Artemis, ormanların ve ayın tanrıçasıydı. Kimseye ait değildi, kimseye söz vermemişti. Dağlarda yaşar, nympha’larıyla avlanır, sessizliği severdi. Onun dünyasında erkek yoktu; çünkü erkekler ya sahiplenir ya hükmetmeye çalışırdı. Artemis ise özgürlüğünü kutsal sayardı.
Orion ortaya çıktığında her şey fark edilmeden değişti. O da bir avcıydı ama Artemis’in alıştıklarından değildi. Güçlüydü ama kaba değildi, cesurdu ama kibirli değildi. Artemis’le yan yana yürüyebilen, onun hızına yetişebilen, onun sessizliğini bozmayan tek kişiydi. Birlikte avlandılar. Gün doğmadan yola çıktılar, ay ışığında geri döndüler. Konuşmadan da anlaşabilen iki ruh gibiydiler.
Mitler “aşk” kelimesini kullanmaz ama Artemis’in Orion’la birlikteyken daha uzun durduğu, daha çok baktığı, daha az yalnız olduğu söylenir. Artemis kimseye ait olmadı ama Orion’a yakın oldu. Ve bu, tanrılar arasında fark edildi.
Apollon her şeyi gördü. Kız kardeşinin değiştiğini, sertliğinin yumuşadığını, kalbine bir bağ dokunduğunu fark etti. Artemis’in özgürlüğünü kaybedeceğinden korktu ya da belki sadece kontrolü kaybetmek istemedi. Ne olursa olsun, müdahale etmeye karar verdi.
Bir gün Orion denizde yüzüyordu. Uzakta, dalgaların arasında yalnızca küçük bir karartı gibi görünüyordu. Apollon Artemis’e döndü ve onu kışkırttı. “Şu kadar uzaktaki hedefi vurabilir misin?” dedi. Artemis için bu sıradan bir meydan okumaydı. O, kaçırmayan bir tanrıçaydı. Okunu gerdi, rüzgârı hissetti, tereddüt etmedi.
Ok fırladı.
Ve hedef vuruldu.
Artemis yaklaştığında gerçeği gördü. Vurduğu şey bir hedef değil, Orion’du. Mitler der ki Artemis ilk kez o an ağladı. Çığlık atmadı, öfkeyle dünyayı yakmadı. Sadece sessizce çöktü. Çünkü Artemis acıyı bağırarak değil, içine alarak yaşardı.
Onu geri getiremezdi. Ama unutulmasına da izin vermezdi.