler öğrenmek değildir. Bazen unutmamaktır. Kendini, İnsanı Ve hissetmeyi. Okumak bazen şifadır...
İlim kaybolmadıkça, depremler çoğalmadıkça, zaman kısalmadıkça, fitneler ortaya çıkmadıkça, cinayetler artmadıkça ve elinizde mal çoğalıp taşmadıkça kıyamet kopmaz. Hadis-i Şerif | Buhari, İstiska, 27
Din İslam
Artemis, ormanların ve ayın tanrıçasıydı. Kimseye ait değildi, kimseye söz vermemişti. Dağlarda yaşar, nympha’larıyla avlanır, sessizliği severdi. Onun dünyasında erkek yoktu; çünkü erkekler ya sahiplenir ya hükmetmeye çalışırdı. Artemis ise özgürlüğünü kutsal sayardı. Orion ortaya çıktığında her şey fark edilmeden değişti. O da bir avcıydı ama Artemis’in alıştıklarından değildi. Güçlüydü ama kaba değildi, cesurdu ama kibirli değildi. Artemis’le yan yana yürüyebilen, onun hızına yetişebilen, onun sessizliğini bozmayan tek kişiydi. Birlikte avlandılar. Gün doğmadan yola çıktılar, ay ışığında geri döndüler. Konuşmadan da anlaşabilen iki ruh gibiydiler. Mitler “aşk” kelimesini kullanmaz ama Artemis’in Orion’la birlikteyken daha uzun durduğu, daha çok baktığı, daha az yalnız olduğu söylenir. Artemis kimseye ait olmadı ama Orion’a yakın oldu. Ve bu, tanrılar arasında fark edildi. Apollon her şeyi gördü. Kız kardeşinin değiştiğini, sertliğinin yumuşadığını, kalbine bir bağ dokunduğunu fark etti. Artemis’in özgürlüğünü kaybedeceğinden korktu ya da belki sadece kontrolü kaybetmek istemedi. Ne olursa olsun, müdahale etmeye karar verdi. Bir gün Orion denizde yüzüyordu. Uzakta, dalgaların arasında yalnızca küçük bir karartı gibi görünüyordu. Apollon Artemis’e döndü ve onu kışkırttı. “Şu kadar uzaktaki hedefi vurabilir misin?” dedi. Artemis için bu sıradan bir meydan okumaydı. O, kaçırmayan bir tanrıçaydı. Okunu gerdi, rüzgârı hissetti, tereddüt etmedi. Ok fırladı. Ve hedef vuruldu. Artemis yaklaştığında gerçeği gördü. Vurduğu şey bir hedef değil, Orion’du. Mitler der ki Artemis ilk kez o an ağladı. Çığlık atmadı, öfkeyle dünyayı yakmadı. Sadece sessizce çöktü. Çünkü Artemis acıyı bağırarak değil, içine alarak yaşardı. Onu geri getiremezdi. Ama unutulmasına da izin vermezdi.
Her şey bana yabancı, her şey, bana ait bir insan yok, bu yarayı kapatacak bir yer yok. Burada ne yapıyorum, bu hareketler, bu gülüşler ne anlama geliyor? Buralı değilim, başka bir yerden de değilim. Yüreğimin hiçbir destek bulamadığı bu yerde dünya bilinmeyen bir görüntüden başka bir şey değil... -Albert Camus
1000Kitap